26 Ocak 2016 Salı

Son Dönemde Okuduklarım

Merhaba,

Bu sene elimde çok fazla kitap olduğu için İdefix indirimini pas geçecektim esasında. Ama yeni yıla bir kaç gün kala, kredi kartımın hesap kesim tarihi de geçmişti. İdefix üst üste mail atıyordu. Hadi Sezen, gel direnme, kaç senelik hukukumuz var, hem bu kitapları nasıl olsa aacaksın neden şimdi daha ucuza almayasın bla bla bla. Sonuç olarak bir kaç kitap tabi ki eve geldi. Ah kapitalizm ne fena bir şeysin sen. Ama gene de okumak istediğim kitapları ucuza aldığım için mutluyum diyebilirim. 

Size bugün 4 kitap anlatacağım. İki tanesi indirimden, iki tanesi ise kitaçıdan alınma. 


1) Bob'un Armağanı: Bob'u bilmeyen kalmadı değil mi? Hani sokak kedisi olan ve James'in hayatını kurtaran? İşte James bize bir Noel hediyesi sunmuş. Bob ile geçen bir kaç Noellerini anlatmış. Gene çok eğlenceli. Bir günde biten, size çok büyük bir şeyler vaat etmeyen ama yüzünüze bir gülümseme konduran bir kitap çıkmış ortaya. Kim bilir belki de en büyük işi başarıyordur zaten. 




2) Uyku - Haruki Murakami: Uyku 2015'in en iyi kitapları listesine üst sıralardan girdi. Alışılmış Murakami kitaplarından farklı. Kısacık, çizimli bir kitap. Bir kadının uyuyamamaya başlaması ile gelişen olayları anlatıyor. Olaylar diyorum ama açıkça söyleyeyim pek bir olay yok. Kadın uykuya HİÇ ihtiyaç duymadığı için kendini okumaya veriyor. Anna Karenina'yı defalarca okuyor. Esasında hikaye biraz da bu kadının evrimi. Olay uyuması veya uyumaması değil de evlendikten sonra kadının ne hayatının bozulduğu (değiştiği değil bozulduğu), ve bu kadının kendini araması ile ilgili. Sonuna kadar heyecanla okudum ama sonunda gerçek bir hayal kırıklığı yaşadım diyebilrim. Ah Murakami ne yaptın sen? 



3) M Treni - Patti Smith: Şimdi benim Patti Smith'i ne kadar çok sevdiğimi biliyorsunuz değil mi? M Treni'ni de büyük bir heyecanla bekledim. Patti Smith'in  eşinin ölümünden ve çocuklarının büyüyüp ondan ayrılmasından sonra New York'ta yaşamını  anlatıyor kitap. Cafe Ino'da içilen kahveler, uzun seyahatlar, sevilen yazarların mezarlarına yapılan ziyaretler derken birazcık depresif bir ortamda buluyorsunuz kendinizi. M Treni zor bir kitap değil ama biraz dikkatli okumayı gerektiriyor. Şiirsel bir dille yazılmış, o yüzden ne okuduğumu takip edemediğimi fark ettiğim zamanlar oldu. Sanırım bir ara tekrar okuyacağım. 



4) Denemeler - Montaigne: Montaigne'in denemelerini bilmeyen yoktur. Biz lisedeyken Türkçe kitaplarında hep parçaları olurdu mesela. Artık yoktur heralde.  Denemeleri ben önce heyecanla okudum, hani altını çize çize falan. Ama sonrasında sıkıldım. Sıkıldığımı fark edince kitabı başucuma aldım ki geceleri yatmadan bir kaç deneme okuyayım bari dedim. Bu şekilde okumak çok daha rahat oldu. Bazı fikirlerine katıldım, bazıları sevmedim. Ama herkesin okuması gereken bir kitaptı diyebilirim. Ağır ağır okuyabilirsiniz. 

Siz bu aralar neler okuyorsunuz? 

NOT: BUGÜN GENE İĞRENÇ BİR ÜLKEYE UYANDIK. 19 YAŞINDA GENCECİK BİR KADININ TECAVÜZ EDİLDİ. #SESSİZKALMAYACAĞIZ. 

8 Aralık 2015 Salı

Olağanüstü Bir Gece

Artık Zweig'ı çok sevdiğimi bilmeyen kalmamıştır diye düşünüyorum.  Kadıköy'e gidip İş Bankası yayınevine girince hep elimde en az bir Zweig ile çıkıyorum. Geçen gün de aynısı oldu, bir baktım Olağanüstü Bir Gece ve Yakıcı Sır'ı alıvermişim:)) Bir de zaten Olağanüstü Bir Gece'nin kapağı şu şekilde olunca almamak imkansızdı.


Zweig'in novellaları kısacık bir kitapta çok yoğun bir okuma hazzı sunuyor insana. Genelde aşırı yoğun da oluyor. Hani 70 sayfadan beklenmeyecek şekilde uzun sürüyor okumak. Hikayenin içine girmek zor olabiliyor. Ben mesela bu kitabı okurken taktiksel bir hata yaptım. Metroda, metrobüste  okumaya çalıştım ve sonuç olarak hikayeye odaklanmakta bir hayli sıkıntı yaşadım.

