14 Mart 2016 Pazartesi

Ankara


Yürekler yangın yeri....



13 Mart 2016 Pazar

Okunanlar - İzlenenler

Merhaba,

Bu sene Goodreads'e üye oldum, kendime de 40 kitap hedef koydum. Yalnız bir arkadaşımla konuşurken farkettim ki biraz fazla koymuşum hedefi. 30larda tutsam daha inandırıcı olacaktım. Bir de düşünüyorum da kaç kitap okuduğumuz çok göreceli bir kavra. Bazen mesela bir Jean Christophe Grange kitabına dalarız, yüzlerce sayfadır ama bir iki günde biter. Bazen de sadece yüz sayfa olan bir kitabı okumak bile hayli zaman alır. o yüzden okunan kitap sayısının çok da gerçekçi bir değerlendirme olmadığına inanıyorum. Bakalım sene sonunda nerede olduğumuzu göreceğiz. Geçtiğimiz haftalarda okuduğum iki kitap ve izlediğim iki filmle karşınızdayım şimdi de. Hazırsanız önce filmler.



Brooklyn: Uğurla ikimiz çok büyük umutlarla oturmadık bu filmin başına. Çok büyük bir şeyde kazanmadık açıkçası. 1950lerde İrlanda'dan Brooklyn'e göç eden Eilis'in hikayesini anlatıyor film. Annesini ve ablasını İrlanda'da bırakıyor. O zamnalar Brooklyn yükselen bir yer değilmiş, hep göçmenlerle beraber yaşıyorlar. Eilis  zaten içe kapanık bir kız, vatan ve aile hasreti ile daha da zorlanıyor. Üstelik bulduğu iş büyük bir mağazada satış temsilciliği. İnsanlara gülümsemesi, mutlu olması istendikçe daha da mutsuz oluyor. Tabii sonra hayatına yakışıklı bir İtalyan giriyor ve her şey değişiyor. Eilis'e ABD'de gelişinde, iş bulmasında yardımcı olan bir rahip var, o bir gün diyor ki senin yaşadığın vatan hasreti geçip gidecek ve yeni birini bulacak. O sırada kızımız rahibe inanmasa da aşk her şeyi değiştiriyor hayatında. Çok büyük bir şey ummadan keyifli zaman geçirilebilecek bir film. Ayrıca Eilis rolündeki Saoisre Ronan o kadar güzel ki:) 










Room: İzlemeyen, duymayan kalmadı hele de Brie Larson'un aldığı Oscar'dan sonra. Filmin şaşırtıcı yönleri var, izlemeyenler için spoiler vermeden nasıl yazabilirim bilmiyorum. Dünyayı bir odadan tanıyan bir çocuk ve annesi arasındaki ilişki diyeyim.  Sadece Brie Larson değil Jacob Tremblay de çok çok başarılı. İnsanı biraz depresif hissettirebiliyor zaman zaman ama bence mutlaka izlenmesi gereken bir film olmuş. 

Şimdi gelelim kitaplara. İki kitabın birini çok çok çok sevdim, birine ise eh işte diyorum. Önce eh işte ile başlayayım.











Uyku - Hüsnü Arkan: Hisni Arkan'ın müzisyen kişiliği yadsınamaz. Hatta ben  Mino'nun Siyah Gülü'nü de çok severek okumuştum ama uyku ne yazık ki aynı etkiyi yapmadı. Burda bir ütopyada dolanıyoruz, rüya mı gerçek mi olduğunu bilemediğimiz insanlar var, Bilmiyorum mühendislikten mi yoksa bir hayli ütopya kitabı okuduğumdan mı ama ben bu tarz kitapları çok zor beğeniyorum. Çünkü hep arkadaki sebepleri öğrenmek istiyorum. Dünya nasıl bu hale gelmiş? Asilerin hedefi neymiş? Bizim kahramanımızın yolu asilerle kesişmiş ama neden? Bu soruların çoğunun cevabı havada kalıyor. Böyle olunca da okuduğumuz kitap bir çocuk masalına dönüşüyor.Buna rağmen bir kaç yerin altını çizmişim, size de alıntılar yapayım.

"Bilgi, başkaları için ihtiyaç değilse hiçbir şeyyapamazsınız" syf: 103

"Hayat böyle bir şeydi. Bazı duygular, bazı istekler zaman zaman ötekileri yeniyor, ruhumuzu yoldan çıkarıyor ya da yola getiriyordu." syf: 126

Kırmızı Kedi Yayınevi - 2015 

Esasında bir kez içine girince okuması keyifli ama benim bir ütopyadan beklentilerimi karşılamadı ne yazık ki. 



