15 Şubat 2015 Pazar

Özgecan İçin Adalet... Ve Diğer Kadınlar İçin de.

Günaydın;



Dün güzel bir güne uyanmıştık değil mi? Önceki gece haberleri de izlemediysek eğer (ki cuma gecesiydi, pek çok insan eğleniyordu) olanları bilmiyorduk tabii. Sevgililer günüydü. Sevgilisi olanların içinde tatlı bir heyecan vardı, keyifli bir gün geçireceklerdi. Sevgilisi olmayanlar da keyifli bir gün geçirecekti, en azından ne de olsa Cumartesi idi. Sonra o haberleri gördük. Gencecik bir kız vahşice öldürülmüş. Tecavüze uğramış, bıçaklanmış, yakılmış. Hangi birisinden başlayayım? Akşam vakti evine dönmek istemiş sadece ve bir minibüse binmiş. Hepimiz yapmıyor muyuz bunu? Yapmıyor musunuz? Evet kabul edeyim, ben de yapmamaya çalışıyorum. Sadece minibüsçülerin korkunç araba kullanmaları değil sorun, çocukluğumuzdan beri genlerimize işlenmiş bu durum, Türkiye’de yetişen kadınlar olarak minibüsten korkuyoruz. Minibüsün içinde yalnız kalırsak daha gideceğimiz yere varmadan iniyoruz örneğin. Sorun sadece minibüs değil tabi ki. Bir sokakta yalnız başımıza yürüyorsak hep gardımızı alıyoruz. Örneğin ılık bir yaz gecesinin keyfini çıkararak salına salına yürümüyoruz, kafamız önümüzde hızlı adımlarla koşuyoruz resmen. Birisi laf atarsa diye korkuyoruz. Laf atan olursa kafa tutamıyoruz, sen ne diyorsun diyemiyoruz. O zaman da "ya bu da aranmış" diyecekler diye korkuyoruz. Örneğin göğsü biraz açık bir tişört giydiğimizde göğüslerimizin toplumun gözleri önüne sergilenmesini engelleyemiyoruz. Kadınlı erkekli bir grup insan gözlerini dikip göğüslerinize bakıyorlar da ağzımızı açıp bir şey diyemiyoruz. Kısa etekler, şortlar, hatta kırmızı gibi canlı renkler bile giyilmemesi gereken kıyafetler arasına giriyor. Türkiye’de yaşayan pek çok kadının gardrobunu sınıflandırlmış kıyafetler oluşturuluyor. Bugün toplu taşımaya bineceğim, o tişört olmaz, bu etek uygunsuz gibi. Çocukluğumuzdan beri babalarımız bizim yerimize bazı kararları veriyor, annelerimiz son sözü babalara bırakıyor. Ev içinde babalarımız mutlak iktidar rolü oynuyor. Toplumdaki baskının mikro ölçeklisini evde de görüyoruz. Nasıl görmeyelim? Babalarımız da bu toplumun yetiştirdiği nadide birer evlat değil mi? O saate kadar dışarda kalamazsın, o çocukla görüşemezsin,o etekle sokağa çıkamazsın, şehir dışında okumaya gidemezsin gibi bir sürü argümanla hayatımızı kısıtlıyorlar. Bazen bir kısmı bizim için duydukları endişeden olsa da, çoğunluğu ataerkil toplumun onlara bahşettiği “erk”i kullanmalarından ileri geliyor. Benim kızım o etekle dışarı çıkamaz, ben kızıma orospu dedirtem. Sorunları çoğu zaman bir kadına orospu denilmesi değil, benim kızıma denilemez. Yani onun çatısı altında yaşayan, onun namusunu temsil eden bir kadına orospu denilemez. Yıllar geçiyor örneğin, pek çoğumuz hala baba evinden kendi evimize taşınmıyoruz da kocamızla yaşayacağımız eve taşınıyoruz. Şanslıysak evleneceğimiz adamı kendimiz seçiyoruz. Ama bu adamı evlenmeye karar verene kadar babamızın önüne getiremiyoruz. Belki annemizle bir takım gizli kapaklı işler yapıyoruz da babadan saklıyoruz. Oysa kızının beraber olduğu adamı bir kere tanısa baba ve anne, belki muhtemel pek çok sıkıntı bertaraf edilecek. İşte belki o zaman kızını gerçekten korumak isteyen ebeveyn olacaklar. Ama böyle olmuyor. Ancak evleneceğimiz zaman bir adamı ailemizle tanıştırıyoruz. Belki flört ettiğimiz dönemde bu adam bize bir sürü psikolojik şiddet uyguluyor, farkında değiliz. Evlenince, aynı eve yerleşince işler daha da karmaşıklaşıyor, psikolojik şiddetin yerini fiziksel şiddetin aldığı da oluyor. Pek çoğumuz boşanmaya cesaret edemiyoruz. Araştırmalar bırakın okumamış, her hangi bir mesleği olmayan kadınları, üniversite mezunu, işlerinde ilerlemiş kadınların bile fiziksel şiddet gördükleri zaman bundan utandıkları için üstünü kapattıklarını ve kendi kendilerine kocalarını haklı çıkaracak mazeretler  bulduğunu gösteriyor. Boşanmak istediğimizide neler oluyor? Şanslıysak kolaylıkla boşanıyoruz. Pek çoğumuz en azından psikolojik şiddete maruz kalıyoruz. Bir kısmımız ise öldürülüyoruz. Bugün Melis Alphan’ın Hürriyet’teki yazısında bu kadınların çok küçük bir kısmından bahsedilmiş.