Kahramanımız Avusturya'lı bir burjuva. Ailesinden kalan para sayesinde hiç çalışmak zorunda kalmamış ve gününü gün etmiş. Ama bir gün ağır ağır öldüğünü fark ediyor. Artık hiçbir şeyden haz almadığını, her şeyi zorunluluk icabı yaptığını düşünüyor. Bütün tiyatrolar, konserler, insanlarla sosyalleşmeler ve hatta seks. Hepsi tutkusunu kaybetmiş zengin bir adamın yaptıklarına dönüşüyor. Bütün bu iç sıkıntısını sırtında taşırken kahramanımız bir Pazar günü içinden geldiği için Pratern'e gidiyor. Oradaki at yarışlarını izlerken istemeden de olsa bir "suç" işliyor. Ve o suç kahramanımızı tamamen değiştiriyor. 

Zweig esasında tam olarak hepimizin hep bildiği ama kabullenemediği bir olgunu altını çiziyor. Her şeye sahip olmak mutluluğu garantilemiyor. Yaşadığını anlayabilmek için yaşamın da heyecan verici olması gerekiyor. Kitap hakkında çok fazla bir şey söylemeden nasıl bir eleştiri yapabilirim bilemedim ama. Artık Zweig'in basit ama etkili olay kurgularından veya ne eksiği ne de fazlası olan dilinden bahsetmemin anlamı yok sanırım.

Bir yerde okudum, umarım yanılmıyorumdur. Zweig karısı ile beraber intihar etmiş (bunu biliyordum). İntihar etme sebebi ise Hitler'in dünyaya yaydığı umutsuzluğun hiç bitmeyeceğini sanmış. Sanırım Zweig'ın sadece yazdıklarından değil, yaşadıklarından da alınacak derslerimiz var. 

Kafanızın rahat olduğu, telefonunuzun çalmayacağı bir günde bir iki saatinizi ayırın Olağanüstü Bir Gece'ye. Pişman olmayacaksınız. 

Kaynak: babil.com

29 Kasım 2015 Pazar

Başlıksız

Şu dünyadan çok güzel insanlar geçip gidiyor, biz öylece arkasından bakakalıyoruz gözümüzde bir kaç damla yaş ile. 

23 Ekim 2015 Cuma

Bizim Dünyamız

Merhaba,

Bir mail aldım geçtiğimiz haftalarda yollayanın ismi bende kalsın. Yeniden yazmaya başladığım için çok mutlu olmuş. Ben de birisi beni okuduğu için çook mutlu olmuştum. O gün söz verdim hatta bir kaç gün içinde yeni bir kitap yazacağım diye. Yazamadım. Bir kaç gün sonra Ankara Katliamı'nı yaşadık. Yüreğim paramparça oldu günlerce. Düşündüm ki Türkiye'de hayat çok tuhaf. Gerçekten de bir gün daha yaşamayacakmışsınız gibi yaşamanız gerekiyor. Yazmadığınız, okumadığınız her gün sizden çalınıyor. Belki ertesi gün yazamayacaksınız zira. Ama gene de yapamıyorsun. Anca anca kendimi toparladım. Ve esasında tam da ihtiyacımız olan kitabı okumuştum. Siz de okuyun istiyorum, siz de bilin, size de iyi gelsin.



Sinek Sekiz yayınevi alternatif kitaplar çıkarıyor. Bu benim şimdiye kadar okuduğum 3. kitapları. Birisini daha önce anlatmıştım zaten, Öteki ise Ina May'in Doğuma Hazırlık Rehberi. Hamile bir arkadaşıma almıştım ama ben de sayfalarını karıştırmadım değil. Tabii hamileler daha iyi değerlendirirler bu kitabı. Bir yandan korkunç gelmişti bana, bir yandan da heyecanlı. Neyse tam olarak okumadığım bir kitap hakkında çok yorum yapmayayım. Gelelim benim kitabıma: Thick Nhat Hanh'ın Bizim Dünyamız adlı kitabı. Hanh bir Zen rahibi. Bu küçük kitap da (küçük altı üstü 123 sayfa) onun Barış ve Ekoloji hakkındaki düşüncelerini içeriyor. 

Hanh'ın düşünceleri önce kendi içimizde farkındalığa ulaşmamız gerektiğini söylüyor. Yani esasında kendimizi dğeiştiremeden Dünya'yı da değiştiremeyiz. Dünya'nın esasen ne kadar yeterli olduğunu, hepimizi nasıl bir şefkatle sarıp sarmaladığını görüyoruz. Bizim de tek yapmamız gereken ona aynı şekilde davranmak. Veya Hanh'ın ifadesiyle:  "Doğaya kendimize nasıl davranıyorsak öyle davranmalıyız; şiddetten kaçınarak. İnsan ve doğa ayrılmazdır." (sf.44)

O kadar çok yerin altını çizdim, o kadar çok yerden not aldım ki hangi birini anlatacağımı bilemiyorum. Ama emin olduğum bir şey var o da Hanh'ın beni derinden etkilediği. Hatta bu kitabın zaman zaman geri dönülüp okunması gerektiğini düşünüyorum. Bir kere bütün halinde okuduktan sonra gene her seferinde tamamını okumanıza bile gerek yok. Bölüm bölüm hatta sayfa sayfa bile okuyabilirsiniz. Her sayfası birbirinden güzel. Bu vesileyle sevgili Sinek Sekiz ve sahibi İrem Hanım'ı tebrik etmek isterim. Bence Türkçe'ye çok değerli bir kitap katmışlar. Bu bağımsız yayınevi heyecanla takip edilmeli.

