23 Ocak 2012 Pazartesi

2 Film 2 Kitap

Haftasonu iki güzel film izledim sizle de paylaşmadan geçmeyeyim dedim.

Birincisi Facebook'ta bir arkadaşımın mutlaka izleyim diye paylaştığı 50/50. Film komedi olarak geçiyor ama konusunda da kanser olduğunu öğrenen bir gencin mücadelesi diyor. O yüzdne filmden nispeten uzak durmuştum ama haftasonu evde otururken ya hadi izleyelim dedik. Film boyunca güldüğünüz, gülümsediğiniz, hüzünlendiğiniz sahneler oldu. IMDB puanı 8 ama bcen film 8 puanlik değildi. 6.5'tan 7 diyeyim ben. Bir taraftan da sürprizsiz bir film, bir kaç sahne sonra olacakları tahmin edebiliyorsunuz. Beni filmin akışından çok görüntüleri etkiledi. Biraz fotografik etkileri yüksekti. Ama gene de ben hoş bir film olduğunu düşünüyorum ve tavsiye ediyorum.


Öteki film ise Çizmeli Kedi. Hazır şimdi sömestır tatili, varsa kuzenler, yeğenler tutup ellerinden götürün bence. Çok güzel bir animasyon izledik. İngilizce olmadığı için huysuzlandım ben esasında önce ama seslendirmesi hayli güzeldi. 3 boyutlu olmasının ise bir numarası yoktu bence iki boyutlu da olabilirdi. 


Kitaplara gelelim. Birincisi Nasuh Mahruki'nin Bir Hayalin Peşinde kitabı. Kitapta Mahruki'nin Güney Amerika'nın ve Antartika'nın en yüksek iki dağına tırmanması ve Patagonya turlarını anlatıyor. Nasuh Mahruki benim için doğa ile ilgili ilk bilinçli düşüncemi beynime eken adamdır. Everest'e tırmanışını anlattığı günlüklerini okuduğumda 15 yaşında falandım sanırım. O zaman henüz böyle HES'ler, altın madenleri gibi doğaya tecavüz eden işletmeler yoktu, tek derdimiz nükleer santraldi ama doğa üzerine düşünmemiştim. Sadece doğayı korumaya çalışıyordum. Şimdi yıllar sonra bile çok net olarak aklımda kalan bir tanım vardı: "Doğa ile kavga edemezsiniz, bu mücadeleyi kazanamazsınız. Doğa size izin verirse Everest'e çıkabilirsiniz" diyordu. O zamana kadar hep Hollywood filmlerinde doğayı yenmeye çalışanları izlemiştik belki ama işte cümleler kafamda bir aydınlatma yaratmıştı. Daha sonra Mahruki ile okul gazetesi için röportaj yapmıştım. O zamanlar Hürriyet'te yazıyordu, mail atmıştım ama umutsuzdum. Ama kabul etti röportaj isteğimi. Gazetenin bir örneğini kesinlikle saklamış olmalıyım ama bu kadar çok taşınma işinde bir yerlerde kaybolmuş sanırım. Evde aradım, bulamadım ne yazık ki. 15 yaşında bir ergen olarak ne saçma sorular sordum hatırlamıyorum ki. Bir Hayalin Peşinde'yi okuyunca insanın başardıklarının sadece hayalleri ile sınırlı olduğunu görüyorsunuz. Ben mesela Everest'e çıkamam, öyle bir hayalim yok, ama Patagonya gezisi? Neden olmasın? Kitabı bitirince derin bir hüzün oluşmadı değil ama neyse ki iki kitabım daha var elimde, Asya Yolları ve Yeryüzü Güncesi. Hayallerini izleyen birini tanımak isterseniz bnece hemen edinin bu kitapları.