Toplumun hangi kesiminde yaşadığımızla ilişkili olarak yaşadığımız şiddet de şekil değiştiriyor galiba. Örneğin ben kendim ve benim çevremdeki kadınlara baktığım zaman (aramızda uğradığı fiziksel şiddeti saklayanlar var mı acaba?) daha çok psikolojik bir şiddete maruz kaldığımı düşünüyorum. Ebeveynler konusunda şanslıydım ama bu benim geceleri arkama bakmadan yürümemi sağlamadı. Hala gece geç saatte eve dönüyorsam tedirgin olurum, mümkün olduğunca minibüse, dolmuşa, taksiye  binmem. Tabii geç saatte yürümek de tehlikeli. O yüzden geç saatlere kadar sokaklarda kaldıysam hep diken üstünde geçer o geceler. Üstelik yanımda Uğur varken de bu rahatsızlık geçmiyor. Çünkü sonuçta Uğur ve ben tek başımıza üç kişiye karşı ne yapabiliriz?

Örneğin ben kişisel olarak mühendis olduğum için toplumda psikolojik şiddete uğradığımı düşünüyorum. Hala elimin hamuruyla erkek işine karıştığımı söyleyenler var, kadın dediğin ne anlarmış mühendislikten? Oysa ben egomu tatmin etmek için söylemiyorum bunu, sadece mühendis değilim, doktorum. Yani sizin erkek mühendislerinizi yetiştirecek, onların mesleği daha iyi öğrenmesini sağlayacak, onların fikir geliştimesini sağlayacak bilgi birikimi var bende. Ama siz hala karşıma geçip utanmadan kadından mühendis mi olur diyorsunuz. Pardon ama siz kimsiniz? İntegral eğrisinin altındaki alanı bile hesaplayamayan erkekler ve kadınlar olarak kendinizi ne sanıyorsunuz?

Örneğin ben eskiden çalıştığım bölümden sırf kadın olduğum için işten çıkartıldım. Esasında belki de mahkemelik bile olabilecek bir süreçle uğraşmadım bile. Bölümümüzde 2008’den beri sabit kadroya başvuran ve akademik yeterlilikleri olan  5 kadından kaçı sabit kadroya geçirildi biliyor musunuz? Hiçbirisi. Peki aynı kadroya başvuran 3 erkekten kaçı geçirildi? 2’si. Aa evet birini reddetmişler çok büyük bir olay. Peki siz kendi işyerinizde sırf kadın olduğunuz için uğradığınız psikolojik şiddeti tanımlayabiliyor musunuz? Atölyelerde, fabrikalarda regl döneminde bile tuvalete gittiği için usta başları ile sürtüşen kadınlardan bahsetmiyorum ben. Benim çevremdeki, beyaz yakalı kadınlardan bahsediyorum. Evet yüzünüz değişiyor değil mi? Hepimiz aşinayız bu tür uygulamalara çünkü.

Örneğin ben kadın olarak kadına yapılan ne zaman evleniyorsun, ne zaman çocuk yapacaksın, aa saçının boyası gelmiş şekerim konulu konuşmaların hepsinin psikolojik şiddete girdiğini düşünüyorum. Hani diyorduk ya, benim bedenim benim kararım diye. Ne zaman evleniyorum? Canım istediğinde. Ne zaman çocuk yapıyorum? Canım istediğinde. Ne zaman saçımı boyatıyorum? Canım istediğinde. Burda yazdıklarım belki de çok minör şeyler gibi geliyor insana kadına şiddet denildiği zaman, ama hepsi bir bütün olarak şiddet kavramını oluşturuyor.

Türkiye’de kadın cinayetlerinin sayısı 2002 yılından 2014 yılına kadar aşağı yukarı  %300 artmış. 2002 yılında öldürülen kadın sayısı 66 iken, 2014’te 257.  Güldünya Tören’i hatırlar mısınız mesela? Töreden kaçıp İstanbul’a gelmişti. Ağabeyleri sokak ortasında kurşunlamışlardı, ölmemişti. 12 saat sonra hastanede kardeşleri tarafında öldürülmüştü. Yani biz sokak ortasında kurşuna dizilen bir kadının hastane odasının kapısına bir güvenlik görevlisi bile koymamıştık. Güldünya’nın suçu neydi? Tecavüze uğrayıp hamile kalmak.

Münevver Karabulut cinayeti neden işlendi? Bunun bile cevabını bilmiyoruz.  Kızlarına sahip olsalardı o zaman diyen insanlar kirli ağızlarıyla Münevver’in hatırasını kirlettiler. Oysa ki sorgulanması gereken şey gencecik bir kızı öldürüp testere ile kesip çöp kutusuna atabilmek olmalıydı. Bunu yapan adam veya adamların gün ışığı görmeden hapse atılabilmesiydi. Adalete güvenebilmekti. Oysa ki Türkiye’de adalet artık ne yazık ki çok eski bir kadın ismi. Yeni nesil çocuklarına bu ismi koymuyor bile, belki de adalete olan inançsızlığımızdan.