Son bir alıntıyla hoşçakalın diyeyim size:  

Eğer Yeryüzü bedeniniz olsaydı acıyan yerlerini hissedebilirdiniz. (sf:82)

Sevgili İ., teşekkür ederim. 

27 Eylül 2015 Pazar

Okuduklarım

Merhaba,

Türkiye ne yazık ki insanın akıl sağlığını kolaylıkla koruyabildiği bir ülke değil. Ülkede yaşananlara ek olarak bir de herkesin yaşayabileceği kişisel sıkıntılar eklenince bir bakıyorsunuz hayatla bağınız kopuvermiş. Artık ne kitaplar, ne filmler, ne seyahatler, ne yediğiniz, ne içtiğiniz hiçbir şey size pek keyif vermiyor. Tutunabileceğiniz bir dal bulamıyorsunuz. Her sabah aynı karanlığa uyanıyorsunuz, her günü ancak idare ediyorsunuz. Tek yapmak istediğiniz bir an önce eve gidip yatağa büzüşüvermek oluyor. Sanırım bütün bunların en kötüsü de pek kimseye renk vermemeye çalışmak oluyor.

İşte benim için geçen ilkbaharın tamamı ve neredeyse yazın da tamamı böyle geçti. Ucu ucuna, dayanmaya çalışarak, direnmeye çalışarak. Ne kitap okudum, ne film izledim, koşmayı bile bıraktım, ancak haftada iki gün yürüyüşe gidiyordum. Yürüyüşe gitmek bana iki yönden iyi geliyordu. Birincisi çok sevdiğim bir yürüyüş grubumuz var. Onlarla birlikte olmaktan keyif alıyordum. İkincisi de tabi ki sporun yadsınamaz endorfin etkisi. Ama koşamıyordum mesela. İsteğim yoktu. 

Neredeyse tek eğlencem televizyonda ardı ardına izlediğim suç dizileriydi. (FOXCrime sağolsun) Onları da izlerken beynimin bir kısmını feda ettiğimi düşünüyorum o ayrı mesele. En sonunda sanırım artık biraz kendimi toparladım. Geri dönüp yarım kalan, devam edemediğim kitaplarımı tamamladım. Yeni kitaplar okudum ve hatta bunları da bloga yazmaya karar verdim. Evet sanırım bir miktar daha iyiyim. O zaman başlayalım mı?

Bridget Jones’un Günlüğü – Deliriyorum Bu Çocuğa: Basit olmalıydı, kafamı yormamalıydı, tatile gidiyorduk sahilde de okunmalıydı. Tam da zamanıydı işte. Aldım ben de. Allah’ım neden böyle bir hata yaptım ki? Güzel olan bir şey güzel olduğu noktada kalmalıdır. Bunu yazmaktan imtina etmiyorum zaten sanırım kitabın arkasında da yazıyordu: Mark Darcy’nin olmadığı bir dünyayı reddediyorum. Hatta Mark’ın üstüne güller koklayan Bridget’i de reddediyorum. Kadının hayatının aşkı ölmüş, kadın nasıl hala genç sevgilisinin peşinde olabilir? Esasında derdim olması da değil biliyor musunuz? Sadece yazarın bunu anlatamamasında. Çünkü elbet hayat devam ediyor, elbet Bridget de hala genç bir kadın, elbet sevgili yapabilir. Ama Mark’ın acısıyla nasıl baş etti, neler hissetti bize sadece bir kaç sayfa ile nasıl anlatırsanız Ms. Fielding? Yazık size verdiğimiz paralara. Benim kafamda Bridget ile Mark “happily ever after” yaşıyorlar. Çok ısrar ediyorsanız iki de çocukları olsun sorun değil.

Bir Kadının Yaşamından  24 Saat – Stefan Zweig: Zweig’in esasında 3 adet “novella”sını peş peşe okudum. Bir gün Kadıköy’de kırtasiye, kitapçı gezinirken iş Bankası’nın kitap dükkanına da girdim. Ne olacak canım bir bakar çıkarım, zaten evde çok yarım kitap var derken 3 kitapla çıkıverdim. Ama almasam ayıpmış, İş Bankası kartı ile ödediğim için %30 civarında bir indirim aldım, iki kitap parası ödemiş oldum. Şimdi bu kitapları almak benim suçum mu yani:D Evet kitaba gelelim. Zweig bu uzun hikayede bir kadının hayata bakışını tamamen değiştiren 24 saatini anlatıyor. 1920lerin sonunda Fransız Riviera’sında geçiyor olaylar. Esasen burjuva sınıfının “ahlak” tanımını ve ikiyüzlülüğünü masaya yatırıyor ve size de açık açık diyor ki bu insanlardan bir farkın yok, sen de iki yüzlüsün. Ahlak ölçüleriniz iki yüzlü çünkü. Kitabın olay kurgusu çok basit, Zweig’in dili ise inanılmaz. Daha önce Satranç’ı okumuş ve suratıma bir tokat yemiş gibi hissetmiştim. Şimdi de neredeyse aynısı oldu. Aşağıdaki iki kitabı bundan sonra okumasaydım bu kitaba da bayılırdım ama diğer ikisi çıtayı o kadar yukarı çekmiş ki, bu kitap üçlünün en zayıf halkası oldu benim için.

