20 Kasım 2016 Pazar

Goodreads Reading Challenge


Merhaba;

2016'nın başında Goodreads kullanmaya başladım. İnsanlar senede 52 kitap okuma hedefi koyuyorlardı kendilerine. Ben dedim ki 52 birazcık fazla, 40 olsun bari. Ve 40 kitap hedefimi de tamamladım. Bazılarını okudukça size de yazdım, bazılarını da yazmadım. Önümüzdeki sene hedef olarak 20 kitap koymaya karar verdim. Bunun sebebi de şu esasında. Gerçekten 40 kitabı bitirmek istiyorsunuz, baya da gaza getiriyor sizi ama mesela bir Karamazov Kardeşler kalınlığında kitabı elinize aldığınızda düşünüyorsunuz. Bu çok kalın, hedefime nasıl ulaşacağım? Resmen insanı daha ince kitaplar okumaya yönlendiriyor hedefe konulan çok fazla kitap:) O yüzden 2017 hedefim 20 kitap olacak. Daha çoğunu okuyana neden okudun demiyorlar sonuçta. (daha azını okuyanı da dövmüyorlardır diye düşünüyorum)

Bu arada belki 40tan bir kaç kitap fazla olabilir okuduklarım. Mesela tekrar Harry Potter okudum bu sefer İngilizcesinden, ama yazmadım. Aynı şekilde bir kaç Hercule Poirot hikayesi de okudum ki onları da eklemedim. 

Biraz kitaplara bakıp değerlendirme yaptığımda 2016'da okuduğum kitaplardan ne yazık ki pek memnun kalmadığımı görüyorum.  Bu sene en beğendiğim kitap Bülbülü Öldürmek olmuştu. En büyük hayal kırıklığının hangisi olduğuna bakarak karar bile veremiyorum. Harry Potter'ı bir kenara koyalım. O nasılsa serinin hayranlarını bir şekilde memnun etmeyecekti (Ama bu kadar kötüsünü bekliyor muydum? Hayır. Yazısını yazsam mı yazmasam mı karar veremedim o derece yani) Kadın bir Türk polisiye yazarına şans vereyim dedim. Esra Türkekul'un Kapalıçarşı Cinayeti ve Cadı Bostanı Cinayeti kitaplarını okudum. Tamam Berna eğlenceli karakterdi ama gerçekten polisiye ve cinayet örgüsüyle hiç alakası olmayan iki kitaptı. Bence Bridget Jones gibi yazılmayı hak etmiş Berna, polisiye gibi yazmaya gerek yokmuş. Gene polisiyeden Cinayet Sanatı, Trendeki Kız ve New Orleans Cinayetleri olmamış kitaplardandı. Trendeki Kız ve New Orleans Cinayetleri güzel konularına rağmen kötü yazılmışlardı. Cinayet Sanatına ısınamadım, hiç hoşlanmadım. Ama bu noktada Grange'ı bir kenara koyuyorum. Lontano temposunu pek düşürmeden devam ediyor. Hayli heyecanlı. Sonunda neden bu kadar dağınık kaldı ki acaba diye düşünüyordum ama kitap üçleme olacakmış ve devamı gelecekmiş. İngilizce'ye de henüz çevrilmemiş o  yüzden okuyamadım ama ikinci kitabın Fransızcası var. Heyecanla bekliyorum. Olasılıksız da eh işte düzeyindeydi. Heyecanlıydı ama çarpıcı değildi. Yani tamam bütün polisiyelerden Grange kalitesi bekliyor gibiyim ama adam çıtayı gökyüzü yapmış ben ne yapayım:) Yetenekli Bay Ripley'in devamını okumadım, biraz sıkılmıştım okurken zaten. Filmini izledim, filmi daha güzel bence. Tavsiye edebilirim:)
Damların Efendileri kendini ismiyle kedi severlere çekiyor. İçinde çeşitli kedi hikayeleri var. Edgar Allan Poe'ya kanıp alıyorsunuz. İnanılmaz kötü bir derleme, yanına bile yanaşmayın derim. 

Okuduğum için memnun olduğum kitapların başında Utopia geliyor. Sonuçta ütopya, distopya sevdiğim kavramlar ama en temeldeki kitabı hiç okumamışım bu yaşıma kadar. Ayıp denen bir şey var. Gerçekten de ben çok keyif aldım. Bir diğer kitap ise Alan Paton'ın Ağla Sevgili Yurdum. Güney Afrika'daki ırkçılık ve ayrımcılığa çok güzel bir şekilde değiniyor. İnanılmaz güzeldi. Bittiğinde boğazınızda bir yumru ile kalakalıyorsunuz. Kolera Günlerinde Aşk bir klasik biliyorum ama beni o kadar da çarpmadı. Yani ondan kısa bir süre önce Yüzyıllık Yalnızlık'ı okumuştum sanırım o yüzden bu bana daha zayıf geldi. Gene de okuduğum için memnunum. Yarim Haziran'da hızlıca okunan bir Can Dündar kitabı. Çok güzel yazılar vardı içinde, tavsiye ederim. 