Belirsizlik ve Değişimle Birlikte Güzel Bir Hayat - Pema Chödrön: Bu kitap belki de kendisine yeni bir post yapılmasını hakediyordu. Belki değil kesin:) SinekSekiz'den çıkan bu ufak kitapta Chödrön bize dğeişimi nasıl kabullenebileceğimizi ve nasıl anda kalabileceğimizi anlatıyor. Budizmin üç taahhütü üzerinden anlatıyor neler yapabileceğimizi ve Dünyamızı nasıl değiştirebileceğimizi. Anlattığı şeyler çok zor kabul etmek lazım. Bazen insan sinirleniyor bile okurken, inziva evinde yaşamıyorum, gerçiek bir Dünya'da yaşıyorum diye. Ama bunu Chödrön'de söylüyor zaten. Kitapta o kadar çok yeri tekrar tekrar okudum, o kadar çok yerin altını çizdim ki anlatamam. Hatta kitabı rafa geri kaldırmadım. Geri dönüp bakmak isteyebilirim diye düşünüyorum. Kendinize bir iyilik yapın ve bu kitabı mutlaka okuyun. Eminim hayatınızı daha farklı bakmaya başlayacaksınız. Bu senenin en "iyiki okumuşum" kitabı olabilir bence. 

"Her sözcüğümle, her eylemimle ve her düşüncemle geleceğimi kendim yaratıyorum." syf: 29 (bunu çok çabuk demoralize olan bir insan olarak duvara çakmalıyım bence:))

"Duyguları sözcüklerle beslersek hiç bir yere gitmez, bizimle kalırlar. Bu, bir köz parçasının üzerine gazyağı döküp alevlendirmek gibidir. Sözcükler ve tekrarlanan düşünceler olmadığında duygular bir buçuk dakikadan fazla sürmez" syf: 32

"Dünyanın acısı kalbimizi delip geçer; ama hayatta olmanın güzelliğini asla unutmayız." syf: 111

Sinek Sekiz Yayınevi -2015

Bu kitapta çok çok fazla yer var alıntılayabileceğim ama dediğim gibi siz kendiniz okuyun, kendiniz deneyimleyin. 



Sizler neler okuyup neler izliyorsunuz bu aralar? 

15 Şubat 2016 Pazartesi

İftarlık Gazoz

Bu aralar sık mı görüşüyoruz? Ne güzel işte:)

Hafta sonu İftarlık Gazoz'a gittik. Uzun süredir yeni bir Yüksel Aksu filmi bekliyordum esasında. Sonuçta Entelköy Efeköy'e Karşı'yı kaç kere seyrettim ben bile bilmiyorum. Her seferinde de o kadar çok gülüyorum ki. Dondurmam Gaymak'a gelince, onu nedense parça parça seyretmişim pek aklımda kalmamış belki yeiden izlemek lazım. Cem Yılmaz da oyuncu kadrosunda olunca bende gene bir komedi beklentisi oluşmadı değil tabii. Ama kazın ayağı da öyle değilmiş.


Önce 80lerdeki açlık grevleri ile başlayıp bizi bir anda 70lerin Ula'sına geri götürüyor film. Adem okulda iftiharname alan 3 kişiden birisi. Henüz ilkokulda. Cibar Kemal ise Ula'nın gazozcusu. Elleriyle yapıyor gazozları, bisikletine koyup satıyor. Ve istiyor ki yazın Adem onun çırağı olsun. "Bana hep yaramazı, işe yaramız yolluyorlar çırak diye, bana akıllı çocuk lazım" diyor. Adem'in babası kıyamıyor esasında yaz tatilinde çalışmasına ama Adem o kadar inatçı ki ikna ediyor ailesini. Sonrasında olaylar  gelişiyor. Tütün işçilerine sendikalaşmanın önemini anlatan ağa oğlu Hasan, plajdaki bikinili ve üssüz turistler, yaz sıcağında oruç olmasına rağmen gene de sahile gelmiş yaşlı teyze, Halkevleri, hoşgörülü bir imam derken 70lerin  kasabasında bir Ramazan'a şahit oluyoruz. Adem artık büyüdüğünü ispatlamak için ailesinden gizli oruç tutuyor, aklında sürekli cami imamının "iradene bir gün sahip olamazsan 61 gün oruç tutarsın" lafları ile. Filmin kendisi komik ama sonunda suratınıza öyle bir yumruk atıyor ki bir kaç gün etkisinden çıkamıyorsunuz. Bu yumruğa gözyaşları da eşlik ediyor elbet. İşin kötü yanı 30 senedir güzel olan her şeyin kaybolduğuna ama kötü olan her şeyin de katlanarak arttığına tanık oluyorsunuz. Ve artık bu da bizim ülkeminiz gerçeği diyip geçemiyorsunuz bazı şeylere. Öylesine ağır geldi bana esasında. 

