25 Eylül 2014 Perşembe

Koşuyorum

Evet ben de inanamıyorum ama bir çaba var. Basketbol oynadığım dönemlerde bile en sevmediğim iş koşmaktı. Koşmak demeyin de ne derseniz deyin. Sahanın etrafında 10 tur derlerdi mesela. Nefret ederdim. Ama Amerika'da işler değişti. Bir kere her şeyden önce koşan onca insanı gördüm ve şaşırdım. Herkes koşabilirmiş gibi geldi. Tam ufak ufak ya acaba bende mi koşsam demeye başladım, havalar soğudu, karlar yağdı etraf buz oldu. Dur dedim Sezen, düşüp kolunu başını kırma vallahi doktor masrafının altından kalkamazsın. Sonra bahar geldi, ben Türkiye'ye döndüm ama koşmak aklımın bir köşesinde. Zaten 5 kilo almışım mutsuzum. (Neyse ki gitmeden vermiştim 5 kilo) Sonra öğrendim ki Uğur'un kuzenleri salı-perşembe parka çıkıyorlar. Koşmak için değil ama çok tempolu yürüyorlar. Önce onlara katıldım.  Aklıma Avrasya Maratonu geldi. 10 km koşabilir miyim acaba dedim? Ve başladım. Beni kıskanan Uğur'da başladı. Nike'ın uygulamasında çeşitli çalışma programları var. 10 km ve başlangıç seviyesini seçtik. 8 haftada bizi 10 km koşturacağını iddia ediyor program. Şimdi 4. haftadayız. Koşma hızımızın arttığını görebiliyorum ama gene de koşmayı sevmiyorum. Adımları sayıyorum bitecek diye.Umuyorum ki bir gün zevk alarak koşmayı da öğreneceğim.  Ama Avrasya için inat ettim, bunu yapacağım dedim. Belki daha da iyi koştuğumda daha çok severim bilmiyorum. 

Spor yapmayı seviyorum ama sebat etme sorunum var. Yoga, bisiklet, yüzme, yürüyüş, koşu. Hepsini deniyorum, hepsini yapıyorum ama sonra bir bakıyorum hepsi yarım. Mesela bu yaz bisiklete çok çok az bindim. Ama tesellim sporun hep bir şekilde olması hayatımda.  


İlk hafta kolaydı, Bakmayın siz Run 4.8km dediğine onu parça parça koşturuyor. Hatta ilk başlarda bir dakika koş bir dakika yürü diyor. Tabii o süre olayı biraz sıkıcı. Cumartesi günü 6.4 koşmadım değil ama beğenmedi nedense:D Yazılımsal bir hata olsa gerek. 

İkinci haftada da pek sorun yoktu. Güzel güzel devam ettik. 

İşte problem burada başladı. 18 Eylül'de (Perşembe günkü dinlenmeyi Cuma'ya aldığım doğrudur:P) 2.4 km koşarken karnımda inanılmaz bir sancı hissettim. Ne oluyoruz yahu dedim kendi kendime ama bir yandan da diyorum ki ben koşuyorum ya, bağırsaklarım da bir hareketlenme olması normal. Gazdır gaz. Birazdan geçer.(Esasında bu ağrıyı kadınlar için çok güzel ifade edebilirim. İnanılmaz şiddetli bir regl ağrısı) Koşmayı bıraktım, yürümeye başladım. Uğur istersen dönelim dedi. Yok dedim devam edelim. Ama parkın kapısına geldiğimde dayanamayacak durumda hissettim kendimi. Bir de o gün hava çok soğuktu ve hatta yağmur falan yağmıştı. Üstümdekiler de ıslandı, rahatsız oldum. Ben dönüyorum dedim. Ev parka 5 dakika mesafede ve 300 metre falan kala sancıdan bayılacaktım. Acaba Uğur arabayı mı getirse diyorum ama sonra onu bekleyene kadar eve yürürüm diye düşünüyorum. Bir taraftan da kusmak üzereyim. Acaba asansöre binmesem mi ne olur ne olmaz biraz daha sokakta durayım diyorum. Neyse kazasız belasız eve çıktım ve sıcak duşa attım kendimi. Yoğurt ve muz yemiştim koşmadan önce, heralde ondan oldu dedim. Cuma günü koşmadım ama cumartesi gene aynı şey oldu. Gene koşuyu bırakıp geri döndüm ama bu sefer sancı dayanılabilirdi ve eve dönerken bile geçmişti. Bunun üzerine bu haftaki koşularda eve dönmemeye başladım. Bir süre dinleniyorum ve sancı geçince koşmaya devam ediyorum. 