Bir diğer kitap gene hayallerinin peşinde koşan Patti Smith'in Çoluk Çocuğu. Burda Robert Mapplethorp ile Patti Smith'in sevgili ve arkadaş oldukları dönemleri 68in Amerikası dekoru ile ve çok yalın bir şekilde okuyorsunuz. Tek dertleri sanatçı olabilmek. Kendilerini bulabilmek, tertemiz çocuklar esasında. Kitap boyunca bir yumru oturdu boğazıma. Parasızlığa, hastalıklara rağmen sanatçı olmak için verilen mücadele. Mapplethorp'un muhteşem siyah beyaz ve polaroid fotoğrafları, ayrılan ve birleşen yollar. Robert ve Patti birbirlerine bir söz veriyorlar. Her ikisi de ayakta durabilecek kadar düzelene kadar durumları birbirlerini asla terk etmeyeceklerini söylüyorlar. Ve terk etmiyorlarda. Sevgili olmasalar da terk etmiyorlar. Gerçekten de bir yandan ilham alınan, bir yandan da hüzünlere boğan bir deneyim oldu. 2010 yılının en iyi kitabı olmasına şaşırmadım. Benim için siyah beyazı tekrar keşfetmem için vesile oldu. Bakın burda fotoğraflarım var, devamı da gelecek.


Evet pazartesini yarıladık, cumaya az kaldı. İyi haftalar:)


Kaynaklar:


20 Ocak 2012 Cuma

Cilt Bakımı Üzerine

Kesinlikle anladım ki artık bu kozmetik mağazalarında çalışanlarla anlaşamamın çoğu zaman istediğim ürünü bulamamamın ve sinir olup mağazayı terk etmemin sebebi ben değilim. Orada çalışan görevliler. Kusura bakmayın ama pek çoğunuzun kafası hiç çalışmıyor buna kesin hükmettim. Daha önce M.A.C'te yaşadığım bir deneyimi paylaşmıştım, okumak için tık tık. 

Benim cildim enteresan biraz. Yıllarca hep cildim karma sandım ama sonunda anladım ki cildim karma değil. Benim cildim asla yağlanmıyor. Benim saçlarım bile yağlanmıyor ki, hatta kuruluktan kabarıyor, kırılıyor falan. Neyse. Cildim yağlanmıyor diye şanslı olduğumu düşünmeyin, kuru ama sivilceleniyor. Nasıl oluyor bu? Bilmiyorum. Bir de belki daha önce anlatmışımdır ama sivilce izlerim çok zor iyileşiyor, hatta lekeler bırakıyor. Yani anlayacağınız cildim hayli sorunlu. İşe girip kazandığım para olunca kullandığım ürünlerin de kalitesi arttı. Daha önce Nivea ve L'oreal'in ürünlerini kullanıyordum. Sonra anladım ki bunların içindeki salisilik asit bana hiç mi hiç iyi gelmiyor. Uzun bir süre Clinique ürünlerini kullandım. 3 adımlı bakım serisinin sabunu ve toniği ile gündüz ve gece kremleri. Ne iyi geldiler cildime ne de kötü. Sonuç olarak ciddi olarak pahalı ürünler bunlar. Bir de gene clinique'in göz kreminden de iki kavanoz kullandım, onun da  bir olayını göremedim. Gözlerimde morluklar, torbalar falan yok ama mimik kırışıklıkları var. Clinique istediğim etkiyi yaptı mı? Hayır?

Son nokta ise lekelerim için bin bir umutlarla aldığım Even Better Clinical leke karşıtı kremdi. İki tüp kullandım, ne geçti elime? Kocaman bir hiç yemin ederim. Lekelerimin kaybolmasını bırak, renkleri bile açılmadı. 