Bu sene bilim kurgularda biraz zayıf kalmışım. Sadece üç kitap okudum, Tek Kişilik Firar, Sürgün Gezegeni ve Rama ile Buluşma. Üçünü de beğendim. Daha çok Le Guin okumalıyım, benim okuduğumdan daha hızlı yazıyor sanki:) 

Murakami ne yazsa okuyoruz tamam. Ama Sputnik Sevgilim'den sonra bir hayli sıkıldığımı fark ettim. İlk başlarda ilginç gelen olaylar bir bakıyorsunuz hep aynı. Kaybolan kadınlar, kuyular, kediler, biralar... Bu kitabın tek enteresan noktası bir Yunan adasında geçmesi ve benim de okurken Thassos'ta olmam. Uyku'yu ise yazmıştım sanırım. Zaten bir saatte falan bitiyor. Eh işte diyelim.  

Ne yaparsam yapayım olmayanlar ise "klasik" klasikler. Her sene bir kaç tane okumaya çalışıyorum. Yapamıyorum. Olmuyor olmuyor. Yarısında Karamazov Kardeşler'i yarım bırakmıştım bir kaç sene önce. Bu sene bitirdim gerçi hepsini ama Dostoyevski, Gogol ve Kafka beni o kadar boğdu, o kadar sıktı ki anlatamam. Ben anlamıyorum galiba deyip işin içinden çıkmak istiyorum. Bir de hiç olmayan İhsan Oktay Anar. Bu adamın da kitaplarına ısınamadım ne yazık ki. Okuduğum 4 veya 5 kitabı olmalı. Artık okumam. 

Burda Virginia Woolf'a ayrı bir parantez açayım. Yazısını yazamadım, ama okurken beni çok etkiledi ve çok düşündürdü. Pek çok yerinin altını çizdim. Onu da tavsiye edebilirim. 

Sait Faik için özel bir şey söylemiyorum. Okumam diyeni terlikle kovalarım :)

Geri kalan kitaplar ise "eh işte" düzeyindeydi benim için. Mesela Çoluk Çocuk'tan sonra M Treni sıkıcı geldi, Belirsizlik ve Değişimle Beraber Güzel Bir Hayat okurken çok hoşuma gitmişti ama kendimi öyle değişime bırakamadım, Kuşlar Yasına Gider'de anlatım ve dil çok iyiydi ama olaydan sıkıldım. Casus Coelho'nun hazırlarından yiyordu sanki, biraz zayıf kalmıştı. Tespih Ağacının Gölgesinde kötü bir devam kitabıydı. 

Sizin için 2016 nasıl geçti? Şu aralar ne okuyacağım konusunda kafam çok karışık. Var mı tavsiyeleriniz? 



27 Ekim 2016 Perşembe

Beklentiler

Merhaba;

Bazı bazı siz de kendinizi aşırı beklentiye boğulmuş hissetmiyor musunuz? Hem de iki türlü. Hem sizin kendinizden ve hayattan beklentileriniz var, hem de çevrenizdekilerin sizden beklentileri. Sizin beklentileriniz size hayal kırıklığı yaratıyor muhtemelen. Siz bir şeyler olsun diye bekliyorsunuz. İş değiştirmeyi, beklediğiniz terfiyi almayı, ailenizin biraz daha anlayışlı olmasını, çocuğunuzun daha sakin olmasını, komşunuzun arabasını doğru düzgün park etmesini, eşinizin/sevgilinizin çamaşırları katlamasını.... Liste uzayıp gidiyor. Üzgünüm bunların pek çoğu olmuyor ve sizi sonsuz bir anksiyete döngüsüne mahkum ediyor. Bir de sizden beklentiler giriyor işin içine. Aileniz, eşiniz/sevgiliniz, iş arkadaşlarınız, patronunuz... Uzuyor da uzuyor işler. Bir süredir artık bu çemberin altında ezildiğimi ve nefes alamadığımı hissediyordum. Ama tam olarak ifade edemiyordum derdimin ne olduğunu. Yani tamam hepimiz depresyondayız, mutsuzuz. Hem 21. yüzyılda hem de Türkiye'de yaşıyoruz bu çok normal. Onu kenara koyuyorum. Ama bugün bir yerde "senden şunu şunu beklerdim" gibi bir şey okuyunca fark ettim. Ben artık kimsenin beklentilerine cevap verebilecek durumda değilim. Daha doğrusu senden şunu beklerdim tarzı kalıplara şu anda cevap veremiyorum. Birincisi benden bir şey beklerken bunu bana sordunuz mu? İkincisi belki ben de sizden başka bir şeyler beklerdim. Hiç durup düşündünüz mü acaba siz benim beklentilerimi karşıladınız mı? (Tabi ki beklerdim, bütün ilişkiler iki taraflı yürüyor)