İnternette biraz araştırdım, genelde nefesin uygunsuzluğundan ve kondisyon eksikliğinden oluyormuş.  Bakalım zamanla açılacağımı düşünüyorum. Özellikle bu konuda tavsiyeleriniz var mı? Siz koşuyor musunuz?




19 Eylül 2014 Cuma

Okula Dönüş - Dolmakalemler

Merhaba;

Okullar açılıyor artık. Liseler zaten başladı. Üniversitelerde birer ikişer açılıyorlar. Bende kalem kutumu bir düzenleyeyim dedim.

İşe öncelikle önceki sene aldığım dolmakalemlerimle başladım. Bunları ABD'ye götürmemiştim ve ben pek dolmakalemden de anlamadığım için uçlarını temizlemeden bırakmışım. Neyseki içlerinde mürekkep yokmuş. Dolmakalemler nasıl temizlenir, nasıl bakılır derken şu harika bloga denk geldim. Hepsini okudum.  Ben tabi ki blog sahibesi gibi onlarca kaleme sahip değilim. Kaldı ki önemli olan bu kalemleri efektif kullanabilmek, ben öyle de değilim. En efektik kullandığım kalemler tükenmez kalemler kabul etmem lazım ki. Neyse, kalemleri temizledim, mürekkepledim ve sizlerle tanıştırmaya karar verdim. Şimdi öncelikle aşağıdaki fotoğrafta gördüğünüz kalemler şu anda içlerinde mürekkep olan kalemler.  Yazı stillerini de ikinci fotoğrafta görüyorsunuz. Üst sıradaki iki Lamy benim ilk aldığım dolmakalemler. Hatta üstten ikinci Lamy Joy ilk dolmakalemim. Divit gibi uzun yapısını çok seviyorum. Ucu 1.5 kesik uç. Ama bu kalemi pek kullanamıyorum. Sorun şu ki, benim yazım 1.5luk uçla yazmak için biraz küçük. Yazım bozuluyor. İstediğim gibi yazamıyorum. Oysa Lamy Safari ile son derece rahat yazıyorum. Şu anca ucunda M uç var. Bu ikisinin de içindeki mürekkep Lamy'nin kendi mürekkepleri. Mor ve mavi. İkisini de seviyorum. Daha önce de kullandığım mürekkeplerdi. Bu arada söylemeden geçemeyeceğim, gözüm Safari'nin bu seneki Coral kalemi ve mürekkebinde. 


Şeffaf kalemin markası ise Dollar. Pakistan üretimiymiş. Zeynep Hanım'ın bütün blogunu okuyunca, fiyat kalite performansı sebebiyle almak istedim. Ben kalemde pek klasikten yana değilim, şeffaf olması çok hoşuma gitti. Bu tür şeffaf kalemler başka markalarda da var. Ben yanlış hatırlamıyorsam 5 dolar gibi bir fiyata aldım. Ebay üzerinden. İnce bir ucu var. Kırmızı mürekkep koydum ben, esasında pek sevdiğim bir renk değil. Kırmızı kalemle bile yazmam ben. Bordo mürekkep bulamadım ve bir an önce denemek istiyordum kendisini. 

En alttaki kalem ise Scrikss. Onu aşağıda anlatacağım. 






Scrikss kalemi gene Zeynep Hanım'ın tavsiyesi ile aldım. Bu esasında bir set. M, 1.1, 1.5 ve 2.1 uçlar, kalem, kartuşlar ve pompa çıkıyor paketten. 42-48 lira arasında değişen fiyatlara gördüm. Ben Kadıköy'den aldım, internette de var ama kargo parasıyla beraber düşününce ben dükkandan almayı tercih ettim. Bu kalemleri çocukluğunuzdan hatırlar mısınız? Bütün memurların ve öğretmenlerin dolmakalemi Scrikss'ti. Yerli üretimmiş. Ben yazımını çok beğendim. Kesik ucu zaten çok severim. Lamy'nin aksine buna 1.1 numaralı ucu taktım. Hem hafif kesik uç, hem de benim yazımı bozmuyor. Ben çok sevdim. Gerçekten de tavsiye ederim.  Bu arada bu kalemin aşırı klasik olduğu gözlerden kaçmıyor değil mi? 