Adem rolündeki Berat Efe Parlar çok tatlı bir çocuk, çok da güzel oynamış rolünü. Galiba bu film için kilo vermiş bir de. O yaşta bu inat. Galiba kendisi Adem gibi. Cem Yılmaz'ı hep komik bir adam olarak görüyoruz tabii ama burdaki rolü çok daha değişik.

İki sahneden çok etkilendim. Birisi sabah gün doğmadan tütün toplanan sahne. Tütün gün ağırmadan toplanmaya başlarmış çünkü güneş yapraklarını yakarmış. Çok güzel çekilmiş, çok keyifli bir sahneydi. İkinci sahne ise filmin sonundaki gazozlu sahneydi. Bu konuda konuşmak istemiyorum.

Bence İftarlık Gazoz Türk sinemasının yüz aklarından olmuş, siz de mutlaka bir şans verin.  

12 Şubat 2016 Cuma

İki Kitap İki Film

Merhaba,

Size bugün iki kitap ve iki filmden bahsetmek istiyorum. İsterseniz önce filmlerden başlayayım.


Nadide Hayat: Çağan Irmak'ın filmlerini izlemeye çalışıyorum genelde. Arada kaçırdıklarım da oldu (Karanlıktakiler, Tamam mıyız?), çok tatmin olmadıklarım da oldu (Issız Adam, Prensesin Uykusu) ama genel olarak çizgisini sevdiğim bir yönetmen kendisi. Tabii Nadide Hayat gösterime gireli çok oldu ama ben ancak geçtiğimiz hafta gidebilmdim ne yazık ki. Nadide Hanım'ın eşi Noter Bey vefat ediyor ve Nadide Hanım bir anda evinde yapayalnız ve de hada da fenası bomboş kalıveriyor. İki çocuğu da büyümüş, hatta torunu bile neredeyse büyümüş. Tabii Nadide Hanım kendisini o kurstan bu kursa vuruyor ama işte kadın bir taraftan da deli. Öyle TSM koroları falan pek ona göre de değil. Şans eseri üniversite affını öğreniyor ve evlendiği için yarım bıraktığı Su Ürünleri Bölümü'ne hızlı bir dönüş yapıyor. Bir teknik gezi ile beraber olaylar gelişiyor. İşin içine bir de Yetkin Dikinciler'in oynadığı yakışıklı kaptan girince neler olduğunu tahmin etmek çok zor olmasa gerek. Güzel manzaralar, gerçekten komik diyaloglar ve iki mükemmel oyuncu ile bence Nadide Hayat gerçekten de güzel bir filmdi. Demet Akbağ ne kadar muhteşem bir kadın bu arada. Geçenlerde Eyvah Eyvah 3ü izledim, oradaki Demet Akbağ ile buradaki ne kadar da farklı. Filmle ilgili tek eleştirim, animasyon teknolojisinin bu kadar geliştiği bir dönemde animasyon olan sahnelerin daha güzel yapılabileceği yönünde. Belirtmeden geçemeyeceğim. Şimdi DVDsi çıksın diye bekliyorum. Evde de izlenir ki bu:)

The Intern: Esasında şimdi düşünüyorum da birbirine çok yakın olabilecek iki film seçmişim ben. Ben yıllarca başarılı bir iş hayatı olmuş bir adam. Sonra emekli oluyor, karısı vefat ediyor. Ve Ben büyük bir boşluğua düşüyor. Bir gün bir şirketin sosyal sorumluluk projesi olarak uygulamaya soktuğu 65 yaş üstü stajyerlerle ilgili programa katılıyor. Şirket Ben'in bildiği işlerdene çok farklı, online bir moda sitesi. İşlerin yapılış şekli farklı, hatta şirket CEO'su bile çok farklı. CEO ise benim çok çok beğendiğim Anne Hathaway. Tabii Devil Wears Prada'daki rolündne sonra bir moda sitesi CEO'su olması da komik olmuş:) Jules ise organize olmayı asla beceermeyen, her yere geç kalan ama işini tırnakları ile kazıyarak büyütmüş bir kadın. Yatırımcılar artık şirketin başında profesyonel bir CEO görmek istiyorlar. Jules'un ayrıca evde de ondan ilgi bekleyen bir kocası ve küçük bir kızı var. Yani burda da işler karmakarışık. Film boyunca Ben'in iş hayatına tekrar dönmesi, Jules'u korumaya çalışması ve şirketteki değişim çok keyifli bir şekilde anlatılıyor. Güzel bir hafta sonu filmi bence.