Böyle böyle düşünürken de fark ettim ki bazen bazı insanların beklentilerini karşılamamız mümkün değil. Siz ne yaparsanız yapın, onlar tatmin olmayabiliyorlar. Bu da kişide sürekli bir yetersizlik hissi yaratıyor. Onu da yaptım olmadı, bunu da yaptım olmadı. Zaten her şeyi elim yüzüme bulaştırıyorum. Ben neyi iyi yapıyorum ki gibi pek çok durum ortaya çıkıyor. 

Peki bu durumla nasıl baş edeceğiz? Ben bazen "amaaan beklerken bana mı sordun be" diyorum kendi kendime ama bu karşımdaki insanın kim olduğuna bağlı olarak da çok değişiyor. Kendimi heba ettiğim de çok ne yazık ki. Siz bu durumda ne yapıyorsunuz? En önemlisi kendinizi nasıl koruyorsunuz? Her zaman yukarıdaki alıntıdaki gibi davranmak ve düşünmek mümkün olmuyor malumunuz. Yorum yazarsanız sevinirim. 


26 Temmuz 2016 Salı

Trumbo

Merhaba;

Nasılsınız? 

Az önce izledim, hemen yazayım dedim. Sonra ülkede bir şeyler oluyor, araya girip yazamıyor insan. Ne fena.

Bu filmdeki çok önemli olayları bilmemem benim ayıbım olsun, umarım siz biliyorsunuzdur. 


ABD'de 2. Dünya Savaşı'ndan sonra SSCB ile giriştiği Soğuk Savaş döneminde bir komunist avı var. Sesini belki daha çok sinema dünyasında duyurmuş ama işçiler, öğretmenler gibi pek çok kesimden insanı etkilemiş bir av bu. Hatta Rosenberg çiftini idam etmişlerdir. Hollywood'da en büyük yansıması ise Hollywood Onlusu olarak bilinen 10 kişinin afaroz edilmesi, iş bulamaz hale getirilmesidir. Bu süreçte belki de en tanıdığımız ispiyoncu Elia Kazan'dır. İşte filmimiz de bu Hollywood kara listesi etrafında dönüyor.  Yazar Dalton Trumbo Hollywood'un en çok kazanan senaristlerinden birisiyken komunist olduğu için önce mahkemeye çıkartılıyor. Mahkemenin sorularını yanıtlamayı reddediyor. Örneğin komunist olup olmadıkları soruluyor. Oysa ABD Anayasası'na göre (yanlış biliyor olabilirim, hukuk karmaşık zira) kimse sizi düşüncelerinizi açıklamaya zorlayamaz. Bu sebeple soruyu cevaplamıyor. Bir de zaten mahkeme dediğiniz şey de belli ki tezgah. İsimler çok önceden kapalı kapılar ardındaki itirafçılardan alınmış. Elia Kazan'da aynı şeyi iddia etmiş. Kimi aradıklarını biliyorlardı, sadece yüksek sesle söyleyip bunu bitirecek birine ihtiyaçları vardı diyorlar. Trumbo sonuç olarak hapse de atılıyor ve 11 ay hapiste kalıyor. Oysa belki de hapiste kalmak çıkmaktan daha kolaydır. Çıktığı zaman artık kimse ona ve arkadaşlarına iş vermez durumdadır. Trumbo'nun 3 çocuğu var. Başka herkesin de kendi çapında dertleri var tabi. Kiminin sağlık sorunu, kiminin eşi ile problemleri. ABD'de bugün bile komunist olarak damgalanmak çok kötü bir şey olabilir, o günleri düşünemiyorum bile. 
Sonuç olarak Trumbo hayatını idame ettirmek zorunda ve bunu da ancak çok çok kötü filmlere takma adlarla senaryolar yazarak yapabiliyor. Hatta daha sonra arkadaşları da ona katılıyor ve Hollywood kara listesini sanki dalga geçer gibi kırıyorlar. Ama tabi ki Kirk Douglas'ın getirip Spartacus senaryosunu Trumbo'ya teslim etmesi ve ona sonuna kadar güvenmesi çok önemli bir etken. 

