Ana içeriğe atla

Kayıtlar

2018 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Bağlanma-Aşkı Bulmanın ve Korumanın Bilimsel Yolları

Merhaba;

Bu haftanın kitabını esasen çok da incelemeden aldım. Kafası Karışık Bir Anne'nin bloğunda okuduğunu görmüştüm ve hemen Kindle'a indirdim. Ki burda şu dolar ile ilgili ağlamak istiyorum. 14 dolarlık kitaba 70 liraya yakın para vermiş oldum.



Kitabı esasında ebeveyn - çocuk bağlanması olarak düşünmüştüm çünkü kitabın adına dikkat etmemişim. Oysa kitap gerçekten yürümeyen ilişkiler üzerinden ilerliyor. Yazarlar gerçekten tanıdıkları ve inelendikleri ilişkiler üzerinden verilen örneklerle bağlanma teorisini anlatıyorlar. Benim yürümeyen bir ilişkim yok ama kitap benim için bir kaç yönden ufak açıcı oldu.
Birincisi kendimin bağlanmasının güvenli ve kaygılıarasında gidip geldiğini fark ettim. Belki daha çok güvenliye yakın ama kesinlikle kaygılı olduğum durumlar da var. Ayrıca çevremdeki başka insanları da inceleme fırsatı buldum. Bazı insanlarla ilişkilerimin neden yürümediğini, o insanların neden hayatta bazı noktalarda takılıp kaldığını anladım. Çoğunda kaçınmalı bağlanma ş…

Aus dem Nichts / In The Fade

Merhaba;

Bu aralar biraz film izledik. Esasında çoğu atla deve olmayan filmlerdi ama Fatih Akın'a yer vermeden de olmazdı. 



Hamburg'da yaşayan, bir Türk ile evli Alman kadının hayatı oğlunun ve kocasının bir patlamada ölmesi ile alt üst oluyor. Patlamayı önce Doğu Avrupalıların uyuşturucu işleri nedeniyle yaptığı sanılıyor ancak Katja bunu Nazilerin yaptığını düşünüyor ve haksız da çıkmıyor. Bundan sonrası biraz dava üzerinden, biraz Katja üzerinden ilerliyor. 

Filmde Diana Kruger Katja'yı oynuyor. Esasında çok iyi bir seçim bu rol için. Ama bence Diana Kruger bütün rolleri aynı şekilde oynuyor. Örneğin The Bridge'dei oyunculuğunu izlemeseydim off çok iyi oynamış derdim ama Bridge'de de aynı şekilde oynamıştı. O yüzden oyunculuğundan biraz sıkıldım 

Fatih Akın'ın bugüne kadar Crossing the Bridge, Soul Kitchen, Im Juli ve Duvara Karşı filmlerini izlemiştim. Bu film hepsinden daha karanlık, daha çok iç acıtıcıydı. Ama sanırım bu biraz da kadının çocuğunun ölmesi yüzü…

Son Ada

Merhaba;
Birkaç arkadaşımla berabee ufak bir kitap klübü gibi bir oluşuma girdik. İlk okuduğumuz kitap Son Ada oldu. Gruba yazdığım yorumu buraya da ekliyorum. 



Öncelikle Zülfü’nün okuduğum ilk kitabıydı. Yani dil açısından diğer kitaplarına göre bir farklılık var mı değerlendiremiyorum. Ancak bu kitabın dilini önsözde Yaşar Kemal’in yazdığı gibi çok farklı ve güzel bulmadım. İyi değildi demiyorum ama bence çarpıcı değil sıradandı.
Hikayeye gelince… Nedense bu hikaye Güney Amerika’da geçiyormuş gibi hissettirdi bana ne alakaysa veya ne önemi varsa. Esasında bir ütopyanın distopyaya dönüşmesini anlatması açısından başarılıydı. Kitabın önce Gezi’den sonra yazıldığını sandım ama Gezi’den önceymiş. Yani gene her şey ağaçların kesilmesiyle başlamış. İnsan ilişkilerinin nasıl da hızlı değişebileceğini, aklı selim insanların bir anda ya da zaman içinde gücün karşısında nasıl eğilip büküleceğini anlatışını sevdim. Örneğin Noter’in de içinde bulunduğu bir direniş hareketi başlayacağını düşünmüşt…

Minimalizm

Merhaba; 
Instagramda Türk işi minimalizm diye bir hesap var biliyor musunuz? Onu takip etmeye başladım geçenlerde. Esasında minimalizme çok düşkün bir insan değilim itiraf etmem gerekirse ama bizim de çooook fazla eşyamız var (dı). Yani gerçekten çok fazla (ydı). Bir belgesel önermişti Netflix'te: Minimalism: A Documentary About the Important Things isimli. Bir kere her şeyden önce o belgeseli öneriyorum. Gerçekten çok keyifliydi ve çok ufuk açıcıydı da. Fragmanını buyrun izleyin. 