Artık bu noktada bu ürünlerden bıktığıma kanaat getirdim. Direkt normal sabuna döndüm. Otacı'nın defneli sabunu. Sabun cildimi kurutmadığı için rahatlıkla kullanıyorum ama herkese tavsiye ederim diyemem. Sabun yüzümü gayet iyi temizliyor, köpüklü falan. Üstelik içindeki defne yaprakları da peeling etkisi yaratıyor falan. Gayet memnundum. Sonra da Lush'ın bir sabununu kullandım ama Otacı'nın sabunundan farkı yoktu. Kötü değildi ama işte o sabunun yaptığı kadar temizliği 3 liralık sabunda yapıyor. Yaz aylarında nemlendirici ve göz kremi olarak Body Shop'ın E vitamini ve Seaweed serilerini kullandım. Çok hafif ve çok güzel dokuları vardı. Çok güzel kokuyorlardı. Aha dedim işte aradığım ürünü buldum. Sonra içlerinde paraben olduğunu görünce yeni bir hayal kırıklığı ile kalakaldım.


Şimdi bu yazdıklarımdan amma da cimriymişsin demeyin sakın, kozmetik dünyası çoğu zaman para tuzağı sanırım. O yüzden de sinir oluyorum para verdiğim zaman işe yaramayan ürünlere. 
Lush'tan aldığım sabunda bitti. Nemlendiricimde bitti. Dedim ki ben en iyisi Vichy'den alayım yüz temizleyicimi ve nemlendiricimi. Artık dermokozmetikte işe yaramazsa, 30 yaşına merdiven dayayıp düzgün bir cilde sahip olamazsam ucunu bırakacağım bu işin dedim. Gittim eczaneye. Derdimi anlattım. Yüz temizleme alışkanlığımı sordu görevli bana. Ben de sabunla yıkamayı ve köpürtmeyi seviyorum dedim. Bana tüp içinde bir ürün verdi. Üzerinde demaquillant ve one step cleanser yazıyordu. Ben biliyorum demaquillant makyaj çıkarmak demek ama işte one step cleanser da çok temizleyici gibi geldi gözüme. Ürünü elime alıp uygulamasını okumamam da benim salaklığım oldu tabii. Eve geldim, heyecanla açtım paketi. Sonra arkasını çevirdim ve ta taaa. Bir pamukla cildinizi silin durulamaya gerek yok falan yazıyor. Ürün koruma bandını da açmış oldum. Bilmiyorum belki eczaneye dönüp huysuzlanabilirdim ama ben bunu beceremiyorum ki. Esasında ürün cilt temizliyor, sadece makyaj temizleyici değil yani ama ben eğer köpürtmezsem temizleyiciyi cildim iyi temizlenmiş gibi gelmiyor. Acayip uyuz oldum. Sonuçta ben bunu görevli arkadaşa da açık açık söyledim, ama istediğim ürünü gene vermediler bana. Artık anladım ki bunlara ASLA ama ASLA ürün sormayacağım. Ürünleri internetten okuyup gidip raftan göstereceğim bunu istiyorum diye. Bütün bu görevli arkadaşlar ne yazık ki aşağı yukarı  herkese aynı ürünü satıyorlar. Pek bir bilgileri de yok, papağan gibi aynı şeyleri söylüyorlar: 
  • "Gözenekleriniz çok büyümüş"
  • "Esasında cildiniz kuru değil yağlı"
  • "25 yaşına geldiniz ve hala kırışık karşıtı ürünler kullanmıyor musunuz?" (Bununla ilgili de komik bir anım var, bir satış görevlisi ile de kırışık karşıtı krem yüzündne bir tartışma yaşadık. Kadın bana 25 yaşından beri kırışık kremi kullanıyorum ben dedi. Kullandığınız haliniz buysa demek istedim, çünkü cildi çok kırışıktı. Sanırım fazla makyajdan) 


Vichy'den aldığım ürün nasıl peki onu da söyleyeyim. Üzerinde hassas ciltler için yazıyor ama benim cildimi biraz kurutuyor hemen arkasından nemlendirici sürmek lazım. Aldığım nemlendirici de aşağıda, nemlendirmesi fena değil ama öğlene doğru cildim gene de kuruyor, bir daha krem sürmek istiyorum ki bunu daha önce hiç istememiştim. Gün içinde de yüzüme nemlendirici sürecek halim yok ki o kadar kirin üstüne. Bir de bu ürünler kokuyor. Hayatta da sevmediğim birşey kokan ürünlerdir biliyorsunuz. Ben kokuları kafamı ağrıtıyor diye vücut nemlendiricisi bile kullanamıyorum.