Şimdi gelelim kitaplara.


Bülbülü Öldürmek - Harper LEE: Bülbülü Öldürmek çok uzun bir süre benim okuma listemde durdu. Hatta ingilizce okumak için başladım da ama nedense zorlandım, sıkıldım ve bıraktım. Uğur'un da ya onu lisede okumuş olman lazım nasıl okumadım bir olay yok o kitapta demesi yüzünden okumayı erteledim de erteledim. Esasında şimdi diyorum ki iyi ki ertelemişim. Gerçekten de bazı kitaplar zamanını bekliyor. 

Alabama civarında Maycomb isimli bir kasabada 1930lar civarında geçiyor kitap. Baş kahramanlarımız Scout, Jem, Dill, Atticus ve Calpurnia ve tabii bütün kasabalılar. O dönemde kölelik kalksa da zenciler hala ikinci sınıf insan olarak görülüyor. Beyazlara hizmet etmek için varlar, esasında belki de kimse onları yok saymıyor ama beyazlarla aynı okula gidemiyorlar, aynı yerlerde bile oturamıyorlar. Ve en fenası da beyazlar esasında sahip oldukları azıcık hakları bile onlara büyük bir lütufmuş gibi sunuyor. Yani bir taraftan ırkçılık diz boyu diyebiliriz.İşte bu ortamda Scout, Jem ve Dill büyümeye çalışıyorlar. Olaylar ufak Scout'un gözünden anlatılıyor. Scout 5 yaşında bir kız çocuğu, Jem ise ondan bir kaç yaş büyük ağabeyi. Dill bir serseri olan arkadaşları. Atticus baba, Calpurnia ise zenci hizmetçileri (esasında anneleri olmadığı için de bu evin temel direği denilebilir) Scout'un o yaşta bile içinde bir asi var, sürekli kavga ediyor, kız olmaktan hoşlanmıyor. Zaten halası olmadığı sürece dek kimse onu buna zorlamıyor. Atticus avukat, ve bir adalet timsali. Çocukları için sapasağlam bir dayanak. Kitap boyunca olayları hep Scout'un gözünden okuyoruz. Çok güzel bir anlatımı var. Kitabın odak noktasına konulan bir davada ise beyazlar ve zencilerin birbirlerine bakışlarını, hatta beyazların da birbirlerine bakışını görüyoruz. Gerçekten çok keyifle okuduğum bir kitap oldu. Hatta bir gün oturdum ve bu kitap bitmeden dışarıya çıkmayacağım dedim. Şimdi ise biraz hızlı mı okudum acaba diye düşünüyorum. Kendimi de gittikçe dışarıya çıkmayı reddeden Radley ailesi ile özdeşleştirmeye başladığımı fark ettim. Dünya o kadar pis ki kapılarını kapatıvermişler geri kalan insanlara sanki.


Tespih Ağacının Gölgesinde - Harper LEE: 55 yıl sonra gelen devam kitabı. Scout artık New York'ta yaşayan 26 yşaında genç bir kadın. 10 günlük bir izin için Maycomb'a dönüyor ve bu 10 günde her şeyin alt üst olduğunu görüyor. Artık iyice yaşlı bir adam olan babasının zencilere bakış açısının hiç de onun düşündüğü gibi olmadığını görüyor, Calpurnia'nın ve bütün zencilerin beyazlarla aralarına aşılmaz bir duvar ördüğünü görüyor. Çocukluk arkadaşı Henry'nin de esasında pek düşündüğü gibi birisi olmadığını görüyor.  Bize de çoğu devam kitabının ve filminin neden kötü olduğunu düşünmek düşüyor. 