Korku – Stefan Zweig: Bir burjuva kadın kocasını aldatırsa ve karşısına bir şantajcı çıkarsa neler olur? Bu kadın neler hisseder? Peki kocası ve çocukları neler hisseder? Kitap boyunca Irene’in, kocasının, çocuklarının ve hatta hizmetçilerinin bile bu olay karşısında yaşadıklarına bire bir şahit oluyorsunuz. Hem ahlaki olarak içinize afakanlar basıyor (ahlak kime göre neye göre diye de düşünebilirsiniz), hem de bir taraftan bu olay nasıl çözülecek diye düşünmekten bir hal oluyorsunuz. Neyse ki bu da bir novella. Yaklaşık 1 saatte okunuyor. Sürpriz bir sonla bittiğini belirtmeden geçemeyeceğim. Bu kadar kısacık bir kitapta bu kadar karmaşık bir psikolojik çözümleme yapılması tabi ki Zweig’ın ustalığı oluyor başka bir şey değil.




    Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu – Stefan Zweig: Kim olduğunu bilmediğiniz bir kadından hayatınız değiştirecek bir mektup alsanız? Bu kadın size ömrü boyunca ne kadar aşık olduğunu anlatsa bu satırlar boyunca? Aşk ne kadar çapraşık bir şey esasında. Kitap boyunca sık sık kadının yaptıklarını düşündüm. Biz asla gururumuzu ayaklar altına alıp onun yaptıklarının onda birini bile yapmayız belki ama öte taraftan da gurur dediğin şey nedir ki? Böyle bir aşk karşısında gözlerim yaşardı. Yine, yeniden ahlak kavramımızı delik deşik ediyor Zweig. Bence topluma bir ayna tutuyor. Pek çok insanın bunu kabullenmeyeceğini tahmin ediyorum. Çünkü en çok bizi çırılçıplak gösterenlerden nefret ediyoruz. Ve Zweig’da bunu çok iyi başarıyor. Bu kadar çok yükü taşıyıp intihar etmesine şaşmamalı zaten. Bu üç kitap için toplu olarak konuşuyorum: MUTLAKA OKUMALISINIZ.


Bana Ait Bir Yer – Michael Pollan: Uzun, çok  uzun süredir kendime ait bir yer hayali  kuruyorum. Enteresandır ama koskoca eve   sığamıyorum.  Sebebi çok eşyamızın olması değil (o da var tabii, mesela 2 kişi yaşıyoruz ama 8 tane mi ne yastık var evde. Neden? Hiç cevabım yok. İşin komik yanı bir tanesini bile satın almamış olmam, neyse bu başka bir yazının konusu). Benim derdim bana ait bir odamın, bir masamın bile olmaması. Bunun sebepleri de başka bir yazının konusu olsun (Olmasın ya da yazamayacağım bunu sanırım). Bu kitabı sırf bu yüzden aldım. Ve arkasından da Virginia Woolf’un Kendine Ait Bir Odası’nı okumak niyetindeyim. Ama Pollan’ın kitabı bir taraftan hayal kırıklığı yarattı ne yazık ki. Pollan evinin bahçesine kendine ait  bir çalışma odası inşa ediyor.  Karım doğum yaptıktan sonra ev nedense gittikçe küçülmeye başlamıştı diyor. Ve evinin de mimarı olan Charlie’nin tasarımıyla çalışmaya başlıyor. Yanına da marangoz Joe’yu alıyor, ki kendisi uyuz olmasının yanında çok başarılı bir marangoz. İşler tabiki hiçbir zaman paftadaki gibi ilerlemiyor. İşte Pollan sizi bu yola çıkarıyor. Başına neler geldiğini, kulübenin yerini nasıl belirlediğini, pencere tasarımlarını nasıl yaptıklarını, bina iskeletinin Amerikan mimarisindeki evrimini ve daha pek çok şeyi anlatıyor. Kabul etmem gerekir ki bir yerden sonra bazı mimari detaylardan hem sıkıldım hem de takip edemedim ve kayboldum. Gene de keyifli bir okuma oldu diyebilirim. Özellikle Pollan’ın ahşapla ilişkisini okumak çok keyifliydi. Elinizin altında bulunsun, zaman zaman açıp okuyun diyebilirim. Yalnız bir bölümü okurken uzun aralar vermemenizi tavsiye ederim. Özellikle mimari detayları okurken kolaylıkla unutabiliyor insan (Veya ben unuttum ne bileyim).

