17 Ocak 2015 Cumartesi

Yüzyıllık Yalnızlık

İtiraf edeyim çok iyi bir Marquez okuyucusu değilim. Lisedeyken Şili’de Gizlice’yi okuyup bayılmıştım. Sonra Yaprak Fırtınası’nı aldım. O kitap nedense hiç bitmedi. İlk baştaki uzun öyküden sıkıldım, defalarca yarım bıraktım, defalarca tekrar başladım. Diğer öykülere de geçmemişim nedense. Olmamış olmamış sonuç olarak. Bu yüzden Marquez’le aramıza mesafeler girmiş. Yıllar geçmiş, Kırmızı Pazartesi’ni almışım. Kırmızı Pazartesi’de bir solukta okuduğum bir kitap oldu ama gene de Marquez’le aramızı pek düzeltmedi. Geçenlerde kitap klübümüzde ne okusak falan diye tartışıyorduk. Laf Marquez’e geldi. Birisi Yüzyıllık Yalnızlık’ı çok sevmiştim dedi. Ben de dedim ki tamam budur. Alıp okuyacağım.



Kendisi 2015’in ilk kitabı olma şerefine nail oldu. İtiraf ediyorum gene çok kolay bir okuma olmadı. Her şeyden önce bütün o isimler o kadar çok kafamı karıştırdı ki. Jose Arcadio’lar, Aureliano’lar arsında savrulup durdum. İyi ki kitabın başında aile soyağacını vermişler, kafam karıştıkça dönüp dönüp  baktım. Bir de tabii ailenin içinde olmayan, Macondo’da yaşayan diğer insanlar var, onların da isimleri İspanyol isimlerine yaraşır kallabalıkta. Böyle olunca, kitaba gerçekten bir gün ara vermeden okumak gerekiyor. Hani bir gün okumasanız aa o kimdi yahu dersiniz. Üstelik kitap Buendia ailesinin çok çok uzun tarihini anlatıyor. Marquez’in fantastik dünyası ile birleşince zannediyorum aşağı yukarı 350 – 400 senelik bir zaman diliminden bahsediyorum. Bu zaman diliminde bir kasaba yoktan var oluyor, sonra şehre dönüşüyor. Liberaller ve Muhafazakarlar arasında savaşlar çıkıyor, çocuklar doğuyor, adamlar ve kadınlar ölüyor. İnsanlar aşık oluyor, sevişiyor, Yani esasında hayatın tam içinde ne varsa, hepsi kitapta kendine yer buluyor.  Kitabın sonunu da Marques gene masalsı bir şekilde bağlıyor. Zaten böyle bir kitaba ancak öyle bir son yaraşırdı zira başka her tür bitiş sıradan olacaktı.

Kitap hakkında çok fazla bilgi vermeden kitabı nasıl anlatabilirim bilmiyorum, size önerim bu kitaba zaman ayrımanız. Kafanız çok doluyken, yolda sokakta okumamanız. Zira kendisi özel bir ilgiyi hak ediyor.

Ben de bu sene daha çok Marquez okuyacağım gibi görünüyor.

Kaynak: http://www.yenicikanlar.com.tr/wp-content/uploads/2014/04/yuzyillik-yalnizlik.jpeg


28 Aralık 2014 Pazar

Bir Kitap Bir Film

Merhaba;

Geçen gün çok severek okuduğum Bana Sıkça Yaz Blogu istatistiklerini yayınlamıştı. En çok hangi yazılar okunmuş, neler yorum almış gibi. Ve senede kaç yazı yayınladığını, 2015 hedefinin ne olduğunu da yazmıştı. Benim istatistiklerimi falan yayınlamak gibi bir niyetim yok, zaten o kadar geniş bir kitleye de ulaşmıyorum. Ama önceki yıllardaki ve 2014teki yazı sayıma bile bakarsam 2014'ün benim için pek üretken geçmediği çok belli. Her iki blogum için de bu geçerli. Had idiğer blogun mazereti var, sonuçta gezi fotoğrafları, gezilecek yerler paylaşıyorum. ne kadar gezdiysem o kadar paylaşabilirim. Peki ya burası? Kitap mı okumadım? Okudum, hem de pek çok. Film mi izlemedim? İzledim, hiç fena değildim. Ama açıkçası içimden pek bir şey yapmak gelmiyor. Ülke olarak yaşadıklarımızdan o kadar bunalıyorum ki, bir kenardan izlemek, paylaşmamak çok daha kolay geliyor. Bir süredir twitterı, facebooku bile azalttım. Özellikle twitter'ın büyük bir mutsuzluk kaynağı olduğunu düşünüyorum. Mümkün olduğunca  bakmamaya çalışıyorum. Tabii sizin twitterınızda hep pembe baloncuklar paylaşan insnalar varsa bilemem de, benimkinde yok şahsen. Neyse, gelelim bu yazıya. Bugün gündemimde bir kitap ve bir film var. 