Her şeyden önce Bülbülü Öldürmek'teki birinci ağızdan anlatım yerini  üçüncü kişiye bırakmış ve açıkçası ben bundan hoşlanmadım. Keşke olayları Scout'un gözünden görmeye devam etseydik diye düşünüyorum. Ayrıca Henry'nin nerden çıktığını hiç anlamadım açıkçası. Dill mesela olabilirdi ama yok, onun yerine hiç tanımadığımız bir Henry var. Çevirinin de kötü olduğunu tahmin ediyorum ama orjinalinden teyit etmek lazım. Jön Türkler ve Gelibolu Muharebesi deniliyor bir yerlerde mesela orjinalinde var mı acaba? Eğer Amerikan tarihi ile ilgili başka bir olaya atıfta bulunuluyorsa da bu bir çeviren notu olarak aşağıda açıklanabilir. Ama dediğim gibi orjinalinden kontrol etmek lazım. Bu kitapta anlatım da biraz dağınık geldi bana. Mesela arabada bir yerlere giderlerken Scout'un aklına hatıralar düşüyor, sonra tekrar olaya dönülüyor, ben bazı yerlerde takip etmekten yoruldum açıkçası. Kitabın en muhteşem yeri son sayfalarda Scout ile Atticus arasında geçen uzun diyalogdu, tekrar okunası açıkçası. 

Bülbülü Öldürmek'i ookuyunca Tespih Ağacının Gölgesinde'yi de mecburen okuyacaksınız ama Bülbülü Öldürmek bir başyapıt. 

Evet sizler neler izlediniz? Neler okudunuz? Var mı önerileriniz?

İyi hafta sonları dilerim.

26 Ocak 2016 Salı

Son Dönemde Okuduklarım

Merhaba,

Bu sene elimde çok fazla kitap olduğu için İdefix indirimini pas geçecektim esasında. Ama yeni yıla bir kaç gün kala, kredi kartımın hesap kesim tarihi de geçmişti. İdefix üst üste mail atıyordu. Hadi Sezen, gel direnme, kaç senelik hukukumuz var, hem bu kitapları nasıl olsa aacaksın neden şimdi daha ucuza almayasın bla bla bla. Sonuç olarak bir kaç kitap tabi ki eve geldi. Ah kapitalizm ne fena bir şeysin sen. Ama gene de okumak istediğim kitapları ucuza aldığım için mutluyum diyebilirim. 

Size bugün 4 kitap anlatacağım. İki tanesi indirimden, iki tanesi ise kitaçıdan alınma. 


1) Bob'un Armağanı: Bob'u bilmeyen kalmadı değil mi? Hani sokak kedisi olan ve James'in hayatını kurtaran? İşte James bize bir Noel hediyesi sunmuş. Bob ile geçen bir kaç Noellerini anlatmış. Gene çok eğlenceli. Bir günde biten, size çok büyük bir şeyler vaat etmeyen ama yüzünüze bir gülümseme konduran bir kitap çıkmış ortaya. Kim bilir belki de en büyük işi başarıyordur zaten. 




2) Uyku - Haruki Murakami: Uyku 2015'in en iyi kitapları listesine üst sıralardan girdi. Alışılmış Murakami kitaplarından farklı. Kısacık, çizimli bir kitap. Bir kadının uyuyamamaya başlaması ile gelişen olayları anlatıyor. Olaylar diyorum ama açıkça söyleyeyim pek bir olay yok. Kadın uykuya HİÇ ihtiyaç duymadığı için kendini okumaya veriyor. Anna Karenina'yı defalarca okuyor. Esasında hikaye biraz da bu kadının evrimi. Olay uyuması veya uyumaması değil de evlendikten sonra kadının ne hayatının bozulduğu (değiştiği değil bozulduğu), ve bu kadının kendini araması ile ilgili. Sonuna kadar heyecanla okudum ama sonunda gerçek bir hayal kırıklığı yaşadım diyebilrim. Ah Murakami ne yaptın sen? 



3) M Treni - Patti Smith: Şimdi benim Patti Smith'i ne kadar çok sevdiğimi biliyorsunuz değil mi? M Treni'ni de büyük bir heyecanla bekledim. Patti Smith'in  eşinin ölümünden ve çocuklarının büyüyüp ondan ayrılmasından sonra New York'ta yaşamını  anlatıyor kitap. Cafe Ino'da içilen kahveler, uzun seyahatlar, sevilen yazarların mezarlarına yapılan ziyaretler derken birazcık depresif bir ortamda buluyorsunuz kendinizi. M Treni zor bir kitap değil ama biraz dikkatli okumayı gerektiriyor. Şiirsel bir dille yazılmış, o yüzden ne okuduğumu takip edemediğimi fark ettiğim zamanlar oldu. Sanırım bir ara tekrar okuyacağım. 