Evet şimdilik okuduklarım bu kadar. Size Sait Faik’ten kısacık bir alıntı ile hoşçakalın ve tekrar merhaba demek isterim:


Dünya değişiyor dostlarım. Günün birinde gökyüzünde güz mevsiminde artık esmer lekeler göremeyeceksiniz. Günün birinde yol kenarlarında toprak analarımızın koyu yeşil saçlarını da göremeyeceksiniz .Bizim için değil ama, çocuklar, sizin için kötü olacak. Biz kuşları ve yeşillikleri çok gördük. Sizin için kötü olacak. Benden hikayesi. (Sait Faik Abasıyanık, Son Kuşlar, İş Bankası Yayınları sf. 7)

15 Şubat 2015 Pazar

Özgecan İçin Adalet... Ve Diğer Kadınlar İçin de.

Günaydın;



Dün güzel bir güne uyanmıştık değil mi? Önceki gece haberleri de izlemediysek eğer (ki cuma gecesiydi, pek çok insan eğleniyordu) olanları bilmiyorduk tabii. Sevgililer günüydü. Sevgilisi olanların içinde tatlı bir heyecan vardı, keyifli bir gün geçireceklerdi. Sevgilisi olmayanlar da keyifli bir gün geçirecekti, en azından ne de olsa Cumartesi idi. Sonra o haberleri gördük. Gencecik bir kız vahşice öldürülmüş. Tecavüze uğramış, bıçaklanmış, yakılmış. Hangi birisinden başlayayım? Akşam vakti evine dönmek istemiş sadece ve bir minibüse binmiş. Hepimiz yapmıyor muyuz bunu? Yapmıyor musunuz? Evet kabul edeyim, ben de yapmamaya çalışıyorum. Sadece minibüsçülerin korkunç araba kullanmaları değil sorun, çocukluğumuzdan beri genlerimize işlenmiş bu durum, Türkiye’de yetişen kadınlar olarak minibüsten korkuyoruz. Minibüsün içinde yalnız kalırsak daha gideceğimiz yere varmadan iniyoruz örneğin. Sorun sadece minibüs değil tabi ki. Bir sokakta yalnız başımıza yürüyorsak hep gardımızı alıyoruz. Örneğin ılık bir yaz gecesinin keyfini çıkararak salına salına yürümüyoruz, kafamız önümüzde hızlı adımlarla koşuyoruz resmen. Birisi laf atarsa diye korkuyoruz. Laf atan olursa kafa tutamıyoruz, sen ne diyorsun diyemiyoruz. O zaman da "ya bu da aranmış" diyecekler diye korkuyoruz. Örneğin göğsü biraz açık bir tişört giydiğimizde göğüslerimizin toplumun gözleri önüne sergilenmesini engelleyemiyoruz. Kadınlı erkekli bir grup insan gözlerini dikip göğüslerinize bakıyorlar da ağzımızı açıp bir şey diyemiyoruz. Kısa etekler, şortlar, hatta kırmızı gibi canlı renkler bile giyilmemesi gereken kıyafetler arasına giriyor. Türkiye’de yaşayan pek çok kadının gardrobunu sınıflandırlmış kıyafetler oluşturuluyor. Bugün toplu taşımaya bineceğim, o tişört olmaz, bu etek uygunsuz gibi. Çocukluğumuzdan beri babalarımız bizim yerimize bazı kararları veriyor, annelerimiz son sözü babalara bırakıyor. Ev içinde babalarımız mutlak iktidar rolü oynuyor. Toplumdaki baskının mikro ölçeklisini evde de görüyoruz. Nasıl görmeyelim? Babalarımız da bu toplumun yetiştirdiği nadide birer evlat değil mi? O saate kadar dışarda kalamazsın, o çocukla görüşemezsin,o etekle sokağa çıkamazsın, şehir dışında okumaya gidemezsin gibi bir sürü argümanla hayatımızı kısıtlıyorlar. Bazen bir kısmı bizim için duydukları endişeden olsa da, çoğunluğu ataerkil toplumun onlara bahşettiği “erk”i kullanmalarından ileri geliyor. Benim kızım o etekle dışarı çıkamaz, ben kızıma orospu dedirtem. Sorunları çoğu zaman bir kadına orospu denilmesi değil, benim kızıma denilemez. Yani onun çatısı altında yaşayan, onun namusunu temsil eden bir kadına orospu denilemez. Yıllar geçiyor örneğin, pek çoğumuz hala baba evinden kendi evimize taşınmıyoruz da kocamızla yaşayacağımız eve taşınıyoruz. Şanslıysak evleneceğimiz adamı kendimiz seçiyoruz. Ama bu adamı evlenmeye karar verene kadar babamızın önüne getiremiyoruz. Belki annemizle bir takım gizli kapaklı işler yapıyoruz da babadan saklıyoruz. Oysa kızının beraber olduğu adamı bir kere tanısa baba ve anne, belki muhtemel pek çok sıkıntı bertaraf edilecek. İşte belki o zaman kızını gerçekten korumak isteyen ebeveyn olacaklar. Ama böyle olmuyor. Ancak evleneceğimiz zaman bir adamı ailemizle tanıştırıyoruz. Belki flört ettiğimiz dönemde bu adam bize bir sürü psikolojik şiddet uyguluyor, farkında değiliz. Evlenince, aynı eve yerleşince işler daha da karmaşıklaşıyor, psikolojik şiddetin yerini fiziksel şiddetin aldığı da oluyor. Pek çoğumuz boşanmaya cesaret edemiyoruz. Araştırmalar bırakın okumamış, her hangi bir mesleği olmayan kadınları, üniversite mezunu, işlerinde ilerlemiş kadınların bile fiziksel şiddet gördükleri zaman bundan utandıkları için üstünü kapattıklarını ve kendi kendilerine kocalarını haklı çıkaracak mazeretler  bulduğunu gösteriyor. Boşanmak istediğimizide neler oluyor? Şanslıysak kolaylıkla boşanıyoruz. Pek çoğumuz en azından psikolojik şiddete maruz kalıyoruz. Bir kısmımız ise öldürülüyoruz. Bugün Melis Alphan’ın Hürriyet’teki yazısında bu kadınların çok küçük bir kısmından bahsedilmiş.