12 senede kadın cinayetleri ve kadına yönelik şiddet azalacağına sürekli arttı. Ne yazık ki düzgün bir önlem alınmadı, devlet politikalarımızda şiddeti önlemeye yönelik olmadı da, şiddeti körüklemeye yönelik oldu. Kızlı erkekli diye başlayan tartışmalar, tecavüze uğrayan doğursun gerekirse devlet bakar diyebilen insanlar ve hatta tecavüz bebeği neden ölsün, gerekirse annesi ölsün diyenler var bu ülkede hem de yönetici pozisyonlarında. Şort giyip Kadıköy- Beşiktaş vapuruna bindiğimiz için bize bakarken bile utandığını söyleyenler var. Nasıl çocuk doğuracağımıza karışanlar, kaç çocuk yapacağımıza karar verenler var. Kürtaj yasaklanmasa da fiili bir şekilde uygulanmıyor örneğin. Geçenlerde bir gazeteci 30 tane devlet hastanesini aramış ve sadece 3 tanesi kürtaj yapmayı kabul etmişti. Kürtaj tartışmaşmalarını sığ bir eksende yürüten insanların karar verme mekanizmalarında bulunduğu bir ülkeden bahsediyoruz biz. Akıl sağlığımızı korumak çok zor.  Çocuk evliliklerinin önüne geçemeyen ama evlenme yaşını aşağıya çekmeye çalışan insanlar var. Çocuklarımızı korumamız için çocuklarımıza çığlık atmasını öğretmemiz gerektiğini düşünenler var. Sanki o çocuk çığlık atınca onu birisi koruyacakmış gibi. Öz kızına tecavüz ediyor adam, doktorlar bunu belgeliyor ama kimse inanmıyor. Bir baba kızına tecavüz edemez diyorlar. Yeri geldiğinde damacanayla bile mastürbasyon yapan adamların öz kızlarına tecavüz edemeyeceğini düşünüyorlar. Sonra o kızları bu adamların vesayetinde tutmaya devam ediyorlar. O kızlar bu travmaları hayatlarının sonuna kadar yaşayacaklar, asla unutmayacaklar.  

Laik eğitimle derdi olanlar bugün Özgecan’ın katıillerini yetiştirenlerdir. Bakmayın siz twitterda yazan şarkısı ve manken müsvettesi adamlara ve kadınlara. Önemsemeyin bile onları. Küçücük çocukların kafalarına her şeyi günah, her şeyi yasak diye kodlarsanız geleceğimiz nokta burası olacaktır çok net. Kadının insan yerine konmadığı bir ülkeden bahsediyoruz. Bir kadın sizin canınız istediğinde sizinle sevişmek zorundadır, zaten o saatte minibüse binmiş, zaten kısa etek giymiş, orospudur diye yetiştirilen insanlardan kendimizi ve çocuklarımızı nasıl koruyacağız? Kadın onlar için bir meta. Gerekirse öldürüverirler geçer gider. Koskoca Avrupa’yı otostopla geçip gelen Picca neden Türkiye’de tecavüze uğrayıp öldürüldü? Kimse kusura bakmasın, ağzından salyalar akan, kadının yerini ve kendi yerini öğrenememiş adamlar yüzünden. Varsanız baksanız dinden imandan bahsedenler, 5 vakit namaz kılıp 30 gün oruç tutanlar bir kadına tecavüz edip kadını öldürmekte hiç bir sıkıntı görmüyorlar. Hamile kadınlardan bile tahrik olana, onu da geçtim kendi anasının dizinden tahrik olanlara göre eğitimi değiştirirseniz ne olmasını bekliyorsunuz? Kendi anasının dizinden bile tahrik olabilen adamı akıl hastanesine kapatacağımıza adamı bir vakfın yöneticisi yapıyoruz. Artık o vakıf ne hayır işliyorsa?

Siz kadınları istediğiniz kadar kapatmaya çalışın, en çok tecavüze uğrama oranı en kapalı ülkelerde gerçekleşiyor. Aşağıdaki harita [1] 2011 yılına ait, 2014’e kadar daha parlak bir dünya yaratılmamıştır ne de olsa. İyi bakın bu haritaya. Bu haritada en çok tecavüze uğrayan kadınlar en kapalı ülkelerin kadınları. Çünkü orda kendi analarının dizinden bile tahrik olup bunları dinine uydurmayı becerebilen insanlar var. Bırakın kadının göğsünü falan, topuğundan tahrik olanlar. Bir tanıdığım anlatmıştı. Mekke’de tavaf sırasında kadınların bacaklarına bakan erkekler varmış. Adam Allah’ın huzuruna çıkmış, nefsinden vazgeçememiş, şimdi bu adamı ne yapalım? Bütün hayatımızı bu adama göre mi yaşayalım? Zira zaten tavaf sırasında kapalı giyinmek zorundasın. Bilmiyorum en son ne olmuştu Mekke’de kadın erkek ayrı tavaf yapsın deniyordu. Oysa sen değil misin mahşer gününü deneyimlemek isteyen? Orda da diyecek misin Allah’ım benim gözüm kayıyor, kadınlar sırat körüsünden ayrı geçsin diye?