1) Koşmasaydım Yazamazdım: Haruki Murakami: Taa koşmaya başlamadan önce, Amerika'dayken merak etmiştim ben bu kitabı. Kindle alınca alacaktım, sonra vazgeçtim. Kitap zaten Japonca. Onun İngilizce çevirisni okuyacağıma Türkçe çevirisini okurum demiştim. Gerçekten de 2014'te iyi ki okumuşum dediğim kitaplardan oldu Koşmasaydım Yazamazdım. Hem bir kere Murakami'nin bilincine bir zoom yapıyorsunuz. Mesela 1Q84'teki kahramanımız bir spor hocasıydı, kasları esneten özel bir program yapıyordu insanlara. Murakami'de böyle bir hoca ile çalışıyormuş. Yazmak hakkında bildiğim her şeyi yollarda, sabah erkenden koşarken öğrendim diyor. Belki koşmasaydı başka türlü bir yazar olacaktı. ama kendisinin de dediği gibi, bunu asla bilemeyiz. Altını çizerek okuduğum paraglarflar oldu. O kadar uzun paragrafları bulaya alıntılayamam tabii ama mesela şöyle bir cümle kurmuş: "Okullarda bizim öğrendiğimiz en önemli şey, en önemli şeylerin okullarda öğrenilemeyeceği gerçeğidir." (sf: 50) Açıkçası benim gibi, eğitimin önemine inanan ama klasik anlamda okul yapısına en ufak bir güveni ve inancı olmayan bir insana söylenmemesi gereken bir cümle. Nedir yani, Dünya'da benim gibi düşünen başkaları da mı var?  Şimdi diyebilirsiniz ki koşu ile ilgili bir kitap değil mi bu? Bu tür bir cümle neden var? Bence kitap sadece koşu ile ilgili değil, kitap hayatla ilgili ve koşu sadece bir araç Murakami'nin derdini anlatması için.



Koşu kısımlarına gelince. Benim koştuğum mesafeler Murakami ile karşılaştırılamaz bile. Ben 10 km koşuyorum, o günde ortalama 10 km koşuyor. Ama hissedilen acı gerçek. Kaslarınızın artık devam etmeyeceğim ben demesi, beyninizin yeter artık ne anlamı var böyle at gibi koşmanızın demesi, finiş çizgisini geçtikten sonra ise sanki az önce yorgunluktan yere yapışan siz değilmişsiniz gibi ya biraz daha koşarım ki ben sanki demeniz. Bırakın sizi, beni, Murakami'yi, en ünlü maratoncuların bile bazı günler canlarının antreman yapmak istememesi. Üstelik yazmaya da biraz meraklıysanız Murakami'den ufak tefek ipuçları bile bulabilirsiniz. 

Benim için çok keyifli bir okuma oldu, havalar soğuk ve ıslak olduğu için hem de tezimi haftaya sunacağım için ara verdiğim koşu çalışmalarıma tekrar dönmek için de gaz verdi. Ama okuyup sevmeyenler, Murakami'yi biraz burnu büyük bulanlar da olmuş. Biraz koşmakla ilgili olanların ise genel olarak çok beğendiğini söyleyebilirim. 

2) This is Where I Leave You: 


Dün akşam ne izlesek, ne izlesek diye düşünürken bulduk bu filmi. Babalarının ölümü ile evlerine dönen ve anneleri ile bir hafta geçiren 4 kardeşin bir haftasını anlatıyor film. Babalarının vasiyeti karısının ve çozuklarının Şiva yası tutmasıymış. Şiva yası Yahudilerde ölümün ardından yedi gün süren bir yasmış. Ekşisözlük'te açıklayıcı bir tanım da var esasen. Ben de filmden ve sözlükten öğrendiğim kadarını paylaşıyorum ancak. Çocukların anlamadığı ise, annelerinin Yahudi olmaması ve babalarının da ateist olmasına rağmen böyle bir vasiyetin neden var olduğu. Ama bunu sorgulayamıyorlar çok fazla tabii, Anneleri de baya baskın bir karakter. Bu yas tutulacak diyor. Tabii ki yası kurallarına uygun tutmuyorlar, film boyunca öncelikle bu kardeşlerin birbirini "ne kadar çok" sevdiklerini, "ne kadar çok" anladıklarını görüyoruz. Kardeşlerden biri zaten serseri ve tutunamayan, ötekinin kocası ile, birisinin karısı ile sorunları var, bir diğerinin problemi de çocuklarının olmaması. Tabi ki bu yas sürecinde hem birbirleri ile ilgili hem de kendileri ile ilgili pek çok şey keşfediyorlar. Kah komik, kah duygusal bir filmdi ve biz çok beğendik. Ben zaten bu tür aile filmlerini çok severim. Aile derken çoluk çocuk izleyin diye demiyorum tabii, konusu aile olan ve aile fertlerinin arızalarını gösteren filmleri kastediyorum. IMDB puanı 6.6 ama bence en az 7'yi hak ediyormuş.