Gelelim mürekkepsizlere. En öndeki turkuaz gene Dollar marka, yukardaki kalemle beraber aldım. Aynı uçlardan bir kaç kalemi birden mürekkeplemek istemedim. O yüzden kendisini henüz denemedim ama uç yapısı aynı olduğu için memnun kalacağımı düşünüyorum. Diğerleri ise çok çok eski kalemler. Hatta anneme demiştim ki bana şu evdeki eski dolmakalemleri bulsana. Annem bulamadı ve attım galiba ben onları uçları kötü olmuş heralde dedi. Ama bakın kalemler meğer zaten bendeymiş. Bu hafta kütüphanemizi boşalttık, yenisine geçmek üzere (Bitmedi henüz, bitince yazısı da gelecek) İşte bu temizlik sırasında hem torbalarla çöp attım, hem de bu gizli hazineyi buldum.Ne yazık ki bunlar çok uzun süre mürekkepli kalmışlar. İçlerinde mürekkep yoktu ama temizlenmemişlerde. Bir gece temizlemekle uğraştım. Umarım yazarlar. 

En arkadaki altın sarısı uçlu olanın markasını bilmiyorum, hiçbir yerinde yazmıyor. Bu kalemde kesik uçlu ve ucu da hayli kalın. Bu kalemin benim olduğunu hatırlıyorum, ortaokul yıllarında almıştık ama neden aldığımızı hatırlamıyorum. Şimdilik Lamy'nin mürekkebi bitmeden buna mürekkep doldurmayı düşünmüyorum. 

Gümüş renkli olan tam bir hazine. Kalemin markası Parker. Gözlerim yaşardı resmen. Umarım çalışır. Kartuşlu bir kalem ama içindne kartuşu çıkmadı. Gidip almam lazım. Esasında kartuş yerine dönüştürücü alabilsem daha da güzel. Aşağıdaki fotoğrafta gördüğünüz gibi, ucu hayli değişik. İğne gibi. Benim yazıma çok yakışacağını düşünüyorum. 

Diğer siyah kalemin markası Senator. Ne yazık ki içindeki pompa kırılmış. Ona da bir çözüm bulmam laızm. Bu dolmakalem bana babamın hediyesiydi. Ben çok kullanmadım ama annem ben kullanmıştım güzel kalemdi dedi. 

Bordo kalem yukardaki Scrikss'in aynısı gibi dursa da onun da ucu Parker gibi. Sanırım Scrikks 17 diye geçiyor.Annemin bu kalemi ve Parker'ı kullandığını hatırlıyorum. 





Öncelikle Parker'a mürekkep doldurmak istiyorum ama bunu da sanırım Lamy Safari'nin mürekkebi boşalmadan yapmayacağım. Mavi mürekkep güzel olmaz mı? 

Şimdilik çok fazla mürekkebim yok. Bir tane Pelikan siyah bir de Scheaffer Kırmızı mürekkebim var. Ama Zeynep Hanım öyle güzel mürekkeplerle yazıyor ki içim gidiyor. Bir kısmını bulamadım, internnetten almak lazım belki. Bir kısmı da çok pahalı. 130 lira falan yazmışlar. Neee 130 lira mı demek istiyorum.

Siz dolmakalem kullanıyor musunuz? Kullanıyorsanız  tercihiniz hangileri?

Not: Bunca yıldır fotoğraf çekiyorum, hala still life'ı çözemedim. Hala light boxı sevmiyorum. Fotoğrafların kalitesinden de anlaşılıyor zaten değil mi:D

16 Eylül 2014 Salı

For a Simple Life....



Bir arkadaşım paylaşmış facebookta. Biraz siz de bilin görün istedim, biraz da kendime not olsun diye düşündüm. Hatta cep telefonuma da indirdim arada bir denk geleyim diye. 

3 Eylül 2014 Çarşamba

Amerika'dan Sonra Hayat Var (mı) ?

Merhaba;

En son tam da ABD'ye Uğur'un geleceği gün yazmışım. Üzerinden tam 4 ay geçti. Bu 4 ay nasıl geçti?  Esasında ilk önce hasret giderdik bolca, ailemle, Uğur'la, arkadaşlarımla. Bir de zeytinyağlı biber dolması ile. 

Sonra işe gitmeye başladım ya. İşte orda Türkiye gerçekleri suratıma bindi. Metrobüse bindim, trafiğe girdim. Hayattan bezdim. Amerika'da ne güzel yürüyerek gidip geliyordum işe, temiz hava, hiç güneş:P 15 dakikada eve dönmek çok güzeldi. Dünya kadar zamanım vardı kendime kalan. Yalnızken bu zaman fazla geliyordu tabii ama ailenle, arkadaşlarınla olsan nasıl güzel olurdu. 