Bir gün Trumbo'nun büyük kızı diyor ki hangi komplo teorisini, hangi suçunuzu ispatladılar? Yaptıkları tek şey başkalarını tehdit ederek çalışma haklarınızı elinizden almaları. İşte o zaman Trumbo yazdığı senaryolara sahip çıkmaya karar veriyor. ve evet diyor, Roma Tatili'ni ben yazdım, The Brave One'ı da ben yazdım. Ve siz Akademi olarak bunlara ödül verdiniz. 

Beni en çok üzen şey şu oldu: Güçlü olan kendinden farklı olanı hep eziyor ve söylemler de hep aynı. Mesela bir protestoda adamın elindeki pankartta şöyle yazıyor: "The good communist is dead communist" Bilmem tanıdık geldi mi? John Wayne bunlara artistlik yaptığında  Trumbo ben 2. Dünya Savaşı'nda savaş muhabiriydim sen nerdeydin peki diyor. Haa hatırladım, stüdyoda burnuna pudra sürüyordun diyor. Bu adamlar komunist diye bağırıp duran senato üyesi vergi kaçakçılığından hapse giriyor. Ve daha pek çok şey esasında sinirinizi bozuyor. 1950lerdeki lafların hepsini bugün de birebir duyuyorsunuz. Yani insan oğlu/kızı bir adım bile ileri gitmiyor. Zaten bugün de radyoda Metehan aynı şeyi söyledi: İnsan olmayı ne sanıyoruz bilmiyorum, insan olmak iyi bir şey değil ki dedi. Düşünmeye değer bir yaklaşımdı bence. 

Film sonunda gene de "ulan hala umut var be" dedirtiyor insana. Oyunculuklar güzel, senaryo güzel. Filme başlarkan ay 2 saatmiş kim izleyecek şimdi dedim ama zaman nasıl geçti anlamadım. Bir de King'in Trumbo'yu işten çıkarması için yanına gelen adama dalması vardı ki. Resmen içim,n yağları eridi, tekrar tekrar izlettirir kendini o sahne.

Filmle ilgili bir yazıya da şurdan ulaşabilirsiniz. Mesela acaba Arlen Hird kimmiş gerçekte? Güzel bir yaklaşım olmuş ben beğendim. 

Siz neler izliyorsunuz bu aralar?  


23 Haziran 2016 Perşembe

Kalabalık Bir Kitap Listesi

Merhaba,

İşte o kadar çok bilgisayar ile çalışınca eve gelip hiç istemiyorum bilgisayar açmak. Okunanlar birikiyor, izlenenler bile birikiyor. Gene de yapamıyorum işte. Bir taraftan da Goodreads biraz tembelliğe itiyor insanı galiba. Orda okudukça kısacık da olsa yorum yazıyorum, sonra bloga eklemeye de üşeniyorum. Her neyse. Bugün biraz boş zamanım vardı, hadi dedim en azından şu kitaplara el atayım. İzlenen çok bir şey yok nasılsa bu aralar. Yazmasak da olur kabilinden:) Kronolojik yazmayacağım ama listemdeki en üstteki kitapla başlayacağım. 


1. Tesla'nın Kutusı - Samantha Hunt: Bu kitabı geçenlerde Uğur almış bana. Üzerinde Tesla görünce. Ne bilsin tabii çocuk:) Baya kötüydü. 1943 yılında, Tesla artık ömrünün son günlerini yaşıyor ve The New Yorker'da kalıyor. Louisa'da otelde kat görevlisi. Esasında açıkçası kitabın amacını hiç anlamadım. Louisa'nın babasının çok yakın arkadaşı zaman makinası yaptığını iddia ediyor. Louisa'nın hiç hatırlamadığı bir ilkokul arkadaşı olan Arthur ortaya çıkıyor. Tesla'nın mektupları, Edison ile ilişkisi, babası, sevgilisi, güvercinler derken kitap gerçek bir çorbaya dönüşüyor. İnanın zorla okudum. Yarım bırakmamak için, ama atladığım bölümler oldu. Hiç beğenmedim. Üzgünüm.


2. Varolmanın Dayanılmaz Ağırlığı - Nikola Tesla: İşte bu güzel bir kitaptı. Tesla'nın Aforizmaları. En azından onun kendi kafasına giriyoruz. Aylak Adam Yayınları bir kaç tane böyle aforizma kitabı çıkardı, hepsini alıp ufak ufak okumak istiyorum. Tabi ki Tesla benim için çok özel bir insan. Mesleğimin temeli kendisi. Kitapta altını çizdiğim bir sürü yer vardı. Gerçekten çok beğendim, şiddetle tavsiye ederim.