Bu aralar çok fim izliyoruz. İzlediğimiz dizilerin aşağı yukarı hepsi bitti, Türk kanallarındaki aşağı yukarı hiçbir yapıma katlanamıyorum, O yüzden de izlediğimiz film sayısında dramatik bir artış var. Bazen güzel filmler oluyor, bazen pek sıkıcı. Ama film izlemeyi de özlemişim resmen. Yılbaşı programım da oturup Christmas filmleri izlemek olabilir gibi geliyor bana. Sizin yılbaşı programınız ne?

Kaynaklar:http://www.kitapgalerisi.com/images_buyuk/f6/Kosmasaydim-Yazamazdim_170506_1.jpg
http://s20.postimg.org/xpx1kvfb1/image.jpg

25 Aralık 2014 Perşembe

Medarı Maişet Motoru

Sait Faik sever misiniz? Ben çok çok severim. Hatta çok çok severim. Bende bir kaç hikaye kitabı vardı. Geçenlerde Uğur'un iş yerine yılbası münasebetiyle İş Bankası Yayınları stand açmış, Uğur eksikleri tamamladı. Tabii okunacak çok kitabı var ama ben bir romanla başladım. Zaten iki tane romanı var. Kayıp Aranıyor'u okumuştum, Medarı Maişet Motoru'na başladım.

Esasında kitabın tam bir roman olduğundan bahsetmek mümkün değil. Dört tane birbiriyle ilişkili hikaye diyelim. Kitap Sait Faik'in pek çok hikayesi gibi gene adada geçiyor, arada bir Adapazarı'na uğruyor, tekrar adaya geri dönüyor. Adada yaşayan Rumların ve Türklerin iç içe geçmiş hayatlarını bir berber dükkanı üzerinden anlatıyor. Balıkçıları, sarhoşları, martıları duyuyorsunuz. Onlarla konuşuyorsunuz. Ama kitaptan bir bütünlük beklememeniz lazım açıkçası. Bittiği zaman ee ne oldu şimdi diyorsunuz. Esasında hayatlarımızın ne kadar tuhaf, ne kadar kırılgan olduğunu düşünüyoruz. 

Kitap ilk yayınlandığı 1944 senesinde sansüre uğramış ve bazı bölümler çıkartılmış. Elimdeki baskıda bu sansürlenen kısımlar koyu karakterlerle yazılmış. Sansürün ne saçma bir iş olduğu bir tarafa, sansürlenen bazı yerlerin enden sansürlendiğini bile anlayamadım. Örneğin bir yerde birisi "Ben ... kazasının ... köyünde  muallimim" diyor. Sanırım buranın sansürlenmesinin sebebi bu karakterin aylak bir karakter olması. Yazın okullar kapanınca dere kıyısına inip kitap okuyor sadece. Bir de tabii felsefi konuşmalar var ki, esasında çok fazla olmamasına rağmen onları da sansürlemişler. Sait Faik'e bu sansür meselesini sorduklarında ise şöyle demiş: 

"Medarı Maişet isminde bir hikâye kitabı çıkarmıştım. Hayatı toz pembe görmüyorum diye mahkeme parası ödedim, üzüntüsü de caba. Kahramanlarım rahat etmek için hapse giriyorlardı. Bütün sebep bu!"  [1]

Ben Sait Faik'i seviyorum. Yazdığı her şeyi okumaya çalışıyorum. Ama eğer Sait Faik'in tarzını sevmiyorsanız bu kitabı da okumak biraz sıkıcı bir deneyim olabilir. Gene de bence okuyun derim.

Herkese şimdiden iyi yıllar diliyorum. Umarım daha parlak bir sene olur.

Kaynak: Görsel: http://tr.wikipedia.org/wiki/Medar%C4%B1_Mai%C5%9Fet_Motoru
[1]: http://tr.wikipedia.org/wiki/Sait_Faik_Abas%C4%B1yan%C4%B1k#Romanc.C4.B1l.C4.B1.C4.9F.C4.B1

20 Aralık 2014 Cumartesi

Renksiz Tsukuru

Merhaba;

Elimde çokça kitap var. Evet indirimlerden, fuarlardan her şeyden faydalandık. Bu okuma hızımla gidersem kendime 3 ay falan yetecek kitabım var diyebilirim. Söylemesi ayıptır iki günde iki kitap okudum da. Hahaha. O yüzden de bolca kitap yazısı gelebilir bu aralar.



Murakami'den kopamıyorum gördüğünüz gibi. Şimdi de son kitabı ile karşınızdayım. Geçen ay 1Q84'ü okumuş ve çok fazla beğenmemiştim. Gelelim Renksiz Tsukuru Tazaki'nin Hac Yılları'na. 

Bu kitabı kitap klübümüz için okuduk ama merak etmiyor değildim. Hani belki bugün değil ama bu sene içinde okuyacaktım illa ki. 