Toplumun hangi kesiminde yaşadığımızla ilişkili olarak yaşadığımız şiddet de şekil değiştiriyor galiba. Örneğin ben kendim ve benim çevremdeki kadınlara baktığım zaman (aramızda uğradığı fiziksel şiddeti saklayanlar var mı acaba?) daha çok psikolojik bir şiddete maruz kaldığımı düşünüyorum. Ebeveynler konusunda şanslıydım ama bu benim geceleri arkama bakmadan yürümemi sağlamadı. Hala gece geç saatte eve dönüyorsam tedirgin olurum, mümkün olduğunca minibüse, dolmuşa, taksiye  binmem. Tabii geç saatte yürümek de tehlikeli. O yüzden geç saatlere kadar sokaklarda kaldıysam hep diken üstünde geçer o geceler. Üstelik yanımda Uğur varken de bu rahatsızlık geçmiyor. Çünkü sonuçta Uğur ve ben tek başımıza üç kişiye karşı ne yapabiliriz?

Örneğin ben kişisel olarak mühendis olduğum için toplumda psikolojik şiddete uğradığımı düşünüyorum. Hala elimin hamuruyla erkek işine karıştığımı söyleyenler var, kadın dediğin ne anlarmış mühendislikten? Oysa ben egomu tatmin etmek için söylemiyorum bunu, sadece mühendis değilim, doktorum. Yani sizin erkek mühendislerinizi yetiştirecek, onların mesleği daha iyi öğrenmesini sağlayacak, onların fikir geliştimesini sağlayacak bilgi birikimi var bende. Ama siz hala karşıma geçip utanmadan kadından mühendis mi olur diyorsunuz. Pardon ama siz kimsiniz? İntegral eğrisinin altındaki alanı bile hesaplayamayan erkekler ve kadınlar olarak kendinizi ne sanıyorsunuz?

Örneğin ben eskiden çalıştığım bölümden sırf kadın olduğum için işten çıkartıldım. Esasında belki de mahkemelik bile olabilecek bir süreçle uğraşmadım bile. Bölümümüzde 2008’den beri sabit kadroya başvuran ve akademik yeterlilikleri olan  5 kadından kaçı sabit kadroya geçirildi biliyor musunuz? Hiçbirisi. Peki aynı kadroya başvuran 3 erkekten kaçı geçirildi? 2’si. Aa evet birini reddetmişler çok büyük bir olay. Peki siz kendi işyerinizde sırf kadın olduğunuz için uğradığınız psikolojik şiddeti tanımlayabiliyor musunuz? Atölyelerde, fabrikalarda regl döneminde bile tuvalete gittiği için usta başları ile sürtüşen kadınlardan bahsetmiyorum ben. Benim çevremdeki, beyaz yakalı kadınlardan bahsediyorum. Evet yüzünüz değişiyor değil mi? Hepimiz aşinayız bu tür uygulamalara çünkü.

Örneğin ben kadın olarak kadına yapılan ne zaman evleniyorsun, ne zaman çocuk yapacaksın, aa saçının boyası gelmiş şekerim konulu konuşmaların hepsinin psikolojik şiddete girdiğini düşünüyorum. Hani diyorduk ya, benim bedenim benim kararım diye. Ne zaman evleniyorum? Canım istediğinde. Ne zaman çocuk yapıyorum? Canım istediğinde. Ne zaman saçımı boyatıyorum? Canım istediğinde. Burda yazdıklarım belki de çok minör şeyler gibi geliyor insana kadına şiddet denildiği zaman, ama hepsi bir bütün olarak şiddet kavramını oluşturuyor.

Türkiye’de kadın cinayetlerinin sayısı 2002 yılından 2014 yılına kadar aşağı yukarı  %300 artmış. 2002 yılında öldürülen kadın sayısı 66 iken, 2014’te 257.  Güldünya Tören’i hatırlar mısınız mesela? Töreden kaçıp İstanbul’a gelmişti. Ağabeyleri sokak ortasında kurşunlamışlardı, ölmemişti. 12 saat sonra hastanede kardeşleri tarafında öldürülmüştü. Yani biz sokak ortasında kurşuna dizilen bir kadının hastane odasının kapısına bir güvenlik görevlisi bile koymamıştık. Güldünya’nın suçu neydi? Tecavüze uğrayıp hamile kalmak.