Özgecan nasıl öldü? Özgecan’ı bu ülke öldürdü. 20 yaşında, üniversite öğrencisiydi. Sizin için olayı netleştireyim. 1995 doğumluydu. Yarına ait umutları vardı. Belki bir sevdiği vardı. Annesi babası vardı, psikolog olup insanlara yardım etmeyi hedefliyordu. Ne bileyim belki Arjantin’e gitmek istiyordu. Ama toplum içinde var olmaması gereken 3 sapık bütün umutlarını söndürdü gencecik kızın. Ekşi sözlükte o adamların başına hipshanede neler geleceği ile ilgili bir giri vardı, bu bile içimi soğutmadı. Olan Özgecan’a oldu zira. Bu adamlara sanradan tecavüz edilmiş, yok yerde yatırılmış bilmem ne açıkçası pek umrumda değil. Gencecik bir kız hayattan en vahşi şekilde koparıldı, yarın başka birimizin başına başka şeyler gelecek. Bu böyle nereye kadar sürecek? Ne zaman bitecek? Ne yazık ki ben çok umutlu değilim.


Hani bana hep sorup duruyorsunuz ya, ne zaman çocuk yapacaksın diye. Bu ülkede çocuk doğurmak gibi bir niyetim yok galiba. Zira çocuğumu nasıl koruyacağım konusunda bir fikrim yok.  

[1] http://womanstats.org/newmapspage.html

17 Ocak 2015 Cumartesi

Yüzyıllık Yalnızlık

İtiraf edeyim çok iyi bir Marquez okuyucusu değilim. Lisedeyken Şili’de Gizlice’yi okuyup bayılmıştım. Sonra Yaprak Fırtınası’nı aldım. O kitap nedense hiç bitmedi. İlk baştaki uzun öyküden sıkıldım, defalarca yarım bıraktım, defalarca tekrar başladım. Diğer öykülere de geçmemişim nedense. Olmamış olmamış sonuç olarak. Bu yüzden Marquez’le aramıza mesafeler girmiş. Yıllar geçmiş, Kırmızı Pazartesi’ni almışım. Kırmızı Pazartesi’de bir solukta okuduğum bir kitap oldu ama gene de Marquez’le aramızı pek düzeltmedi. Geçenlerde kitap klübümüzde ne okusak falan diye tartışıyorduk. Laf Marquez’e geldi. Birisi Yüzyıllık Yalnızlık’ı çok sevmiştim dedi. Ben de dedim ki tamam budur. Alıp okuyacağım.



Kendisi 2015’in ilk kitabı olma şerefine nail oldu. İtiraf ediyorum gene çok kolay bir okuma olmadı. Her şeyden önce bütün o isimler o kadar çok kafamı karıştırdı ki. Jose Arcadio’lar, Aureliano’lar arsında savrulup durdum. İyi ki kitabın başında aile soyağacını vermişler, kafam karıştıkça dönüp dönüp  baktım. Bir de tabii ailenin içinde olmayan, Macondo’da yaşayan diğer insanlar var, onların da isimleri İspanyol isimlerine yaraşır kallabalıkta. Böyle olunca, kitaba gerçekten bir gün ara vermeden okumak gerekiyor. Hani bir gün okumasanız aa o kimdi yahu dersiniz. Üstelik kitap Buendia ailesinin çok çok uzun tarihini anlatıyor. Marquez’in fantastik dünyası ile birleşince zannediyorum aşağı yukarı 350 – 400 senelik bir zaman diliminden bahsediyorum. Bu zaman diliminde bir kasaba yoktan var oluyor, sonra şehre dönüşüyor. Liberaller ve Muhafazakarlar arasında savaşlar çıkıyor, çocuklar doğuyor, adamlar ve kadınlar ölüyor. İnsanlar aşık oluyor, sevişiyor, Yani esasında hayatın tam içinde ne varsa, hepsi kitapta kendine yer buluyor.  Kitabın sonunu da Marques gene masalsı bir şekilde bağlıyor. Zaten böyle bir kitaba ancak öyle bir son yaraşırdı zira başka her tür bitiş sıradan olacaktı.

Kitap hakkında çok fazla bilgi vermeden kitabı nasıl anlatabilirim bilmiyorum, size önerim bu kitaba zaman ayrımanız. Kafanız çok doluyken, yolda sokakta okumamanız. Zira kendisi özel bir ilgiyi hak ediyor.

Ben de bu sene daha çok Marquez okuyacağım gibi görünüyor.

Kaynak: http://www.yenicikanlar.com.tr/wp-content/uploads/2014/04/yuzyillik-yalnizlik.jpeg


28 Aralık 2014 Pazar

Bir Kitap Bir Film

Merhaba;

Geçen gün çok severek okuduğum Bana Sıkça Yaz Blogu istatistiklerini yayınlamıştı. En çok hangi yazılar okunmuş, neler yorum almış gibi. Ve senede kaç yazı yayınladığını, 2015 hedefinin ne olduğunu da yazmıştı. Benim istatistiklerimi falan yayınlamak gibi bir niyetim yok, zaten o kadar geniş bir kitleye de ulaşmıyorum. Ama önceki yıllardaki ve 2014teki yazı sayıma bile bakarsam 2014'ün benim için pek üretken geçmediği çok belli. Her iki blogum için de bu geçerli. Had idiğer blogun mazereti var, sonuçta gezi fotoğrafları, gezilecek yerler paylaşıyorum. ne kadar gezdiysem o kadar paylaşabilirim. Peki ya burası? Kitap mı okumadım? Okudum, hem de pek çok. Film mi izlemedim? İzledim, hiç fena değildim. Ama açıkçası içimden pek bir şey yapmak gelmiyor. Ülke olarak yaşadıklarımızdan o kadar bunalıyorum ki, bir kenardan izlemek, paylaşmamak çok daha kolay geliyor. Bir süredir twitterı, facebooku bile azalttım. Özellikle twitter'ın büyük bir mutsuzluk kaynağı olduğunu düşünüyorum. Mümkün olduğunca  bakmamaya çalışıyorum. Tabii sizin twitterınızda hep pembe baloncuklar paylaşan insnalar varsa bilemem de, benimkinde yok şahsen. Neyse, gelelim bu yazıya. Bugün gündemimde bir kitap ve bir film var. 