"Enerji elde etmek için yakıt kullanırsak sermayemizden yer ve onu hızla tüketiriz. Barbarlıktan farkı olmayan bu yöntem gereksiz israfa yol açar ve gelecek nesillerin hayrına bir an önce durdurulmalıdır." syf: 40

"Nefretiniz elektriğe dönüşebilseydi bütün dünyayı aydınlatmaya yeterdi" syf: 67


3. Kolera Günlerinde Aşk - Gabriel Garcia Marquez: Ben Marquez'i çok seviyorum. Bu kitap da yıllardır okumak isteyip bir türlü okuyamadıklarımdandı. Fermina Daza ve Florentino Ariza arasındaki aşkı anlatıyor diyebiliriz tabi ki. Sevmek, kavuşamamak, Güney Amerika'daki kolera salgınları ve tabi ki büyülü gerçeklik. Ama nedense bu sefer kitaba pek ısınamadım. Yüzyıllık Yalnızlık beni nasıl etkilemişti ama bu kitap böyle olmadı. Çok güzel ve heyecanlı başladım. Sonlara doğru sıkıldım. Fermina Daza'nın hareketlerini anlayamadım. Sanırım biraz da çeviriden sıkıldım ben. Şadan Karadeniz çok öz Türkçe kullanmıştı. Mesela bekaretlerini değil erdenliklerini kaybettiler. Böyle bir sürü kelime vardı, bazılarını bilmiyordum bile. Gerçekten de çok sıktı çeviri tercihi beni. Bu arada filmi de var. Onu da izledim. IMDB'de 6.4 puan almış ki bence hak ettiğini almış. Fena değildi diyelim ama bu sefer de kitabın havası kaybolmuş. Biliyorum bu kitap bir klasik ama beni o kadar da etkilemedi diyelim. 



4. Tek Kişilik Firar - Tevfik Uyar: Tevfik liseden arkadaşım. Alt dönemimdi. Kendisi bilim için çok önemli şeyler yapıyor. Türkiye gibi bir ülkede bilimi anlatmaya çalışıyor. Ve bir de bilim kurgu öyküleri yazıyor. Bu kitapta 3 tane ödüllü öyküsü ve başka öyküleri var. Bilim kurgu benim de yabancı olduğum bir dal esasında. Kitaptaki öykülerin hepsini beğendim. Minibüs Kolonu isimli öykü gerçekten de komikti. Uzaylılar Dünya'yı ele geçirmek için minibüsleri kullanıyorlar. Sonu da ayrı komikti. Ama en beğendiğim öykü kesinlikle Yüz Elli oldu. Voyager 1 uzay aracı ile ilgili bir öyküydü ve muhteşemdi. Tek Kişilik Firar'ı gerçekten tavsiye ediyorum. Arkadaşım diye kıyak geçmiyorum yani:)



5. Elveda Güzel Vatanım - Ahmet Ümit: Ben bu kitaba yanlış hatırlamıyorsam kışın başladım. Sonra bıraktım, baya sıkıldım çünkü. Bir yandan da her taraftan çok güzel eleştiriler geliyor kitapla ilgili. Kendisi de 550 sayfalık bir dev. Ben kitaba geri döndüm hem de zorlayarak kendimi. Açıkçası kitabın başları hayli sıkıcı. Selanikli Şehsuvar Sami ve Ester'in aşkında kayboluyorsunuz bir süre. Üstelik kitap Şehsuvar Sami'nin Ester'e yazdığı mektuplardan oluşuyor ve bu durumda okumayı hayli  zorlaştırıyor. Ama yaklaşık 200 sayfa kendinizi zorlarsanız sonrasında çok güzel bir kitap okuduğunuzu fark ediyorsunuz. Bu memleketin nasıl zor kazanıldığını, nasıl korunması gerektiğini, devlet kademelerinde ne gibi entrikaların hep döndüğünü görüyorsunuz. Kitap her ne kadar daha çok İttihak ve Terakki etrafında dönse de benim içimdeki Cumhuriyetçi ayaklandı. Çünkü bu Cumhuriyet kolaylıkla kurulmadı. Atatürk olmasaydı, İttihakçılar o mücadeleleri vermeseydi bugün neler olurdu düşünemiyorum. Güzeldi, gözlerimi doldurdu. 