Bu sefer önümüzde farklı bir Murakami kitabı var. Kahramanımız Tsukuru 36  yaşında, son derece yalnız, istasyon inşa eden bir mühendis. Esasında her zaman böyle değilmiş ama lisedeki en yakın arkadaşları bir gün kendisine ortada hiçbir sebep yokken artık onunla görüşmek istemediklerini söylüyorlar. Bilirsiniz ilk arkadaşlıklar önemlidir. Bu terkediliş Tsukuru'yu ölümün kıyısına getiriyor, ama Tsukuru ölmüyor. Kitap boyunca Tsukuru'nun bir bugününe, bir dününe tanık oluyoruz. 

Kitap klasik Murakami kitaplarındna bir parça farklı. Her şeyden önce paralel evrenlerde geçmiyor. Fantazi unsurları minimumda tutulmuş (hiç yok değil tabi ki) Ama beni en çok şaşırtan şey olayın gizeminin kitabın ortasında çözülmesi oldu. Zira genelde o gizemler çözülmek bilmezler. Ama gene de çözülmeyen bir kaç şey var, internette de bu detayların kitaba ne kattığını tartışanlar olmuş. Benim de anlayamadığım iki nokta var açıkçası. Birincisi Tsukuru'nun üniversitedeki arkadaşının bir anda ortadan kaybolması, ikincisi de o arkadaşının anlattığı bir hikaye. O hikayenin kitabın ilerleyişi ile en ufak bir ilgisini kuramadım. Daha doğrusu çok çok küçük bir ilgi kurdum ama o ilgi de doğru mu yanlış mı bilemiyorum. Ama doğru olduğuna inanıyorum. Eğer ki doğruysa? İşte o zaman gene eksiksiz bir Murakami kitabı ile karşı karşıyayız demektir. 

Yazdıklarım çok kapalı oldu biliyorum ama kitap hakkında açıklama yapmadan da yazmamın bir yolu yok sanırım. Yani ya sırları ortaya dökeceğim ve okuduklarınızdan hiç keyif almayacaksınız, ya da böyle yazıp merakınızı arttıracağım ki siz de Tsukuru ile tanışmak zorunda kalın. 

Bir de kitabı gece 3'e kadar okudum, son 10 sayfasında uyuyakaldım. Ve devam edemeyeceğim diyerek yattım. Son 10 sayfada çok farklı bir şekilde toparlamış olayları. Tek beğenmediğim yanı kitabın sonunun açık bırakılmasıydı. Esasında açık uçlu kitapları severim, ama bu kitapta açık uçlu bırakmasına gerek yoktu. Neyse ben sonunu kafama göre tamamladım zaten:)

Kitabın adı bana hep çok tuhaf gelmişti. İlk önce saçma bir çeviri diye düşündüm ama Hüseyin Can Erkin'in çevirileri çok başarılı. Üstelik yanlış bilmiyorsam direk Japoncadan çeviriyor. Hem İngilizce'si de Colorless diye yazılmış. Bunun bir anlamı varmış, kitabın 10. sayfasında falan öğreniyorsunuz. Çok da güzelmiş hatta. 

Bu sefer 1000 sayfalık bir kitapla karşı karşıya değiliz. Murakami'nin tekrarlarından yorulmadan kitap bitiyor. Gene size müzik eşlik ediyor. Yani Youtube elinizin altındayken okursanız kahramanımızın dinlediklerini anında siz de dinleyebilirsiniz. Bu sefer en çok Liszt'in Hac Yılları isimli eserini dinliyoruz. Yanlış bilmiyorsam Liszt'in eserleri teknik olarak çok karmaşık geliyormuş insanlara bunun en büyük sebebi de Liszt'in kendi elleri çok büyük olduğu için kendine göre eserler yazmasıymış. Daha küçük elleri olan bizim gibi normal insanlara bu eserleri çalmak zor gelirmiş. Ben şahsen bu seferki eseri beğenmedim. Biraz fazla kaotik geldi bana. Şu sıralar daha fazla kaosu kaldırabilecek durumda mıyım bilmiyorum.   

Şimdi gene Murakami'den Koşmasaydım Yazamazdım'ı okuyorum. Sonuç itibariyle hepimiz koşan insanlarız değil mi? 

Ben çay insanıyım ama bu kitapta herkes o kadar çok kahve içti ki, birazdan çıkıp en büyük boy kahvelerden alacağım kendime. İki gündür canım istiyor resmen. Evimizde de Türk kahvesinden başka kahve pek bulunmaz. 

Son olarak Murakami ile ilgili çok sevdiğim bir görseli paylaşayım sizlerle. Hem blogda da dursun. Zaman zaman arıyorum bu görseli zira. 