Münevver Karabulut cinayeti neden işlendi? Bunun bile cevabını bilmiyoruz.  Kızlarına sahip olsalardı o zaman diyen insanlar kirli ağızlarıyla Münevver’in hatırasını kirlettiler. Oysa ki sorgulanması gereken şey gencecik bir kızı öldürüp testere ile kesip çöp kutusuna atabilmek olmalıydı. Bunu yapan adam veya adamların gün ışığı görmeden hapse atılabilmesiydi. Adalete güvenebilmekti. Oysa ki Türkiye’de adalet artık ne yazık ki çok eski bir kadın ismi. Yeni nesil çocuklarına bu ismi koymuyor bile, belki de adalete olan inançsızlığımızdan.

12 senede kadın cinayetleri ve kadına yönelik şiddet azalacağına sürekli arttı. Ne yazık ki düzgün bir önlem alınmadı, devlet politikalarımızda şiddeti önlemeye yönelik olmadı da, şiddeti körüklemeye yönelik oldu. Kızlı erkekli diye başlayan tartışmalar, tecavüze uğrayan doğursun gerekirse devlet bakar diyebilen insanlar ve hatta tecavüz bebeği neden ölsün, gerekirse annesi ölsün diyenler var bu ülkede hem de yönetici pozisyonlarında. Şort giyip Kadıköy- Beşiktaş vapuruna bindiğimiz için bize bakarken bile utandığını söyleyenler var. Nasıl çocuk doğuracağımıza karışanlar, kaç çocuk yapacağımıza karar verenler var. Kürtaj yasaklanmasa da fiili bir şekilde uygulanmıyor örneğin. Geçenlerde bir gazeteci 30 tane devlet hastanesini aramış ve sadece 3 tanesi kürtaj yapmayı kabul etmişti. Kürtaj tartışmaşmalarını sığ bir eksende yürüten insanların karar verme mekanizmalarında bulunduğu bir ülkeden bahsediyoruz biz. Akıl sağlığımızı korumak çok zor.  Çocuk evliliklerinin önüne geçemeyen ama evlenme yaşını aşağıya çekmeye çalışan insanlar var. Çocuklarımızı korumamız için çocuklarımıza çığlık atmasını öğretmemiz gerektiğini düşünenler var. Sanki o çocuk çığlık atınca onu birisi koruyacakmış gibi. Öz kızına tecavüz ediyor adam, doktorlar bunu belgeliyor ama kimse inanmıyor. Bir baba kızına tecavüz edemez diyorlar. Yeri geldiğinde damacanayla bile mastürbasyon yapan adamların öz kızlarına tecavüz edemeyeceğini düşünüyorlar. Sonra o kızları bu adamların vesayetinde tutmaya devam ediyorlar. O kızlar bu travmaları hayatlarının sonuna kadar yaşayacaklar, asla unutmayacaklar.  

Laik eğitimle derdi olanlar bugün Özgecan’ın katıillerini yetiştirenlerdir. Bakmayın siz twitterda yazan şarkısı ve manken müsvettesi adamlara ve kadınlara. Önemsemeyin bile onları. Küçücük çocukların kafalarına her şeyi günah, her şeyi yasak diye kodlarsanız geleceğimiz nokta burası olacaktır çok net. Kadının insan yerine konmadığı bir ülkeden bahsediyoruz. Bir kadın sizin canınız istediğinde sizinle sevişmek zorundadır, zaten o saatte minibüse binmiş, zaten kısa etek giymiş, orospudur diye yetiştirilen insanlardan kendimizi ve çocuklarımızı nasıl koruyacağız? Kadın onlar için bir meta. Gerekirse öldürüverirler geçer gider. Koskoca Avrupa’yı otostopla geçip gelen Picca neden Türkiye’de tecavüze uğrayıp öldürüldü? Kimse kusura bakmasın, ağzından salyalar akan, kadının yerini ve kendi yerini öğrenememiş adamlar yüzünden. Varsanız baksanız dinden imandan bahsedenler, 5 vakit namaz kılıp 30 gün oruç tutanlar bir kadına tecavüz edip kadını öldürmekte hiç bir sıkıntı görmüyorlar. Hamile kadınlardan bile tahrik olana, onu da geçtim kendi anasının dizinden tahrik olanlara göre eğitimi değiştirirseniz ne olmasını bekliyorsunuz? Kendi anasının dizinden bile tahrik olabilen adamı akıl hastanesine kapatacağımıza adamı bir vakfın yöneticisi yapıyoruz. Artık o vakıf ne hayır işliyorsa?

Siz kadınları istediğiniz kadar kapatmaya çalışın, en çok tecavüze uğrama oranı en kapalı ülkelerde gerçekleşiyor. Aşağıdaki harita [1] 2011 yılına ait, 2014’e kadar daha parlak bir dünya yaratılmamıştır ne de olsa. İyi bakın bu haritaya. Bu haritada en çok tecavüze uğrayan kadınlar en kapalı ülkelerin kadınları. Çünkü orda kendi analarının dizinden bile tahrik olup bunları dinine uydurmayı becerebilen insanlar var. Bırakın kadının göğsünü falan, topuğundan tahrik olanlar. Bir tanıdığım anlatmıştı. Mekke’de tavaf sırasında kadınların bacaklarına bakan erkekler varmış. Adam Allah’ın huzuruna çıkmış, nefsinden vazgeçememiş, şimdi bu adamı ne yapalım? Bütün hayatımızı bu adama göre mi yaşayalım? Zira zaten tavaf sırasında kapalı giyinmek zorundasın. Bilmiyorum en son ne olmuştu Mekke’de kadın erkek ayrı tavaf yapsın deniyordu. Oysa sen değil misin mahşer gününü deneyimlemek isteyen? Orda da diyecek misin Allah’ım benim gözüm kayıyor, kadınlar sırat körüsünden ayrı geçsin diye?