1) Koşmasaydım Yazamazdım: Haruki Murakami: Taa koşmaya başlamadan önce, Amerika'dayken merak etmiştim ben bu kitabı. Kindle alınca alacaktım, sonra vazgeçtim. Kitap zaten Japonca. Onun İngilizce çevirisni okuyacağıma Türkçe çevirisini okurum demiştim. Gerçekten de 2014'te iyi ki okumuşum dediğim kitaplardan oldu Koşmasaydım Yazamazdım. Hem bir kere Murakami'nin bilincine bir zoom yapıyorsunuz. Mesela 1Q84'teki kahramanımız bir spor hocasıydı, kasları esneten özel bir program yapıyordu insanlara. Murakami'de böyle bir hoca ile çalışıyormuş. Yazmak hakkında bildiğim her şeyi yollarda, sabah erkenden koşarken öğrendim diyor. Belki koşmasaydı başka türlü bir yazar olacaktı. ama kendisinin de dediği gibi, bunu asla bilemeyiz. Altını çizerek okuduğum paraglarflar oldu. O kadar uzun paragrafları bulaya alıntılayamam tabii ama mesela şöyle bir cümle kurmuş: "Okullarda bizim öğrendiğimiz en önemli şey, en önemli şeylerin okullarda öğrenilemeyeceği gerçeğidir." (sf: 50) Açıkçası benim gibi, eğitimin önemine inanan ama klasik anlamda okul yapısına en ufak bir güveni ve inancı olmayan bir insana söylenmemesi gereken bir cümle. Nedir yani, Dünya'da benim gibi düşünen başkaları da mı var?  Şimdi diyebilirsiniz ki koşu ile ilgili bir kitap değil mi bu? Bu tür bir cümle neden var? Bence kitap sadece koşu ile ilgili değil, kitap hayatla ilgili ve koşu sadece bir araç Murakami'nin derdini anlatması için.



Koşu kısımlarına gelince. Benim koştuğum mesafeler Murakami ile karşılaştırılamaz bile. Ben 10 km koşuyorum, o günde ortalama 10 km koşuyor. Ama hissedilen acı gerçek. Kaslarınızın artık devam etmeyeceğim ben demesi, beyninizin yeter artık ne anlamı var böyle at gibi koşmanızın demesi, finiş çizgisini geçtikten sonra ise sanki az önce yorgunluktan yere yapışan siz değilmişsiniz gibi ya biraz daha koşarım ki ben sanki demeniz. Bırakın sizi, beni, Murakami'yi, en ünlü maratoncuların bile bazı günler canlarının antreman yapmak istememesi. Üstelik yazmaya da biraz meraklıysanız Murakami'den ufak tefek ipuçları bile bulabilirsiniz. 

Benim için çok keyifli bir okuma oldu, havalar soğuk ve ıslak olduğu için hem de tezimi haftaya sunacağım için ara verdiğim koşu çalışmalarıma tekrar dönmek için de gaz verdi. Ama okuyup sevmeyenler, Murakami'yi biraz burnu büyük bulanlar da olmuş. Biraz koşmakla ilgili olanların ise genel olarak çok beğendiğini söyleyebilirim. 

2) This is Where I Leave You: 


Dün akşam ne izlesek, ne izlesek diye düşünürken bulduk bu filmi. Babalarının ölümü ile evlerine dönen ve anneleri ile bir hafta geçiren 4 kardeşin bir haftasını anlatıyor film. Babalarının vasiyeti karısının ve çozuklarının Şiva yası tutmasıymış. Şiva yası Yahudilerde ölümün ardından yedi gün süren bir yasmış. Ekşisözlük'te açıklayıcı bir tanım da var esasen. Ben de filmden ve sözlükten öğrendiğim kadarını paylaşıyorum ancak. Çocukların anlamadığı ise, annelerinin Yahudi olmaması ve babalarının da ateist olmasına rağmen böyle bir vasiyetin neden var olduğu. Ama bunu sorgulayamıyorlar çok fazla tabii, Anneleri de baya baskın bir karakter. Bu yas tutulacak diyor. Tabii ki yası kurallarına uygun tutmuyorlar, film boyunca öncelikle bu kardeşlerin birbirini "ne kadar çok" sevdiklerini, "ne kadar çok" anladıklarını görüyoruz. Kardeşlerden biri zaten serseri ve tutunamayan, ötekinin kocası ile, birisinin karısı ile sorunları var, bir diğerinin problemi de çocuklarının olmaması. Tabi ki bu yas sürecinde hem birbirleri ile ilgili hem de kendileri ile ilgili pek çok şey keşfediyorlar. Kah komik, kah duygusal bir filmdi ve biz çok beğendik. Ben zaten bu tür aile filmlerini çok severim. Aile derken çoluk çocuk izleyin diye demiyorum tabii, konusu aile olan ve aile fertlerinin arızalarını gösteren filmleri kastediyorum. IMDB puanı 6.6 ama bence en az 7'yi hak ediyormuş.