Bir sonraki aşamada Yves Rocher mi kullansam? Ben bir temizleme jeli alacağım zaten kesin karar verdim. Neutrogena mı Yves Rocher mi? Başka birşey mi?

Peki sizin önerileriniz nedir? Neler kullanıyorsunuz? Nasıl buldunuz bu ürünleri, hangi aşamalardan geçerek?

Kaynaklar: 

15 Ocak 2012 Pazar

Narenciye Likörü

Merhaba;

Bu sabah kalkınca maillerimi kontrol ederken Dokuzuncu Bulut'un tarifini verdiği narenciye likörünü gördüm. Fotoğraflarına bittim zaten. Önce provam vardı ona gittim, dönünce bu tarifi kesin yapacağım dedim. Tarifteki lime oranını arttırdım, yarım lime fazla ekledim. Kan portakalı ile greyfurt benim bildiğim aynı meyveler. Orda da bir portakal fazla koydum. Ama sonuçta ne yazık ki kavanozum küçük geldi, bir takım meyveler dışarda kaldı.

Bunun haricinde tarif ne diyorsa yaptım. Ama votkamızda elmalı. Bizim evde zaman zaman bazı içkilere takılınıyor nedense. Bir ara votka tekilaya takmıştık, sonra dolapta kaldılar. Kimse yüzlerine bakmıyor. Şimdilerde rakı ve şarap seviyoruz. Gerçi şarabı her daim seviyoruz. Ben aromalı votkaları hiçbir zaman sevemedim zaten. Tatlı içkilerden bir tek mojito ile aram iyi, onun haricinde bence bütün içkiler ekşi olmalı. Votkada portakal ya da limonla iyidir. Bu yüzden de elmalı votka falan bana ters. Bu kadar narenciye ile iyi gider belki diye düşündüm. Bakalım göreceğiz. 


Son hali de şöyle oldu meyvelerin.
Bu ara mutfakta farklı şeyler deniyorum. Mutfak işlerini sevdiğimi ben de bilmiyordum ama bayılıyorum yemek ve özellikle de tatlı, pasta, börek pişirmeye. Ama yapmıyorum ki yemeyeyim diye:) 

Bir de arkadaşlarım detoks ne oldu diye sordular. Benim amacım daha çok zayıflamaktı biliyorsunuz. Yaklaşık 1.7 kg vermiştim ama bunun haricinde cildimde parlama, vücudumda dinçlik falan olmadı. Tahmin ettiğim gibi meyve çok az geldi bana. Peyniri de özledim. Ama beslenmemdeki sıkıntıları buldum. Esasında hep biliyordum ama kabullenmiyordum. Pilav, ekmek, büyük porsiyonlar gibi. Probiyotik yoğurtlar dengemi bozuyor demiştim. Çok rahatsız oldum, daha da yemem. Ama gene de fena bir deneyim değildi. Bu gazla diyet yapabilirim diye düşünüyorum.

Yarın kar geliyormuş, İstanbullular kendinize dikkat edin. Umarım güzel bir hafta geçirirsiniz.