Görsel kaynakları

1) http://www.cafesanat.com/?p=content_haberler&gl=edebiyat&cl=haberler&i=4583
2)http://graphics8.nytimes.com/images/2012/06/03/books/review/Snider-sub/Snider-sub-custom1.jpg

18 Kasım 2014 Salı

Son Zamanlarda

Günaydın;

Son zamanlarda neler yaptım? Öncelikle tezimi teslim ettim. Önümüzdeki bir ay içinde sunmayı ve artık bu doktora çilesine son noktayı koymayı planlıyorum. Bir iş elinizde uzadıkça sıkıntı yaratıyor
Daha önce yazmıştım, koşmaya başladım. Hatta geçtiğimiz pazar İstanbul Maratonu'nda 10 km koştuk. Tabi ki derece yapmak falan gibi bir derdim yoktu ama 66 dakikada 10 km beni bile şaşırttı. Kabul etmeliyim özellikle Tophane'yi geçtikten sonra çok yoruldum. Normalde 6 km civarında koşuyorum. 8 km falan gayet iyi gittim ama son 1.5 - 2 km zorlayıcıydı. Ama yaptım, oldu. Çalışmalarım devam edecek:)
Esasında uzun uzun okuduklarımı yazmak istiyordum ama düşünüyorum da o kadar uzun yazmaya değecek pek bir kitapta okumadım. Kısa kısa yazayım.
        


1Q84 - Haruki Murakami: Şu meşhur kitap, Hani çantaya koysanız koyulmaz, yatakta okunmaz, okumak için rahle ister. Ben kitabı Kindle'dan okudum. Yoksa okumak gibi bir niyetim yoktu açıkçası. Kitapta bir otoyoldaki merdivenleri kullanarak paralel evrene geçen bir kadın, paralel evrendeki bir adam ve garip bir tarikatla ilişkileri anlatılıyor. Okudum, okudum ama sevdim mi sevmedim mi bilemedim. Başlarda çok heyecanlıydı. Sonra sonra Murakami'nin bitmez bilmek tekrarları canımdan bezdirdi beni. Evet anladık, herkes basit bir kahvaltı yapıyor, köşedeki barda bira içiyor, Murakami bıkmadan usanmadan her yeni gün için tekrar tekrar yazmış bu tür detayları. Aynı olay Zemberekkuşu'nun Güncesi'nde de vardı. Belki 300-400 sayfalık bir kitap okusak tamam ama okunan kitabın boyutları 1000 küsür sayfa olunca fenalık geliyor insanın içine. Tabii burda belki de Doğan Kitap'ın stratejisini de sorgulamak lazım; Japonca aslında 3 kitap olan bu eseri bize Amerika versiyonunu örnek alarak tek kitap halinde sunduğu için. Murakami'nin kendisi bile 1000 sayfalık versiyonu görünce çok büyük bir kitap olmuş demiş. Sonuç olarak önerir misin derseniz nötr kalırım. Okuduğum için pişman olmadım, yarım bırakmadım. Ama Murakami'nin başka kitaplarına öncelik vermenizi tavsiye edebilirim.
          

Bilinmeyen Adanın Öyküsü - José Saramago: Danışmanımın önerisi ile aldım, zaten kısacık bir kitap, roman değil uzun öykü, uzun öykü bile değil. Bence kısa öykü. Yarım saat falan sürdü okumak. Bilinmeyen adayı arayan bir adamın öyküsü. Ben daha önce Saramago okumadım (Tamam kabul edeyim, yarım bıraktım. Death with Interruptions'ı) Gayet güzeldi bu hikaye. Bir arkadaşınızla buluşacaksınız ama arkadaşınız yarım saat geç kalacağım mı dedi? Hemen en yakın kitapçıya girip bir Bilinmeyen Adanın Öyküsü alın. Pişman olmayacaksınız.


Seyahat Sanatı – Alain de Botton: de Botton çok sevilen bir felsefeci. Ben ilk defa okudum. Tabii işin içinde seyahat olunca arka kapağı bile okumadan aldım kitabı diyebilirim. Esasında neden seyahat ederiz, seyahat etmek bize ne kazandırır gibi sorular sorularak yazılmış bir kitap. De Botton ile yola çıkıyorsunuz ve evinize dönene kadar size eşlik ediyor. Yol boyunca Van Gogh, Baudelaire, Flaubert gibi pek çok insan size rehberlik ediyor. Ama bir şeyler eksik kalıyor. Açıkçası bir roman okumadığım için biraz kafamı kurcalamasını istemiştim okuduklarımın. Aşırı basitti, okuduklarımın altını çizme ihtiyacı bile hissettirmedi. Belki bir kaç paragraf bilemiyorum. Ama de Botton’ın bu kadar sevilmesinin sebebi de bu olabilir. Başka kitaplarını da okumakta fayda olabilir.

10 ½ Bölümde Dünya Tarihi – Julian Barnes: Bu kitabı kitap klübümüz için okudum. Dünya tarihi içinde bildiğimiz olayları farklı bir gözle anlatıyor. Farklı derken şu kadar farklı, Nuh’un Gemisi’ni mesela bir tahtakurusu anlatıyor. Bazı bölümler çok ilgi çekiciydi, bazı bölümlerse baya baya sıkıcıydı. Ama okumak iyi geldi bana. Son zamanlarda okuduğum en farklı kitaplardan birisiydi. Tavsiye edebilirim.