"...sadece bu topraklarda yaşayıp da olana bitene sessiz kalınamayacağını anlatmak istiyorum." syf: 49



6. Eski Dünya Seyahatnamesi - İlber Ortaylı: "Benim eski dünyam, bugün artık değişiyor" diyor İlber Hoca. Ve bize bir kısmı artık var olmayan ülkelerle ilgili bilgiler veriyor (Yugoslavya gibi) Kitabın eski yazılardan oluştuğunu sanmıştım ama pek de eski değiller. Esasında İlber Hoca'nın bizim bu ülkelerle ilişkilerimizi nasıl düzenleyeceğimize dair fikirleri de var, ve bence bir kısmında da çok haklı. Ama tabii kimse dinler mi? Kitabın dili de kolay anlaşılırdı. Tavsiye ederim. 



7. Yetenekli Bay Ripley - Patricia Highsmith: İtiraf edeyim bu serinin kabına vuruldum. Tom Ripley ABD'de yaşayan ve ufak tefek dolandırıcılıklarla geçinen genç bir adam. Zengin bir aile İtalya'ya giden oğullarını getirmesi için Tom'u ikna ediyor. Hesapta Tom İtalya'ya Dickie'nin yanına gidip ailesinin onu çok özlediğini anlatacak be New York'a geri dönmesini isteyecek. Ancak Dickie'nin yaşadığı "la dolce vita" Tom'u çok etkiliyor ve olaylar gelişiyor. Kitap bir ara çok durağanlaştı ama sonuna doğru olayın içine giren polisler, dedektifler ve Dickie'nin "sevgilisi" Marge sayesinde tekrar eski temposuna erişti. Serinin devam kitapları da var ama ben okur muyum bilemedim. Kitapta sevmediğim şey karakter çözümlemeleri oldu. Karakterler tam Amerikan tarzı ile yazılmıştı ve kimin neyi neden yaptığı pek iyi anlaşılmıyordu. O yüzden de kitabın temelini oluşturan olayların gerçekten neden olduğunu anlamak baya zorlu bir süreç oldu. Filminde Matt Damon, Gwyneth Paltrow ve Jude Law var ama henüz izlemedim. İtalya manzaraları için izlemek istiyorum açıkçası. 



8. Yarim Haziran - Can Dündar: Gelelim geçtiğimiz dönemin en güzel kitabına. Annem Eskişehir'de imzalatmış benim için sevgili Can Dündar'a. Kitap dört bölümden oluşuyor ve hepsi Can Dündar'ın mevsimler ve yaş dönümleri ile ilgili yazılarını içeriyor. Altını çizdiğim, sindirmeye çalıştığım pek çok yer oldu. Bir arkadaşım o kadar romantikliğe dayanamıyorum dedi ama galiba benim tam da ihtiyacım olan şeymiş bu. Özellikle 35 yaşı ile ilgili olan yazı, belki de yaklaştığımdan 35ime çok güzel geldi bana. Bu kitaba bayıldım. Lütfen siz de okuyun. 

" Güneşi görür görmez serenada ve barış türkülerine başladık. Vakti gelmeden açıldık geç kalmadan davranma telaşında. ..
Erkenmiş.
Kursağımızda kaldı bahar sevinçleri..." syf: 93


"Her şeyin sıradanlaştığı bir dünyada bazen kaybetmek en doğru seçimdir. 
Ve o dünyada en yerinde tercih, vazgeçiştir."  syf:112

Peki sizler neler okuduğunuz? Neler önerirsiniz? 

14 Mart 2016 Pazartesi

Ankara


Yürekler yangın yeri....



13 Mart 2016 Pazar

Okunanlar - İzlenenler

Merhaba,

Bu sene Goodreads'e üye oldum, kendime de 40 kitap hedef koydum. Yalnız bir arkadaşımla konuşurken farkettim ki biraz fazla koymuşum hedefi. 30larda tutsam daha inandırıcı olacaktım. Bir de düşünüyorum da kaç kitap okuduğumuz çok göreceli bir kavra. Bazen mesela bir Jean Christophe Grange kitabına dalarız, yüzlerce sayfadır ama bir iki günde biter. Bazen de sadece yüz sayfa olan bir kitabı okumak bile hayli zaman alır. o yüzden okunan kitap sayısının çok da gerçekçi bir değerlendirme olmadığına inanıyorum. Bakalım sene sonunda nerede olduğumuzu göreceğiz. Geçtiğimiz haftalarda okuduğum iki kitap ve izlediğim iki filmle karşınızdayım şimdi de. Hazırsanız önce filmler.