Danimarka'ya taşınırken gerçekten çok fazla eşyadan kurtulduk. Atılanlar, satılanlar ve verilenler oldu. Ama buna rağmen hala çok fazla eşya görüyorum sağda solda. 
İnsanın anlam yüklediği şeyler ne acayip. Mesela gittiğimiz her şehirden aldığımız shot bardaklarımız vardı. Nasıl bir çöplük olduğunu düşünebiliyor musunuz? Gerçi İstanbul'dayken kullanıyorduk onları. Ama şimdi hem çocuklu, hem de arkadaşsız hayatımızda hiçbir işimize yaramıyorlar. Onları depoya kaldırdık mesela. Ama artık alır mıyım …

Şekersiz İki Ay

Merhaba;
"Şekeri hayatımdan çıkardım, çok sağlıklıyım hayatım" tarikatından kimse ile tanıştınız mı? Mutlaka tanışmışsınızdır. Ben de tanıştım. 

Her şey şöyle başladı: Annem biraz abur cubur düşkünüdür sağ olsun. Bir de Eskişehir'de mesela annemlerle geziyorum falan. Günlere gidiyorum En sonunda bir gün dedim ki siz kafayı yemişsiniz. Kurabiye yapıyorsunuz, bir de iki çeşit tatlı yapıyorsunuz. İnanır mısınız bir hafta 3 kere Alman pastası yedik. Sonuç olarak hem 5 kilo aldım, hem de gerçekten şekere ve abur cubura bir düşkünlük başladı.
Danimarka'ya gelince de yaklaşık bir ay böyle devam ettim. Belki daha az ama gene de hergün şeker yedim. En sonunda 5 Şubat günü radikal bir karar verdim. Bu işe alkolikler gibi yaklaşacağım dedim. Öyle 20 gün şeker yemeyeceğim diyince o biraz zor oluyor. Her sabah kalkıp "bugün şeker yemeyeceğim" dedim. Ve bunu yaklaşık 2 ay sürdürdüm. Bu arada çok basit bir egzersiz programı da uyguladım ve yaklaşık iki kilo verdim. Danimarka…

Uyku...Bütün İsteğim Buydu

Biraz ebeveynlik meselelerinden bahsedelim mi? Ebeveyn olmayanlar kusura bakmasın, atlasın bu yazıyı. Yarına gene normal insan yazısı gelebilir:)
Anne baba olanlar bilir, olmayanlar da çevrelerinden mutlaka duymuştur. Uyku, uykusuzluk, uyku bilmem nesi... Evet hayatımız uyku etrafında dönüyor. Bebek ilk doğduğunda çok uyuyor ama bildiğiniz gibi değil. Bölük pörçük, parça parça. Yani en azından öyle olduğunu söylüyorlar. Ben size biraz kendi deneyimimi anlatayım. 
Daha önce yazmıştım, Barış meme reddi ile doğdu. Emmek istemiyordu, Eve geldiğimiz gece gerçekten kabus gibiydi. 15 dakikada bir ağlayarak uyanıyor ama emmiyor. Bilmiyorum ki bebe koynumu istiyor. Çünkü Allah korusun bir günlük bebek "kucağıma" alışır. Neyse efendim. Meme reddi söz konusu olduğu için memede uyutmak bir seçenek değil zaten. Kucakta gezdirip pışpışlayarak uyutuyoruz. Geceleri emmek için uyanmıyor, ben saat kurup kalkıyorum. 1 saat falan da mücadele ediyorum emzirmek için. 10 - 15 dakika emzirip tekrar u…

Grace & Frankie

Merhaba;
Netflix'ten devam ediyorum. Resmen bu diziye takıldım kaldım.Dizi 70 yaşında iki kadının bir anda hayatlarının değişmesi üzerine kurulu. Üstelik hayatları çok radikal bir şekilde değişiyor. "Çok yakın" arkadaş olan kocalarının esasında 20 senedir eşcinsel ilişkilerinin olduğunu öğreniyorlar. Ve yapmak istedikleri de eşlerinden ayrılıp evlenmek. Olaylar böyle başlıyor. Birbirlerinden çok da fazla hoşlanmayan Grace ve Frankie bir arada yaşamak zorunda kalıyorlar.



Bu diziyi neden sevdim diye düşündüm esasında. Sonuçta yaşlı insanları anlatıyor, ana omurgadaki hikaye deneredeyse sürreel. Ama ekşisözlükte birisinin yazdığı şey tam olarak duygularıma tercüman oldu. Şu anda nedense "çok zekice, çok kafa açan" şeyler izlemek de istemiyorum zaten.  