Malafrena – Ursula Le Guin: Hoop toplanın,  saygı duruşuna geçin. Bu bir Le Guin kitabı. Ama olmadı mı olmuyor. Uğur çok beğendi kitabı, sorun bende yani. Beğenmedim değil bakın. Henüz okuyorum, ve daha kitabın çok başlarındayım. Ama kitabın içine giremedim bir türlü. Yani kitap bir kaç haftadır elimde ama ancak 150 sayfa okumuşum. Tamam  Le Guin kitapları her zaman zorlu okuma süreçleri olmuştur ama bu kitap öyle de değil. Esasında sorun benim şu aralar tezimle falan ilgilenirken kitaba zaman ayıramam ve aramıza mesafe girmesi. Önümüzdeki bir kaç haftada biter diye düşünüyorum. Birde 1976 basımı bir kitabın Türkçe'ye yeni kazandırılması? Çok acı.
Başka ne var derseniz. Geçtiğimiz hafta İstanbul Modern’e gittik. Türk sinemasının 100. Yılı kapsamında şehirde pek çok sergi var, birisi de Modern’deydi. Ben daha kapsamlı bir sergi olur diye ummuştum, biraz küçüktü ama  gene de görmek hoşunuza gidebilir. Özellikle eski fotoğraflar çok hoştu. İlgilenirseniz sergi 4 Ocak'a kadar açık. Biz bir de Nar Photos'un Yolda seçkisini gördük. Nar Photos zaten Türkiye'nin başarılı fotoğraf oluşumlarından birisi. Yolda'daki fotoğraflarda 10 yıllık geçmişimizle ışık tutuyordu. Ne yazık ki o sergiyi artık görmeniz mümkün değil. 
Bir de uzun zamandır yazmak istediğim bir dizi var. Bilenler bilir gerçi, ama gene de es geçmeyelim. Forbrydelsen. Eğer ki polisiye seviyorsanız sakın kaçırmayın. Danimarka cinayet bürosunda geçiyor dizi. Polisimiz işine takıntılı Sarah Lund. Seks, politika, cinayet, ne ararsanız var. Üstelik polisler öyle CSI’daki gibi ottan boktan DNA bulamıyorlar. DNAsını buldukları adamlar sistemde kayıtlı olmuyorlar. Cinayet büro ofisleri leş gibi, öyle janjanlı ofisler değil. Yani her şey gerçek. Biraz Sarah Lund gerçeküstü gibi. Çok başarılı.
Şimdilik bitsin, zaten cook uzun bir yazı oldu. 

                              Hayat kısa, kuşlar uçuyor.
                                                                          ....


Not: Kitap kapak fotoğraflarını internetten buldum. Referans vermeye gerek yok heralde.

25 Eylül 2014 Perşembe

Koşuyorum

Evet ben de inanamıyorum ama bir çaba var. Basketbol oynadığım dönemlerde bile en sevmediğim iş koşmaktı. Koşmak demeyin de ne derseniz deyin. Sahanın etrafında 10 tur derlerdi mesela. Nefret ederdim. Ama Amerika'da işler değişti. Bir kere her şeyden önce koşan onca insanı gördüm ve şaşırdım. Herkes koşabilirmiş gibi geldi. Tam ufak ufak ya acaba bende mi koşsam demeye başladım, havalar soğudu, karlar yağdı etraf buz oldu. Dur dedim Sezen, düşüp kolunu başını kırma vallahi doktor masrafının altından kalkamazsın. Sonra bahar geldi, ben Türkiye'ye döndüm ama koşmak aklımın bir köşesinde. Zaten 5 kilo almışım mutsuzum. (Neyse ki gitmeden vermiştim 5 kilo) Sonra öğrendim ki Uğur'un kuzenleri salı-perşembe parka çıkıyorlar. Koşmak için değil ama çok tempolu yürüyorlar. Önce onlara katıldım.  Aklıma Avrasya Maratonu geldi. 10 km koşabilir miyim acaba dedim? Ve başladım. Beni kıskanan Uğur'da başladı. Nike'ın uygulamasında çeşitli çalışma programları var. 10 km ve başlangıç seviyesini seçtik. 8 haftada bizi 10 km koşturacağını iddia ediyor program. Şimdi 4. haftadayız. Koşma hızımızın arttığını görebiliyorum ama gene de koşmayı sevmiyorum. Adımları sayıyorum bitecek diye.Umuyorum ki bir gün zevk alarak koşmayı da öğreneceğim.  Ama Avrasya için inat ettim, bunu yapacağım dedim. Belki daha da iyi koştuğumda daha çok severim bilmiyorum. 

Spor yapmayı seviyorum ama sebat etme sorunum var. Yoga, bisiklet, yüzme, yürüyüş, koşu. Hepsini deniyorum, hepsini yapıyorum ama sonra bir bakıyorum hepsi yarım. Mesela bu yaz bisiklete çok çok az bindim. Ama tesellim sporun hep bir şekilde olması hayatımda.  