Brooklyn: Uğurla ikimiz çok büyük umutlarla oturmadık bu filmin başına. Çok büyük bir şeyde kazanmadık açıkçası. 1950lerde İrlanda'dan Brooklyn'e göç eden Eilis'in hikayesini anlatıyor film. Annesini ve ablasını İrlanda'da bırakıyor. O zamnalar Brooklyn yükselen bir yer değilmiş, hep göçmenlerle beraber yaşıyorlar. Eilis  zaten içe kapanık bir kız, vatan ve aile hasreti ile daha da zorlanıyor. Üstelik bulduğu iş büyük bir mağazada satış temsilciliği. İnsanlara gülümsemesi, mutlu olması istendikçe daha da mutsuz oluyor. Tabii sonra hayatına yakışıklı bir İtalyan giriyor ve her şey değişiyor. Eilis'e ABD'de gelişinde, iş bulmasında yardımcı olan bir rahip var, o bir gün diyor ki senin yaşadığın vatan hasreti geçip gidecek ve yeni birini bulacak. O sırada kızımız rahibe inanmasa da aşk her şeyi değiştiriyor hayatında. Çok büyük bir şey ummadan keyifli zaman geçirilebilecek bir film. Ayrıca Eilis rolündeki Saoisre Ronan o kadar güzel ki:) 










Room: İzlemeyen, duymayan kalmadı hele de Brie Larson'un aldığı Oscar'dan sonra. Filmin şaşırtıcı yönleri var, izlemeyenler için spoiler vermeden nasıl yazabilirim bilmiyorum. Dünyayı bir odadan tanıyan bir çocuk ve annesi arasındaki ilişki diyeyim.  Sadece Brie Larson değil Jacob Tremblay de çok çok başarılı. İnsanı biraz depresif hissettirebiliyor zaman zaman ama bence mutlaka izlenmesi gereken bir film olmuş. 

Şimdi gelelim kitaplara. İki kitabın birini çok çok çok sevdim, birine ise eh işte diyorum. Önce eh işte ile başlayayım.











Uyku - Hüsnü Arkan: Hisni Arkan'ın müzisyen kişiliği yadsınamaz. Hatta ben  Mino'nun Siyah Gülü'nü de çok severek okumuştum ama uyku ne yazık ki aynı etkiyi yapmadı. Burda bir ütopyada dolanıyoruz, rüya mı gerçek mi olduğunu bilemediğimiz insanlar var, Bilmiyorum mühendislikten mi yoksa bir hayli ütopya kitabı okuduğumdan mı ama ben bu tarz kitapları çok zor beğeniyorum. Çünkü hep arkadaki sebepleri öğrenmek istiyorum. Dünya nasıl bu hale gelmiş? Asilerin hedefi neymiş? Bizim kahramanımızın yolu asilerle kesişmiş ama neden? Bu soruların çoğunun cevabı havada kalıyor. Böyle olunca da okuduğumuz kitap bir çocuk masalına dönüşüyor.Buna rağmen bir kaç yerin altını çizmişim, size de alıntılar yapayım.

"Bilgi, başkaları için ihtiyaç değilse hiçbir şeyyapamazsınız" syf: 103

"Hayat böyle bir şeydi. Bazı duygular, bazı istekler zaman zaman ötekileri yeniyor, ruhumuzu yoldan çıkarıyor ya da yola getiriyordu." syf: 126

Kırmızı Kedi Yayınevi - 2015 

Esasında bir kez içine girince okuması keyifli ama benim bir ütopyadan beklentilerimi karşılamadı ne yazık ki. 



Belirsizlik ve Değişimle Birlikte Güzel Bir Hayat - Pema Chödrön: Bu kitap belki de kendisine yeni bir post yapılmasını hakediyordu. Belki değil kesin:) SinekSekiz'den çıkan bu ufak kitapta Chödrön bize dğeişimi nasıl kabullenebileceğimizi ve nasıl anda kalabileceğimizi anlatıyor. Budizmin üç taahhütü üzerinden anlatıyor neler yapabileceğimizi ve Dünyamızı nasıl değiştirebileceğimizi. Anlattığı şeyler çok zor kabul etmek lazım. Bazen insan sinirleniyor bile okurken, inziva evinde yaşamıyorum, gerçiek bir Dünya'da yaşıyorum diye. Ama bunu Chödrön'de söylüyor zaten. Kitapta o kadar çok yeri tekrar tekrar okudum, o kadar çok yerin altını çizdim ki anlatamam. Hatta kitabı rafa geri kaldırmadım. Geri dönüp bakmak isteyebilirim diye düşünüyorum. Kendinize bir iyilik yapın ve bu kitabı mutlaka okuyun. Eminim hayatınızı daha farklı bakmaya başlayacaksınız. Bu senenin en "iyiki okumuşum" kitabı olabilir bence. 