Bu aralar çok fim izliyoruz. İzlediğimiz dizilerin aşağı yukarı hepsi bitti, Türk kanallarındaki aşağı yukarı hiçbir yapıma katlanamıyorum, O yüzden de izlediğimiz film sayısında dramatik bir artış var. Bazen güzel filmler oluyor, bazen pek sıkıcı. Ama film izlemeyi de özlemişim resmen. Yılbaşı programım da oturup Christmas filmleri izlemek olabilir gibi geliyor bana. Sizin yılbaşı programınız ne?

Kaynaklar:http://www.kitapgalerisi.com/images_buyuk/f6/Kosmasaydim-Yazamazdim_170506_1.jpg
http://s20.postimg.org/xpx1kvfb1/image.jpg

25 Aralık 2014 Perşembe

Medarı Maişet Motoru

Sait Faik sever misiniz? Ben çok çok severim. Hatta çok çok severim. Bende bir kaç hikaye kitabı vardı. Geçenlerde Uğur'un iş yerine yılbası münasebetiyle İş Bankası Yayınları stand açmış, Uğur eksikleri tamamladı. Tabii okunacak çok kitabı var ama ben bir romanla başladım. Zaten iki tane romanı var. Kayıp Aranıyor'u okumuştum, Medarı Maişet Motoru'na başladım.

Esasında kitabın tam bir roman olduğundan bahsetmek mümkün değil. Dört tane birbiriyle ilişkili hikaye diyelim. Kitap Sait Faik'in pek çok hikayesi gibi gene adada geçiyor, arada bir Adapazarı'na uğruyor, tekrar adaya geri dönüyor. Adada yaşayan Rumların ve Türklerin iç içe geçmiş hayatlarını bir berber dükkanı üzerinden anlatıyor. Balıkçıları, sarhoşları, martıları duyuyorsunuz. Onlarla konuşuyorsunuz. Ama kitaptan bir bütünlük beklememeniz lazım açıkçası. Bittiği zaman ee ne oldu şimdi diyorsunuz. Esasında hayatlarımızın ne kadar tuhaf, ne kadar kırılgan olduğunu düşünüyoruz. 

Kitap ilk yayınlandığı 1944 senesinde sansüre uğramış ve bazı bölümler çıkartılmış. Elimdeki baskıda bu sansürlenen kısımlar koyu karakterlerle yazılmış. Sansürün ne saçma bir iş olduğu bir tarafa, sansürlenen bazı yerlerin enden sansürlendiğini bile anlayamadım. Örneğin bir yerde birisi "Ben ... kazasının ... köyünde  muallimim" diyor. Sanırım buranın sansürlenmesinin sebebi bu karakterin aylak bir karakter olması. Yazın okullar kapanınca dere kıyısına inip kitap okuyor sadece. Bir de tabii felsefi konuşmalar var ki, esasında çok fazla olmamasına rağmen onları da sansürlemişler. Sait Faik'e bu sansür meselesini sorduklarında ise şöyle demiş: 

"Medarı Maişet isminde bir hikâye kitabı çıkarmıştım. Hayatı toz pembe görmüyorum diye mahkeme parası ödedim, üzüntüsü de caba. Kahramanlarım rahat etmek için hapse giriyorlardı. Bütün sebep bu!"  [1]

Ben Sait Faik'i seviyorum. Yazdığı her şeyi okumaya çalışıyorum. Ama eğer Sait Faik'in tarzını sevmiyorsanız bu kitabı da okumak biraz sıkıcı bir deneyim olabilir. Gene de bence okuyun derim.

Herkese şimdiden iyi yıllar diliyorum. Umarım daha parlak bir sene olur.

Kaynak: Görsel: http://tr.wikipedia.org/wiki/Medar%C4%B1_Mai%C5%9Fet_Motoru
[1]: http://tr.wikipedia.org/wiki/Sait_Faik_Abas%C4%B1yan%C4%B1k#Romanc.C4.B1l.C4.B1.C4.9F.C4.B1

20 Aralık 2014 Cumartesi

Renksiz Tsukuru

Merhaba;

Elimde çokça kitap var. Evet indirimlerden, fuarlardan her şeyden faydalandık. Bu okuma hızımla gidersem kendime 3 ay falan yetecek kitabım var diyebilirim. Söylemesi ayıptır iki günde iki kitap okudum da. Hahaha. O yüzden de bolca kitap yazısı gelebilir bu aralar.



Murakami'den kopamıyorum gördüğünüz gibi. Şimdi de son kitabı ile karşınızdayım. Geçen ay 1Q84'ü okumuş ve çok fazla beğenmemiştim. Gelelim Renksiz Tsukuru Tazaki'nin Hac Yılları'na. 

Bu kitabı kitap klübümüz için okuduk ama merak etmiyor değildim. Hani belki bugün değil ama bu sene içinde okuyacaktım illa ki. 

Bu sefer önümüzde farklı bir Murakami kitabı var. Kahramanımız Tsukuru 36  yaşında, son derece yalnız, istasyon inşa eden bir mühendis. Esasında her zaman böyle değilmiş ama lisedeki en yakın arkadaşları bir gün kendisine ortada hiçbir sebep yokken artık onunla görüşmek istemediklerini söylüyorlar. Bilirsiniz ilk arkadaşlıklar önemlidir. Bu terkediliş Tsukuru'yu ölümün kıyısına getiriyor, ama Tsukuru ölmüyor. Kitap boyunca Tsukuru'nun bir bugününe, bir dününe tanık oluyoruz. 