İlk hafta kolaydı, Bakmayın siz Run 4.8km dediğine onu parça parça koşturuyor. Hatta ilk başlarda bir dakika koş bir dakika yürü diyor. Tabii o süre olayı biraz sıkıcı. Cumartesi günü 6.4 koşmadım değil ama beğenmedi nedense:D Yazılımsal bir hata olsa gerek. 

İkinci haftada da pek sorun yoktu. Güzel güzel devam ettik. 

İşte problem burada başladı. 18 Eylül'de (Perşembe günkü dinlenmeyi Cuma'ya aldığım doğrudur:P) 2.4 km koşarken karnımda inanılmaz bir sancı hissettim. Ne oluyoruz yahu dedim kendi kendime ama bir yandan da diyorum ki ben koşuyorum ya, bağırsaklarım da bir hareketlenme olması normal. Gazdır gaz. Birazdan geçer.(Esasında bu ağrıyı kadınlar için çok güzel ifade edebilirim. İnanılmaz şiddetli bir regl ağrısı) Koşmayı bıraktım, yürümeye başladım. Uğur istersen dönelim dedi. Yok dedim devam edelim. Ama parkın kapısına geldiğimde dayanamayacak durumda hissettim kendimi. Bir de o gün hava çok soğuktu ve hatta yağmur falan yağmıştı. Üstümdekiler de ıslandı, rahatsız oldum. Ben dönüyorum dedim. Ev parka 5 dakika mesafede ve 300 metre falan kala sancıdan bayılacaktım. Acaba Uğur arabayı mı getirse diyorum ama sonra onu bekleyene kadar eve yürürüm diye düşünüyorum. Bir taraftan da kusmak üzereyim. Acaba asansöre binmesem mi ne olur ne olmaz biraz daha sokakta durayım diyorum. Neyse kazasız belasız eve çıktım ve sıcak duşa attım kendimi. Yoğurt ve muz yemiştim koşmadan önce, heralde ondan oldu dedim. Cuma günü koşmadım ama cumartesi gene aynı şey oldu. Gene koşuyu bırakıp geri döndüm ama bu sefer sancı dayanılabilirdi ve eve dönerken bile geçmişti. Bunun üzerine bu haftaki koşularda eve dönmemeye başladım. Bir süre dinleniyorum ve sancı geçince koşmaya devam ediyorum. 

İnternette biraz araştırdım, genelde nefesin uygunsuzluğundan ve kondisyon eksikliğinden oluyormuş.  Bakalım zamanla açılacağımı düşünüyorum. Özellikle bu konuda tavsiyeleriniz var mı? Siz koşuyor musunuz?




19 Eylül 2014 Cuma

Okula Dönüş - Dolmakalemler

Merhaba;

Okullar açılıyor artık. Liseler zaten başladı. Üniversitelerde birer ikişer açılıyorlar. Bende kalem kutumu bir düzenleyeyim dedim.

İşe öncelikle önceki sene aldığım dolmakalemlerimle başladım. Bunları ABD'ye götürmemiştim ve ben pek dolmakalemden de anlamadığım için uçlarını temizlemeden bırakmışım. Neyseki içlerinde mürekkep yokmuş. Dolmakalemler nasıl temizlenir, nasıl bakılır derken şu harika bloga denk geldim. Hepsini okudum.  Ben tabi ki blog sahibesi gibi onlarca kaleme sahip değilim. Kaldı ki önemli olan bu kalemleri efektif kullanabilmek, ben öyle de değilim. En efektik kullandığım kalemler tükenmez kalemler kabul etmem lazım ki. Neyse, kalemleri temizledim, mürekkepledim ve sizlerle tanıştırmaya karar verdim. Şimdi öncelikle aşağıdaki fotoğrafta gördüğünüz kalemler şu anda içlerinde mürekkep olan kalemler.  Yazı stillerini de ikinci fotoğrafta görüyorsunuz. Üst sıradaki iki Lamy benim ilk aldığım dolmakalemler. Hatta üstten ikinci Lamy Joy ilk dolmakalemim. Divit gibi uzun yapısını çok seviyorum. Ucu 1.5 kesik uç. Ama bu kalemi pek kullanamıyorum. Sorun şu ki, benim yazım 1.5luk uçla yazmak için biraz küçük. Yazım bozuluyor. İstediğim gibi yazamıyorum. Oysa Lamy Safari ile son derece rahat yazıyorum. Şu anca ucunda M uç var. Bu ikisinin de içindeki mürekkep Lamy'nin kendi mürekkepleri. Mor ve mavi. İkisini de seviyorum. Daha önce de kullandığım mürekkeplerdi. Bu arada söylemeden geçemeyeceğim, gözüm Safari'nin bu seneki Coral kalemi ve mürekkebinde. 