"Her sözcüğümle, her eylemimle ve her düşüncemle geleceğimi kendim yaratıyorum." syf: 29 (bunu çok çabuk demoralize olan bir insan olarak duvara çakmalıyım bence:))

"Duyguları sözcüklerle beslersek hiç bir yere gitmez, bizimle kalırlar. Bu, bir köz parçasının üzerine gazyağı döküp alevlendirmek gibidir. Sözcükler ve tekrarlanan düşünceler olmadığında duygular bir buçuk dakikadan fazla sürmez" syf: 32

"Dünyanın acısı kalbimizi delip geçer; ama hayatta olmanın güzelliğini asla unutmayız." syf: 111

Sinek Sekiz Yayınevi -2015

Bu kitapta çok çok fazla yer var alıntılayabileceğim ama dediğim gibi siz kendiniz okuyun, kendiniz deneyimleyin. 



Sizler neler okuyup neler izliyorsunuz bu aralar? 

15 Şubat 2016 Pazartesi

İftarlık Gazoz

Bu aralar sık mı görüşüyoruz? Ne güzel işte:)

Hafta sonu İftarlık Gazoz'a gittik. Uzun süredir yeni bir Yüksel Aksu filmi bekliyordum esasında. Sonuçta Entelköy Efeköy'e Karşı'yı kaç kere seyrettim ben bile bilmiyorum. Her seferinde de o kadar çok gülüyorum ki. Dondurmam Gaymak'a gelince, onu nedense parça parça seyretmişim pek aklımda kalmamış belki yeiden izlemek lazım. Cem Yılmaz da oyuncu kadrosunda olunca bende gene bir komedi beklentisi oluşmadı değil tabii. Ama kazın ayağı da öyle değilmiş.


Önce 80lerdeki açlık grevleri ile başlayıp bizi bir anda 70lerin Ula'sına geri götürüyor film. Adem okulda iftiharname alan 3 kişiden birisi. Henüz ilkokulda. Cibar Kemal ise Ula'nın gazozcusu. Elleriyle yapıyor gazozları, bisikletine koyup satıyor. Ve istiyor ki yazın Adem onun çırağı olsun. "Bana hep yaramazı, işe yaramız yolluyorlar çırak diye, bana akıllı çocuk lazım" diyor. Adem'in babası kıyamıyor esasında yaz tatilinde çalışmasına ama Adem o kadar inatçı ki ikna ediyor ailesini. Sonrasında olaylar  gelişiyor. Tütün işçilerine sendikalaşmanın önemini anlatan ağa oğlu Hasan, plajdaki bikinili ve üssüz turistler, yaz sıcağında oruç olmasına rağmen gene de sahile gelmiş yaşlı teyze, Halkevleri, hoşgörülü bir imam derken 70lerin  kasabasında bir Ramazan'a şahit oluyoruz. Adem artık büyüdüğünü ispatlamak için ailesinden gizli oruç tutuyor, aklında sürekli cami imamının "iradene bir gün sahip olamazsan 61 gün oruç tutarsın" lafları ile. Filmin kendisi komik ama sonunda suratınıza öyle bir yumruk atıyor ki bir kaç gün etkisinden çıkamıyorsunuz. Bu yumruğa gözyaşları da eşlik ediyor elbet. İşin kötü yanı 30 senedir güzel olan her şeyin kaybolduğuna ama kötü olan her şeyin de katlanarak arttığına tanık oluyorsunuz. Ve artık bu da bizim ülkeminiz gerçeği diyip geçemiyorsunuz bazı şeylere. Öylesine ağır geldi bana esasında. 

Adem rolündeki Berat Efe Parlar çok tatlı bir çocuk, çok da güzel oynamış rolünü. Galiba bu film için kilo vermiş bir de. O yaşta bu inat. Galiba kendisi Adem gibi. Cem Yılmaz'ı hep komik bir adam olarak görüyoruz tabii ama burdaki rolü çok daha değişik.

İki sahneden çok etkilendim. Birisi sabah gün doğmadan tütün toplanan sahne. Tütün gün ağırmadan toplanmaya başlarmış çünkü güneş yapraklarını yakarmış. Çok güzel çekilmiş, çok keyifli bir sahneydi. İkinci sahne ise filmin sonundaki gazozlu sahneydi. Bu konuda konuşmak istemiyorum.

Bence İftarlık Gazoz Türk sinemasının yüz aklarından olmuş, siz de mutlaka bir şans verin.