İnsanlar kibardı. Otobüs şoförü bile bugün ne kadar güzel olmuşsunuz diyebiliyordu ve bu bir sapıklık, sarkıntılık değildi. Sadece kibarlıktı. Herkes birbirine günaydın diyordu (Çinliler hariç), selamlaşıyordu. Öylesine güzeldi. 

Gezi yazılarımı takip ettiyseniz eğer, San Francisco'yu o kadar çok sevmiştim ki. Okyanus'a değince ayaklarım, kendimi mutlu hissettim, bütün hissettim. Çok güzeldi. 

İstanbul bir beton yığınına dönmüş. Yeşil bir alan bulmak öyle imkansız. 2. köprü yolundan 3. köprüye bağlantı açıyorlar. Binlerce ağaç kesilmiş. Böyle saçmalık olmaz. Her taraf inşaat, her taraf kentsel dönüşüm. Nefret ettim şehrimden. Geçen gün bir yerlerde İstanbul'un nufüsunun 2030'da 30 milyona ulaşacağını okudum. 30 milyonun bu küçücük şehirde ne işi var? Kaçıp gitsek ya?

Tatile gittik, bütün esnaf sizi kazıklamak için uğraşıyor. 60 liraya 35lik şarap satan mı isterseniz, iki şezlong bir şemsiyeye 40 lira isteyen mi? Yoksa çupra parasına sinarit satan mı? Ege sahillerimizin suyu çıkmış. Karşı kıyıya mı geçmek lazım o zaman?

Neden biz insanlar böyle tuhafız? Sevgisiz ve saygısızız birbirimize. Neden böyleyiz? Neden cahilliği kutsuyoruz? Eğitimi neden küçümsüyoruz? Geçenlerde facebookta bir arkadaşımla konuştukta, ben evrim sürecinde beynimizi bir yerlerde bıraktığımız savundum, o da  ters evrimleştiğimizi. Var mı ikisinin arasında bir fark? Geldiğimiz nokta gene aynı. 

Washington'da araba kullanabileceğime kanaat getirmiştim. 12 senedir ehliyetim var ama babam sağolsun, hiç cesaretim yoktur araba kullanmaya. En sonunda bu işi çözmeliyim ben dedim. Neden mesela sokak arasında yavaş gidiyorum diye arkamdan çılgınca kornaya basıyorlar? Mesela arabam bozulmuş olamaz mı? Mesela ben yavaş gitmek istiyor olamam mı? Mesela orası sokak arası olduğu için önüme çocuk, kedi, köpek, yaşlı çıkamaz mı? Mesela sen beyinsizin önde gideni olamaz mısın? 

Anlamıyorum ki nasıl eşlerini öldüren adamlar televizyonlara çıkabiliyorlar? Neden bu tür ağır suçları cezalandırmıyoruz da ödüllendiriyoruz?

Geçen haftaki Penguen'in kapağını alın, bu haftakine koyun aynısı olsun. Bu ülkede neden on yüz bin milyon farklı şekilde ölebilirsin? 

Esasında yaptığım hiçbir şey yokken kafam nasıl bu kadar dolu olabiliyor? Kitap bile okuyamıyorum bu aralar? Birkaç gündür hep başlıktaki soruyu sorup duruyorum. Amerika'dan sonra hayat var mı? Gerçekten var mı? Amerika'da da Ferguson olayı oldu demeyin bana. Ya da ABD bütün dünyayı sömürüyor da demeyin. Yunanistan'daki insanlar da kibar olmayı becerebiliyorlar. Kibarlık, karşısındakine saygı duymak falan zenginlikle olmuyor, dünyayı sömürmekle de faland a ilgisi yok. Sadece eğitimle ilgili bence. Ve biz ilerleyeceğimize sürekli ama sürekli geriliyoruz. 

Güzelim ülkemiz yaşanmaz, içinden çıkılmaz bir cehenneme dönmüş. Neden böyle olmuş? Döndüğümden beri çok mutluyum çünkü sevdiğim herkes burda, ama bir o kadar da mutsuzum. Çok güzel bir dünyanın var olabileceğini de gördüm. Hemde tatil yaparken değil, orada yaşadım ve gördüm. Şimdi de soruyorum kendime sık sık. Sahi yaşadıklarım gerçek miydi? Peki Amerika'dan sonra hayat var mı?