4) Denemeler - Montaigne: Montaigne'in denemelerini bilmeyen yoktur. Biz lisedeyken Türkçe kitaplarında hep parçaları olurdu mesela. Artık yoktur heralde.  Denemeleri ben önce heyecanla okudum, hani altını çize çize falan. Ama sonrasında sıkıldım. Sıkıldığımı fark edince kitabı başucuma aldım ki geceleri yatmadan bir kaç deneme okuyayım bari dedim. Bu şekilde okumak çok daha rahat oldu. Bazı fikirlerine katıldım, bazıları sevmedim. Ama herkesin okuması gereken bir kitaptı diyebilirim. Ağır ağır okuyabilirsiniz. 

Siz bu aralar neler okuyorsunuz? 

NOT: BUGÜN GENE İĞRENÇ BİR ÜLKEYE UYANDIK. 19 YAŞINDA GENCECİK BİR KADININ TECAVÜZ EDİLDİ. #SESSİZKALMAYACAĞIZ. 

8 Aralık 2015 Salı

Olağanüstü Bir Gece

Artık Zweig'ı çok sevdiğimi bilmeyen kalmamıştır diye düşünüyorum.  Kadıköy'e gidip İş Bankası yayınevine girince hep elimde en az bir Zweig ile çıkıyorum. Geçen gün de aynısı oldu, bir baktım Olağanüstü Bir Gece ve Yakıcı Sır'ı alıvermişim:)) Bir de zaten Olağanüstü Bir Gece'nin kapağı şu şekilde olunca almamak imkansızdı.


Zweig'in novellaları kısacık bir kitapta çok yoğun bir okuma hazzı sunuyor insana. Genelde aşırı yoğun da oluyor. Hani 70 sayfadan beklenmeyecek şekilde uzun sürüyor okumak. Hikayenin içine girmek zor olabiliyor. Ben mesela bu kitabı okurken taktiksel bir hata yaptım. Metroda, metrobüste  okumaya çalıştım ve sonuç olarak hikayeye odaklanmakta bir hayli sıkıntı yaşadım.

Kahramanımız Avusturya'lı bir burjuva. Ailesinden kalan para sayesinde hiç çalışmak zorunda kalmamış ve gününü gün etmiş. Ama bir gün ağır ağır öldüğünü fark ediyor. Artık hiçbir şeyden haz almadığını, her şeyi zorunluluk icabı yaptığını düşünüyor. Bütün tiyatrolar, konserler, insanlarla sosyalleşmeler ve hatta seks. Hepsi tutkusunu kaybetmiş zengin bir adamın yaptıklarına dönüşüyor. Bütün bu iç sıkıntısını sırtında taşırken kahramanımız bir Pazar günü içinden geldiği için Pratern'e gidiyor. Oradaki at yarışlarını izlerken istemeden de olsa bir "suç" işliyor. Ve o suç kahramanımızı tamamen değiştiriyor. 

Zweig esasında tam olarak hepimizin hep bildiği ama kabullenemediği bir olgunu altını çiziyor. Her şeye sahip olmak mutluluğu garantilemiyor. Yaşadığını anlayabilmek için yaşamın da heyecan verici olması gerekiyor. Kitap hakkında çok fazla bir şey söylemeden nasıl bir eleştiri yapabilirim bilemedim ama. Artık Zweig'in basit ama etkili olay kurgularından veya ne eksiği ne de fazlası olan dilinden bahsetmemin anlamı yok sanırım.

Bir yerde okudum, umarım yanılmıyorumdur. Zweig karısı ile beraber intihar etmiş (bunu biliyordum). İntihar etme sebebi ise Hitler'in dünyaya yaydığı umutsuzluğun hiç bitmeyeceğini sanmış. Sanırım Zweig'ın sadece yazdıklarından değil, yaşadıklarından da alınacak derslerimiz var. 

Kafanızın rahat olduğu, telefonunuzun çalmayacağı bir günde bir iki saatinizi ayırın Olağanüstü Bir Gece'ye. Pişman olmayacaksınız. 

Kaynak: babil.com

29 Kasım 2015 Pazar

Başlıksız

Şu dünyadan çok güzel insanlar geçip gidiyor, biz öylece arkasından bakakalıyoruz gözümüzde bir kaç damla yaş ile.