Şeffaf kalemin markası ise Dollar. Pakistan üretimiymiş. Zeynep Hanım'ın bütün blogunu okuyunca, fiyat kalite performansı sebebiyle almak istedim. Ben kalemde pek klasikten yana değilim, şeffaf olması çok hoşuma gitti. Bu tür şeffaf kalemler başka markalarda da var. Ben yanlış hatırlamıyorsam 5 dolar gibi bir fiyata aldım. Ebay üzerinden. İnce bir ucu var. Kırmızı mürekkep koydum ben, esasında pek sevdiğim bir renk değil. Kırmızı kalemle bile yazmam ben. Bordo mürekkep bulamadım ve bir an önce denemek istiyordum kendisini. 

En alttaki kalem ise Scrikss. Onu aşağıda anlatacağım. 






Scrikss kalemi gene Zeynep Hanım'ın tavsiyesi ile aldım. Bu esasında bir set. M, 1.1, 1.5 ve 2.1 uçlar, kalem, kartuşlar ve pompa çıkıyor paketten. 42-48 lira arasında değişen fiyatlara gördüm. Ben Kadıköy'den aldım, internette de var ama kargo parasıyla beraber düşününce ben dükkandan almayı tercih ettim. Bu kalemleri çocukluğunuzdan hatırlar mısınız? Bütün memurların ve öğretmenlerin dolmakalemi Scrikss'ti. Yerli üretimmiş. Ben yazımını çok beğendim. Kesik ucu zaten çok severim. Lamy'nin aksine buna 1.1 numaralı ucu taktım. Hem hafif kesik uç, hem de benim yazımı bozmuyor. Ben çok sevdim. Gerçekten de tavsiye ederim.  Bu arada bu kalemin aşırı klasik olduğu gözlerden kaçmıyor değil mi? 

Gelelim mürekkepsizlere. En öndeki turkuaz gene Dollar marka, yukardaki kalemle beraber aldım. Aynı uçlardan bir kaç kalemi birden mürekkeplemek istemedim. O yüzden kendisini henüz denemedim ama uç yapısı aynı olduğu için memnun kalacağımı düşünüyorum. Diğerleri ise çok çok eski kalemler. Hatta anneme demiştim ki bana şu evdeki eski dolmakalemleri bulsana. Annem bulamadı ve attım galiba ben onları uçları kötü olmuş heralde dedi. Ama bakın kalemler meğer zaten bendeymiş. Bu hafta kütüphanemizi boşalttık, yenisine geçmek üzere (Bitmedi henüz, bitince yazısı da gelecek) İşte bu temizlik sırasında hem torbalarla çöp attım, hem de bu gizli hazineyi buldum.Ne yazık ki bunlar çok uzun süre mürekkepli kalmışlar. İçlerinde mürekkep yoktu ama temizlenmemişlerde. Bir gece temizlemekle uğraştım. Umarım yazarlar. 

En arkadaki altın sarısı uçlu olanın markasını bilmiyorum, hiçbir yerinde yazmıyor. Bu kalemde kesik uçlu ve ucu da hayli kalın. Bu kalemin benim olduğunu hatırlıyorum, ortaokul yıllarında almıştık ama neden aldığımızı hatırlamıyorum. Şimdilik Lamy'nin mürekkebi bitmeden buna mürekkep doldurmayı düşünmüyorum. 

Gümüş renkli olan tam bir hazine. Kalemin markası Parker. Gözlerim yaşardı resmen. Umarım çalışır. Kartuşlu bir kalem ama içindne kartuşu çıkmadı. Gidip almam lazım. Esasında kartuş yerine dönüştürücü alabilsem daha da güzel. Aşağıdaki fotoğrafta gördüğünüz gibi, ucu hayli değişik. İğne gibi. Benim yazıma çok yakışacağını düşünüyorum. 

Diğer siyah kalemin markası Senator. Ne yazık ki içindeki pompa kırılmış. Ona da bir çözüm bulmam laızm. Bu dolmakalem bana babamın hediyesiydi. Ben çok kullanmadım ama annem ben kullanmıştım güzel kalemdi dedi. 

Bordo kalem yukardaki Scrikss'in aynısı gibi dursa da onun da ucu Parker gibi. Sanırım Scrikks 17 diye geçiyor.Annemin bu kalemi ve Parker'ı kullandığını hatırlıyorum. 





Öncelikle Parker'a mürekkep doldurmak istiyorum ama bunu da sanırım Lamy Safari'nin mürekkebi boşalmadan yapmayacağım. Mavi mürekkep güzel olmaz mı? 

Şimdilik çok fazla mürekkebim yok. Bir tane Pelikan siyah bir de Scheaffer Kırmızı mürekkebim var. Ama Zeynep Hanım öyle güzel mürekkeplerle yazıyor ki içim gidiyor. Bir kısmını bulamadım, internnetten almak lazım belki. Bir kısmı da çok pahalı. 130 lira falan yazmışlar. Neee 130 lira mı demek istiyorum.

Siz dolmakalem kullanıyor musunuz? Kullanıyorsanız  tercihiniz hangileri?

Not: Bunca yıldır fotoğraf çekiyorum, hala still life'ı çözemedim. Hala light boxı sevmiyorum. Fotoğrafların kalitesinden de anlaşılıyor zaten değil mi:D