6 Ocak 2012 Cuma

Detoks-Devam

4. gündeyim. Dün gece bir açlık krizine girdim ki sormayın. Allah aşkına bir kepçe çorba ne demek ya:) Hadi bir kaseyi anlarım da bir kepçe çok az bence. Ki ben mesela yemek takımlarındaki çorba kaselerini çok büyük bulduğum için daha küçük kaseler kullanıyorum evde. Ama bir kepçe insani dğeil. Esasında bu diyeti okuduğumda aa süpermiş ne çok öğün, ne çok çeşit var demiştim ama yaparken anladım ki porsiyonlar çok küçük. mesela salata falan g enelde sınırsızdır ya diyetlerde burda pek birşey yazmıyor. Yani çorbanın yanına salata yazmadığı için ben de yemedim. Eski usul açlıktan öldürme diyeti bu anladım. Facebooktan bir arkadaşım gel ortada anlaşalım sen kepekli bir sandviç ye dedi, neyse ki o mesajını sabah gördüm de ona uymadım:)

Bugün ise yanlış bir şey yaptım. Öğlen yemeğinden sonra yeşil çay içtim üstelik iki bardak içme gafletinde bulundum. Tabi ki öğlen yemeği çok detaylı değildi. Ve yeşil çay ben de her zaman gösterdiği etkiyi gösterdi. Aç karnına ne zaman yeşil çay içsem inanılmaz midem bulanır. Gene aynı şey oldu, bu yüzden de midemi bastırması için bir tane wasa yedim. Anladım ki bu haftanın sonuna kadar yeşil çay yok:)

Bir de akşam misafirim var, tart yaptım. Ne büyük bir acı değil mi:) CafeFernando'yu biliyor musunuz bilmiyorum. Belki daha önceden bahsetmiş olabilirim de. Aşırı derecede yetenekli bir beyefendinin yemek blogu. Kendisine buradan ulaşabilirsiniz. Burada bir not düşeyim, şu anda karnınız açsa bakmayın bu sayfaya:)  Zaman zaman Cenk Bey'in tariflerinden yaparım. Genelde yaşadığım bir sorun var ama. kendisi mutfak ile çok ilgili olduğu için çok profesyonel aletleri var. Onun mutfak robotu ile kendiminkini karşılaştırdım ve ağlamak istedim resmen. Bu aletler onun işini çok kolaylaştırıyor, aksine benimkini de çok zorlaştırıyor. Mesela tart yaparken hamuru çok hızlı karıştırın tereyağı erimesin demiş. Ben hamuru o kadar hızlı karıştırmayı başaramadım tabi ki. Gene de fena olmadı sanırım. Bir de benden bir öneri, eğer herhangi bir tarifi yapmak isterseniz mutlaka yorumları da okuyun, her soruya cevap vermeye çalışıyor ve o zaman başka insanların zorlandığı noktaları da görünce tarifi algılamak daha kolay oluyor. Bir de birkaç tarifi denedikten sonra örneğin şeker konusunda anlaşamadığımızı anladım. Kesinlikle benden daha şekerli seviyor Cenk Bey. Genelde tarifleri bana tatlı geldiği şeker oranlarını azaltıyorum aklınızda olsun. İşte bugün yaptığım tart şöyle birşey oldu.
Benim tart kalıbım 28 cm çapında ama tarifteki 23 cmlik. Bu yüzden yorumlarda tarifi iki katı uygulayın demiş Cenk Bey. O kadar çok tereyağı yedi ki tarif, bir daha yapar mıyım, bir daha herhangi bir yerde tart yer miyim hiç bilmiyorum. Kolestrol bombası. Hadi benim sanırım kolestrolüm yüksek değil ama bu sefer de kalori bombası. Evet bence bu tart 15000 kalori. Neyse ki ben yiyemeyeceğim. Sevinsem mi üzülsem mi bilemedim:)

Size güzel bir haber daha vereyim, unutmanız mümkün değil ama bugün CUMA:)  Hepinize güzel bir hafta sonu dilerim. İyi tatiller.

4 Ocak 2012 Çarşamba

Detoks

Merhaba;

Bir sürü manasız yeni yıl kararından arındırdım bu sene bünyemi. Nasılsa hiçbirisini yapamıyorum, ne sabah erken kalkıp spor yapabiliyorum, ne daha da sıkı çalışabiliyorum. Ben de bu sene yeni bir karar aldım: Gelsin hayat  bildiği gibi:)) Ama gene de daha önceki yazıda belirttiğim bazı isteklerim vardı, bir kısmı için çabalayacağımdan da emin olabilirsiniz. 