2 Mayıs 2014 Cuma

Pipes of Peace

Merhaba;

Esasında tamamen farklı şeyler yazacaktım, sonra bir anda radyoda bu şarkı çalmaya başladı. Kötü geçen bir günün ardından (1 Mayıs 2014) buna ihtiyacımız var dedim. Başka bir şey yazmayayım o zaman da dinleyelim madem.  

8 Nisan 2014 Salı

Bahar Depresyonu

Artık iyiden iyiye ikna oldum, ben gerçekten de bahar depresyonu yaşıyorum hem de her sene. Evet güneş beni çok mutlu ediyor ama genelde şu Nisan ayında hep zorlanıyorum. Her güne bugün farklı olacak diye başlıyorum ama genelde olmuyor. Günle başa çıkmakta zorlanıyorum, hayatla başa çıkmakta zorlanıyorum esasında. Yataktan çıkıp insanların içine karışmak istemiyorum mesela. Birisiyle konuşmak zorunda kalacağım diye ödüm kopuyor. Yorganı kafama çekip evin içindeki sesleri dinliyorum, mutfak boşsa mutfağa koşuyorum. Bahçeden ses geliyorsa ön kapıdan kaçıyorum. Bunun sebebi ne? Bir kişiye günaydın bile dememek. Asosyallikten ölücem bir yandan da. Türkiye'de baharlarda çok zorlanıyorum ama en azından arkadaşlar iyidir. 

Uyku ile bir sorunum var. Normal hayatta erken yatıyorum işe gitmek için falan ama mesela burda sabah 8de işte olmak zorunda olmadığım için erken yatmıyorum. Bu her zaman böyleydi. Uykuyu severim ama sabah kalkmak zorunda değilsem, gece ayakta olmayı tercih ederim. En sevdiğim şey sabah uykusu ne yapayım. Dün gece de gene uykusuz geçti. 1.5ta yattım, 3e kadar uyuyamadım. Biraz müzik dinleyeyim dedim, baktım 1.5 saat dinlemişim. Lisede de böyleydi, yatardım kulağımda walkmanle. Bir de kaset dinle de, diğer tarafta sussun değil mi? Yok radyo dinlerdim ki sabaha kadar beynimin içinde yankılansın. Neyse, dün gece de aynısı oldu. Şu depresif playlistimi sizle de paylaşayım dedim. 

1. 

Sevdaluk diye bir dizi var ya, onu izliyordum. O yüzden de Kazım Koyuncu ile başladım.

2. 

Sonra Ahmet Kaya geldi. Bu şarkısı bana hep Beyrut'u hatırlatıyor. Şehirlere bombalar yağardı her gece biz durmadan sevişirdik lafını hiç yadırgamadığımıyorum.  Başka bir savaş görmemiş gibi sanki, sadece Beyrut geliyor. 

Lübnan'lılar savaş döneminden bahsetmek istemiyorlar, çünkü onlar için savaş diye bir dönem yok. olaylar diyorlar. O kadar uzun sürmüş ki, savaş deseler kabullenemeyecekler sanki. mesela Byblos'a bombalar düşerken biz şehirde normal bir hayat sürüyorduk. Ertesi gün Byblos'ta insanlar denize girerken biz sığınaklara kaçıyorduk diyorlar. O yüzden de şehirlere bombalar düşerken sevişmek sanki en normal şeymiş gibi geliyor bana. yarına bile çıkacağın belli değilken, her nefesini son nefesinmiş gibi alırken, sevgilinin elini her tutuşun sonmuş gibi hissettirirken evet savaş döneminde yapılacak tek şey sevişmektir belki de.

3. 

Sonra Harun Tekin geldi.

4. 

Arada bunu izledim.

5. 

Karadeniz'den devam ettim.

6. 

Çok mu depresif oldum bir durayım dedim ama olmadı.

7. 

Gülbeyaz'ı izlerken hep bu şarkı tüylerimi diken diken ederdi. Bir de buna denke geldim. Sonra sahnenin orjinalini izledim.

8. 

Nejat İşler diyorum, başka bir şey demiyorum. İyi olsun.

Bir kaç şey daha dinledim tabii, sonra neden uykun kaçtı? Kaçar tabii. 

Biliyorum bu depresif durum devam edecek. 

Sevgiler. 

22 Mart 2014 Cumartesi

F. Scott Fitzgerald

"If one can't be a great artist or a great soldier, the next best thing is to be a great criminal."

The Side of Paradise