Kitap klasik Murakami kitaplarındna bir parça farklı. Her şeyden önce paralel evrenlerde geçmiyor. Fantazi unsurları minimumda tutulmuş (hiç yok değil tabi ki) Ama beni en çok şaşırtan şey olayın gizeminin kitabın ortasında çözülmesi oldu. Zira genelde o gizemler çözülmek bilmezler. Ama gene de çözülmeyen bir kaç şey var, internette de bu detayların kitaba ne kattığını tartışanlar olmuş. Benim de anlayamadığım iki nokta var açıkçası. Birincisi Tsukuru'nun üniversitedeki arkadaşının bir anda ortadan kaybolması, ikincisi de o arkadaşının anlattığı bir hikaye. O hikayenin kitabın ilerleyişi ile en ufak bir ilgisini kuramadım. Daha doğrusu çok çok küçük bir ilgi kurdum ama o ilgi de doğru mu yanlış mı bilemiyorum. Ama doğru olduğuna inanıyorum. Eğer ki doğruysa? İşte o zaman gene eksiksiz bir Murakami kitabı ile karşı karşıyayız demektir. 

Yazdıklarım çok kapalı oldu biliyorum ama kitap hakkında açıklama yapmadan da yazmamın bir yolu yok sanırım. Yani ya sırları ortaya dökeceğim ve okuduklarınızdan hiç keyif almayacaksınız, ya da böyle yazıp merakınızı arttıracağım ki siz de Tsukuru ile tanışmak zorunda kalın. 

Bir de kitabı gece 3'e kadar okudum, son 10 sayfasında uyuyakaldım. Ve devam edemeyeceğim diyerek yattım. Son 10 sayfada çok farklı bir şekilde toparlamış olayları. Tek beğenmediğim yanı kitabın sonunun açık bırakılmasıydı. Esasında açık uçlu kitapları severim, ama bu kitapta açık uçlu bırakmasına gerek yoktu. Neyse ben sonunu kafama göre tamamladım zaten:)

Kitabın adı bana hep çok tuhaf gelmişti. İlk önce saçma bir çeviri diye düşündüm ama Hüseyin Can Erkin'in çevirileri çok başarılı. Üstelik yanlış bilmiyorsam direk Japoncadan çeviriyor. Hem İngilizce'si de Colorless diye yazılmış. Bunun bir anlamı varmış, kitabın 10. sayfasında falan öğreniyorsunuz. Çok da güzelmiş hatta. 

Bu sefer 1000 sayfalık bir kitapla karşı karşıya değiliz. Murakami'nin tekrarlarından yorulmadan kitap bitiyor. Gene size müzik eşlik ediyor. Yani Youtube elinizin altındayken okursanız kahramanımızın dinlediklerini anında siz de dinleyebilirsiniz. Bu sefer en çok Liszt'in Hac Yılları isimli eserini dinliyoruz. Yanlış bilmiyorsam Liszt'in eserleri teknik olarak çok karmaşık geliyormuş insanlara bunun en büyük sebebi de Liszt'in kendi elleri çok büyük olduğu için kendine göre eserler yazmasıymış. Daha küçük elleri olan bizim gibi normal insanlara bu eserleri çalmak zor gelirmiş. Ben şahsen bu seferki eseri beğenmedim. Biraz fazla kaotik geldi bana. Şu sıralar daha fazla kaosu kaldırabilecek durumda mıyım bilmiyorum.   

Şimdi gene Murakami'den Koşmasaydım Yazamazdım'ı okuyorum. Sonuç itibariyle hepimiz koşan insanlarız değil mi? 

Ben çay insanıyım ama bu kitapta herkes o kadar çok kahve içti ki, birazdan çıkıp en büyük boy kahvelerden alacağım kendime. İki gündür canım istiyor resmen. Evimizde de Türk kahvesinden başka kahve pek bulunmaz. 

Son olarak Murakami ile ilgili çok sevdiğim bir görseli paylaşayım sizlerle. Hem blogda da dursun. Zaman zaman arıyorum bu görseli zira. 


Görsel kaynakları

1) http://www.cafesanat.com/?p=content_haberler&gl=edebiyat&cl=haberler&i=4583
2)http://graphics8.nytimes.com/images/2012/06/03/books/review/Snider-sub/Snider-sub-custom1.jpg

18 Kasım 2014 Salı

Son Zamanlarda

Günaydın;

Son zamanlarda neler yaptım? Öncelikle tezimi teslim ettim. Önümüzdeki bir ay içinde sunmayı ve artık bu doktora çilesine son noktayı koymayı planlıyorum. Bir iş elinizde uzadıkça sıkıntı yaratıyor
Daha önce yazmıştım, koşmaya başladım. Hatta geçtiğimiz pazar İstanbul Maratonu'nda 10 km koştuk. Tabi ki derece yapmak falan gibi bir derdim yoktu ama 66 dakikada 10 km beni bile şaşırttı. Kabul etmeliyim özellikle Tophane'yi geçtikten sonra çok yoruldum. Normalde 6 km civarında koşuyorum. 8 km falan gayet iyi gittim ama son 1.5 - 2 km zorlayıcıydı. Ama yaptım, oldu. Çalışmalarım devam edecek:)
Esasında uzun uzun okuduklarımı yazmak istiyordum ama düşünüyorum da o kadar uzun yazmaya değecek pek bir kitapta okumadım. Kısa kısa yazayım.
        