Özgecan nasıl öldü? Özgecan’ı bu ülke öldürdü. 20 yaşında, üniversite öğrencisiydi. Sizin için olayı netleştireyim. 1995 doğumluydu. Yarına ait umutları vardı. Belki bir sevdiği vardı. Annesi babası vardı, psikolog olup insanlara yardım etmeyi hedefliyordu. Ne bileyim belki Arjantin’e gitmek istiyordu. Ama toplum içinde var olmaması gereken 3 sapık bütün umutlarını söndürdü gencecik kızın. Ekşi sözlükte o adamların başına hipshanede neler geleceği ile ilgili bir giri vardı, bu bile içimi soğutmadı. Olan Özgecan’a oldu zira. Bu adamlara sanradan tecavüz edilmiş, yok yerde yatırılmış bilmem ne açıkçası pek umrumda değil. Gencecik bir kız hayattan en vahşi şekilde koparıldı, yarın başka birimizin başına başka şeyler gelecek. Bu böyle nereye kadar sürecek? Ne zaman bitecek? Ne yazık ki ben çok umutlu değilim.


Hani bana hep sorup duruyorsunuz ya, ne zaman çocuk yapacaksın diye. Bu ülkede çocuk doğurmak gibi bir niyetim yok galiba. Zira çocuğumu nasıl koruyacağım konusunda bir fikrim yok.  

[1] http://womanstats.org/newmapspage.html

17 Ocak 2015 Cumartesi

Yüzyıllık Yalnızlık

İtiraf edeyim çok iyi bir Marquez okuyucusu değilim. Lisedeyken Şili’de Gizlice’yi okuyup bayılmıştım. Sonra Yaprak Fırtınası’nı aldım. O kitap nedense hiç bitmedi. İlk baştaki uzun öyküden sıkıldım, defalarca yarım bıraktım, defalarca tekrar başladım. Diğer öykülere de geçmemişim nedense. Olmamış olmamış sonuç olarak. Bu yüzden Marquez’le aramıza mesafeler girmiş. Yıllar geçmiş, Kırmızı Pazartesi’ni almışım. Kırmızı Pazartesi’de bir solukta okuduğum bir kitap oldu ama gene de Marquez’le aramızı pek düzeltmedi. Geçenlerde kitap klübümüzde ne okusak falan diye tartışıyorduk. Laf Marquez’e geldi. Birisi Yüzyıllık Yalnızlık’ı çok sevmiştim dedi. Ben de dedim ki tamam budur. Alıp okuyacağım.



Kendisi 2015’in ilk kitabı olma şerefine nail oldu. İtiraf ediyorum gene çok kolay bir okuma olmadı. Her şeyden önce bütün o isimler o kadar çok kafamı karıştırdı ki. Jose Arcadio’lar, Aureliano’lar arsında savrulup durdum. İyi ki kitabın başında aile soyağacını vermişler, kafam karıştıkça dönüp dönüp  baktım. Bir de tabii ailenin içinde olmayan, Macondo’da yaşayan diğer insanlar var, onların da isimleri İspanyol isimlerine yaraşır kallabalıkta. Böyle olunca, kitaba gerçekten bir gün ara vermeden okumak gerekiyor. Hani bir gün okumasanız aa o kimdi yahu dersiniz. Üstelik kitap Buendia ailesinin çok çok uzun tarihini anlatıyor. Marquez’in fantastik dünyası ile birleşince zannediyorum aşağı yukarı 350 – 400 senelik bir zaman diliminden bahsediyorum. Bu zaman diliminde bir kasaba yoktan var oluyor, sonra şehre dönüşüyor. Liberaller ve Muhafazakarlar arasında savaşlar çıkıyor, çocuklar doğuyor, adamlar ve kadınlar ölüyor. İnsanlar aşık oluyor, sevişiyor, Yani esasında hayatın tam içinde ne varsa, hepsi kitapta kendine yer buluyor.  Kitabın sonunu da Marques gene masalsı bir şekilde bağlıyor. Zaten böyle bir kitaba ancak öyle bir son yaraşırdı zira başka her tür bitiş sıradan olacaktı.

Kitap hakkında çok fazla bilgi vermeden kitabı nasıl anlatabilirim bilmiyorum, size önerim bu kitaba zaman ayrımanız. Kafanız çok doluyken, yolda sokakta okumamanız. Zira kendisi özel bir ilgiyi hak ediyor.

Ben de bu sene daha çok Marquez okuyacağım gibi görünüyor.

Kaynak: http://www.yenicikanlar.com.tr/wp-content/uploads/2014/04/yuzyillik-yalnizlik.jpeg