Şimdi daha önce yoga deneyimlerimi yazmıştım, onlar yarım kaldı biliyorsunuz. Açıkçası maddi olarak takıldım, derslere devam etmedim, evde de çalışmadım. Ama az çok anladınız heralde, ben birazcık alternatif yaşamı severim. Yoga yapmayı sevmiştim, doğayı severim, buz gibi havada sosyalleşmek için alışveriş merkezine gitmem, sahile inerim. 3 saat sokakta kalacağıma 1 saat kalırım. Tatillerden beklentilerim lüks otellerde süslenip püslenip sahillerde salınmak değildir. Tatilde doğada olmak isterim. Yüzüyorsam saatlerce yüzmek isterim. Yemek konusunda çok huysuz değilim ama kaliteli şeyler yemek isterim. Tabi ki elimden geldiğince organik olsun istiyorum yediklerim. Falan filan efendim. Böyle liste uzar gider. Detoks diyetlerinin işe taradıklarından neredeyse eminim çok sağlıklı görünüyorlar ama işte benim de bir çizgim varsa o da 3-4 günümü o diyetlerle geçiremeyeceğimi bilmemdir. Hele bazılarında sadece sebze suları falan var ki benim için dayanılmaz. Ama özellikle son bir aydır yediğim içtiğim şeylerin hesabı yok (hadi içtiğim diyelim daha çok;)) Bu yüzden de yeni yıla detoksla başlamanın iyi olacağını düşündüm. Araştırırken 7 günlük bir diyet buldum. Tam bir detoks diyeti değil bence ama bu benim dayanabileceğimin maksimumu zaten. Diyete şurdan ulaşabilirsiniz: http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/printnews.aspx?DocID=19335220 Bugün ikinci günümdeyim. Bakalım iki gündür neler hissettim:

1. gün: Sabah kahvaltısı benim yemediğim birşey değil zaten. Ama benim normalde yediğimin neredeyse ayrısıymış bu porsiyon. Ben göz kararı dolduruyordum. Öğlen yemeğinin neye benzeyeceğini bilememiştim. Açıkçası sarması yapılmıyorsa lahana pek yemekten haz aldığım bir şey değil. Ama bu salata çok enteresan. Bir ekre lahana pişmiş haline göre çiğken çok daha lezzetli. Kimyon acayip yakıştı. Yağı azdı, sirkeyi de pek tercih etmediğim için ben az koymuştum. Şunu diyebilirim ki bu salata misafirlere bile yapılacak kadar lezzetli oldu. Biraz tuz, biraz daha yağ ve limon ile çok güzel bir tarif. Mutlaka deneyin. 200 gram yağsız yoğurt yerine 125 gram yağlı yedim. benim çizgilerimden birisi budur. Yağsız ve light ürünleri mümkünse tüketmem. Porsiyonu küçültürüm o kadar. Zaten pastorize ürünlerin bile sağlıklı olup olmadığı tartışılırken bir de light olsun diye daha çok işlemden geçecek ürünleri tüketmek istemiyorum. Bunun tek istisnası laktozsuz süt benim için sanırım. Onu bile tam yağlı süte göre çok az tüketiyorum ama süt çoğu yetişkin de olduğu gibi bende de aşırı gaz yapıyor. Akşam yemeğindeki balık için söyleyecek birşey yok. Severim. Probiyotik ürünleri de nadiren tüketiyorum o da tatları güzel diye. Burada tükettim ama tam ters bir etki yaptı bende. Zaten bu yoğurtlarla ilişkim bir acayip:) 