Gerçekten Frankie çok tatlı bir karakter. Ot çekmesi,meditasyon yapması, çılgın bir hippi olması tam benlikti.  Bir de o ev. Ah o sahildeki ev:) 
 Graceve Frankie beni çok eğlendirdi. Tavsiye ederim:)

İlham Veren Kadınlar

Merhaba;
Bu sefer 8 Mart ile ilgili yazmayacağım. YIllardır yazdık, çizdik. Bence bu kadar yazıp çizmemiz yeeri kadar da etkili oldu. En azından artık kadınlar gününe özel indirimler, makyj toplantıları falan bitti sanırım. Ya da azaldı. 
Sizlere ilham veren insanlar kimler? Hani yaptıklarını görünce bunları ben de yapmalıyım dediğiniz? Esasında sadece kadın olmaları gerekmiyor. İlham veren erkekler de olur. Çünkü hayatımıza güzellikler katacak herkese ihtiyacımız var. 
Instagram da takip ettiğim, blogunu okuduğum bir kaç kişiyi aşağıya yazacağım. Hayli kısa bir liste. Bu yazı bugün aklıma geldi, sabahtan akşama aklıma gelenler diyeyim. Siz de yorumlara ekler misiniz? 
1. İrem Çağıl: Sinek Sekiz yayınevinin kurucusu. Minik kızı Kiraz ile Avrupa'da bisiklet turu yaptı. Ege'de küçük bir köyde yaşıyorlar. Kitaplarını yeniden basıyor, küllerinden doğuyor diyebiliriz. 
2. Özge Lokmanhekim: Eskiden Seyahatperest olarak tanınıyordu ve ben Özge'nin seyahat notlarını mutlaka okuyordum.…

Haftanın Kitabı - Kalemi

Merhaba;
Sorup duruyorsunuz bana "Sezen haftanın kitabı kalemi yazıları ne oldu" diye. Okuyorum da yazamıyorum ama sizin için eklemeye çalışacağım diyorum ama ısrarla gelen sorular yüzünden bu hafta hadi dedim sizinle neler okuduğumu paylaşayım
Şaka yahu. Kimsenin bir şey sorduğu yok:) Olsun ben gene de yazayım. Paul Auster'ın 4 3 2 1 kitabı ben Eskişehir'deyken çıkmıştı ama 1200 sayfa mı neydi. Dedim o kitabı alıp okuyamam. Ama Kindle versiyonunu aldım. Barış uyurken okumaya çalışıyorum, ben de uyuyakalmazsam.
Kalem de Kaweco Perkeo. Esasında gene başlangıç seviyesi ama sevimli bir kalem. Artık sanırım bu seviyede plastik kalemler almayacağım. Reçine kalem istiyorum. Bakalım. İşe girersem:)
Siz neler okuyorsunuz?



Ooo Netflix

Merhaba;
Bir anda Netflix üyesi olduk, resmen  dünyamız değişti. İzleyecek çook fazla şey varmış, tabi ki bu kadar zamanımız yok. Barış olmasaydı da o kadar zamanı televizyonun karşısında geçirmek istemezdim zaten ama gerçekten çok fazla içerik varmış. Bu aralar neler izliyoruz?
1. Designated Survivor

Şans eseri başladık, iyi değil kötü de değil ama izletiyor kendisini. Olaylar ABD kongresinin bombalanması ve bütün senato üyeleri ile başkanın ölmesi ile başlıyor. Kiefer Sutherland amcamız da bu gibi bir durum olursa diye yedekte bekletilen senato üyesiymiş ve kendini bir anda Beyaz Saray'da buluyor. Komplo teorileri, terör saldırısı, hırs ve tabii büyük ABD milliyetçiliği. Kötü değil ama çok iyi de değil dediğim gibi. Şimdi sezon arasında. İzletiyor kendini.
2. Chef's Table

İzlemeyeni dövüyorlar değil mi? Her bölümünde Dünya'nın en iyi aşçılarından birisi var. Sadeceyemk anlatmıyorlar, yemekle ilişkilerini de anlatıyorlar. Hatta bazıları yemek anlatmıyor bile. Bazı aşçıları çok…

Danimarka'da Hayat

Merhaba;
Biz taşındık sonunda. Uzun bir süreçti, biraz da zorluydu. Ama işte Danimarka'dayız. Burda günler nasıl geçiyor? Yavaş,sakin. Hatta fazla sakin mi? Evet fazlasıyla. 4 milyon nüfuslu bir ülke burası sonuçta. Ve biz de ne yazık ki şehir merkezinden biraz uzakta oturuyoruz. 




Yürüyüş yaptığımızda yukardaki manzaraları görüyoruz. Esasında hava açık olsa, biraz daha aydınlık olsa güzel olacak di mi? Beni şu anda inanılmaz zorluyor. Depresyonda olmalarına, her gün mutlaka dışarı çıkmalarına şaşmıyorum. Ama ben mesela geçen hafta pazar günü eve bir girdim, taacumartesine kadar hiiiç çıkmadım. Hiç bana yakışan bir durum değil. Bunda ne yazık ki Barış'ın aşırı huysuzluğunun da etkisi çok. Arabada durmuyor, kanguruda durmuyor. Ama bu başka bir yazının konusu. 
Şehir merkezine trenle gidiyoruz. Ana tren istasyonları çok güzel gerçekten de. Danimarka bisiklete en çok binilen ülke. Trenlerinde bisiklet vagonları var düşünün. Hayalim şehir merkezinde işe girmek ve bisiklete binmek. Şeh…