2. gün: Sabah kahvaltısı eğer pazar kahvaltısı ise haşlanmış yumurta severim de hafta içi işe yetişirken hiç sevmem. Neyse yedim mecburen. Üzerine bolca maydanoz ve nane koydum. Domates salatalık mevsimi olmadığı için yemedim. Aynı şekilde 6. gündeki kabak çorbası da kereviz çorbası falan olacak. Mevsimsiz meyve sebze yemem. Bence yararından çok zararı vardır. Yalnız kışı domatessiz geçirmek çok zor oluyor kabul etmeliyim. Yalnız öğlen yemeğindeki ıspanak beni bitirdi. Yarım kilo diyordu tarifte ben 350 gram almışım. Ispanak severim bunu da kolaylıkla yiyebileceğimi düşündüm ama 500 gram olsa heralde bitiremezdim. Bazı sebzeler çiğ yemek için yaratılmamışlar galiba:) İyi bir deneyim değildi. Ne yazık ki 7. günde de var:( Neyse ki akşam yemeği hindi falan. Son derece güzel geliyor kulağa bence. Üstelik saat 4te çikolata var.

Bir takım değişiklikler yapmak zorundayım ama gene de. Mesela karnıbahar salatası diyor ama onu sanırım brokoliye çevireceğim. Evde var, ben yemezsem Uğur hayatta yemez zaten. Bozulsun mu sebzecik? Yağsız çiğ sebzelerin hepsi beyaz lahana olacak sanırım. Lahana çok büyük bir sebze, iki kişinin bitirmesi imkansız gibi neredeyse. Ben biraz fazla lahana yemiş olacağım gibi duruyor. Bir de diyette yazmamasına rağmen ben siyah çay içiyorum. Böyle bir huyum var, sabah kalkınca çay içmezsem başımın ağrısından gözlerimi bile açamıyorum. O baş ağrısını ağrı kesiciler kesmiyor, çay içmekte kesmiyor. Yataktan kalkınca bir saat içinde en geç çayımı içmem lazım. Yeşil çay dediğinizi duyar gibiyim. Ben yeşil çayı içerken çok zorlanıyorum. Ama kendimi içmeye zorluyorum kabul etmem gerekirse. İçine adaçayı, biberiye, mevsime göre meyve (yazık şeftali ile muhteşem oluyor.), bal, limon falan koyuyorum. Yeşil çayın kokusuna katlanamıyorum. İlaç gibi tüketebiliyorum sadece. Bir de bu diyette benim için yeterli bulmadığım şey meyve. Günde neredeyse 6 posta meyve yerim ben. Bu kışın sayılabilen meyveler tabi ki. Yazık avuçla kiraz, erik, kayısı tükettiğim için kaç porsiyon yediğimi bilmiyorum bile. Bu diyetteki meyve bence çok az. Mesela bugün kivi yedim ama hiç yemiş gibi değilim:)

Bu detokstan sonra yediklerime biraz daha dikkat etmeliyim, kendimi ağırlaşmış hissediyorum açıkçası. Kendime izin verdiğim sınırın birazcık üzerindeyim kilo olarak. İnsanların yıllar içinde nasıl şişmanladıklarını anladım. Fark etmeden şişmanlanıyor. Bir anda 20 kilo almıyor kimse ama birer ikişer geliyor o kilolar. Alıştıra alıştıra. Ve ben bu durumdan memnun değilim. Bakalım. Öncelikli hedefim izin verdiğim sınıra ulaşmak, sonrası da o sınırın 5 kilo kadar altına inmek. Olabilir mi acaba?

Kaynaklar:

2 Ocak 2012 Pazartesi

Kirpinin Zarafeti

En buyuk ofke, en buyuk yoksunluk, kulturler arasinda bagdasmaz semboller arasinda tereddut gecirmektir; bir kulture sahip olamama duygusudur. İnsan nerede oldugunu bilmezse nasil var olabilir?

Kirpinin Zarafet, Muriel Barbery, Turkuvaz Kitap,sf:221