1Q84 - Haruki Murakami: Şu meşhur kitap, Hani çantaya koysanız koyulmaz, yatakta okunmaz, okumak için rahle ister. Ben kitabı Kindle'dan okudum. Yoksa okumak gibi bir niyetim yoktu açıkçası. Kitapta bir otoyoldaki merdivenleri kullanarak paralel evrene geçen bir kadın, paralel evrendeki bir adam ve garip bir tarikatla ilişkileri anlatılıyor. Okudum, okudum ama sevdim mi sevmedim mi bilemedim. Başlarda çok heyecanlıydı. Sonra sonra Murakami'nin bitmez bilmek tekrarları canımdan bezdirdi beni. Evet anladık, herkes basit bir kahvaltı yapıyor, köşedeki barda bira içiyor, Murakami bıkmadan usanmadan her yeni gün için tekrar tekrar yazmış bu tür detayları. Aynı olay Zemberekkuşu'nun Güncesi'nde de vardı. Belki 300-400 sayfalık bir kitap okusak tamam ama okunan kitabın boyutları 1000 küsür sayfa olunca fenalık geliyor insanın içine. Tabii burda belki de Doğan Kitap'ın stratejisini de sorgulamak lazım; Japonca aslında 3 kitap olan bu eseri bize Amerika versiyonunu örnek alarak tek kitap halinde sunduğu için. Murakami'nin kendisi bile 1000 sayfalık versiyonu görünce çok büyük bir kitap olmuş demiş. Sonuç olarak önerir misin derseniz nötr kalırım. Okuduğum için pişman olmadım, yarım bırakmadım. Ama Murakami'nin başka kitaplarına öncelik vermenizi tavsiye edebilirim.
          

Bilinmeyen Adanın Öyküsü - José Saramago: Danışmanımın önerisi ile aldım, zaten kısacık bir kitap, roman değil uzun öykü, uzun öykü bile değil. Bence kısa öykü. Yarım saat falan sürdü okumak. Bilinmeyen adayı arayan bir adamın öyküsü. Ben daha önce Saramago okumadım (Tamam kabul edeyim, yarım bıraktım. Death with Interruptions'ı) Gayet güzeldi bu hikaye. Bir arkadaşınızla buluşacaksınız ama arkadaşınız yarım saat geç kalacağım mı dedi? Hemen en yakın kitapçıya girip bir Bilinmeyen Adanın Öyküsü alın. Pişman olmayacaksınız.


Seyahat Sanatı – Alain de Botton: de Botton çok sevilen bir felsefeci. Ben ilk defa okudum. Tabii işin içinde seyahat olunca arka kapağı bile okumadan aldım kitabı diyebilirim. Esasında neden seyahat ederiz, seyahat etmek bize ne kazandırır gibi sorular sorularak yazılmış bir kitap. De Botton ile yola çıkıyorsunuz ve evinize dönene kadar size eşlik ediyor. Yol boyunca Van Gogh, Baudelaire, Flaubert gibi pek çok insan size rehberlik ediyor. Ama bir şeyler eksik kalıyor. Açıkçası bir roman okumadığım için biraz kafamı kurcalamasını istemiştim okuduklarımın. Aşırı basitti, okuduklarımın altını çizme ihtiyacı bile hissettirmedi. Belki bir kaç paragraf bilemiyorum. Ama de Botton’ın bu kadar sevilmesinin sebebi de bu olabilir. Başka kitaplarını da okumakta fayda olabilir.

10 ½ Bölümde Dünya Tarihi – Julian Barnes: Bu kitabı kitap klübümüz için okudum. Dünya tarihi içinde bildiğimiz olayları farklı bir gözle anlatıyor. Farklı derken şu kadar farklı, Nuh’un Gemisi’ni mesela bir tahtakurusu anlatıyor. Bazı bölümler çok ilgi çekiciydi, bazı bölümlerse baya baya sıkıcıydı. Ama okumak iyi geldi bana. Son zamanlarda okuduğum en farklı kitaplardan birisiydi. Tavsiye edebilirim.

Malafrena – Ursula Le Guin: Hoop toplanın,  saygı duruşuna geçin. Bu bir Le Guin kitabı. Ama olmadı mı olmuyor. Uğur çok beğendi kitabı, sorun bende yani. Beğenmedim değil bakın. Henüz okuyorum, ve daha kitabın çok başlarındayım. Ama kitabın içine giremedim bir türlü. Yani kitap bir kaç haftadır elimde ama ancak 150 sayfa okumuşum. Tamam  Le Guin kitapları her zaman zorlu okuma süreçleri olmuştur ama bu kitap öyle de değil. Esasında sorun benim şu aralar tezimle falan ilgilenirken kitaba zaman ayıramam ve aramıza mesafe girmesi. Önümüzdeki bir kaç haftada biter diye düşünüyorum. Birde 1976 basımı bir kitabın Türkçe'ye yeni kazandırılması? Çok acı.
Başka ne var derseniz. Geçtiğimiz hafta İstanbul Modern’e gittik. Türk sinemasının 100. Yılı kapsamında şehirde pek çok sergi var, birisi de Modern’deydi. Ben daha kapsamlı bir sergi olur diye ummuştum, biraz küçüktü ama  gene de görmek hoşunuza gidebilir. Özellikle eski fotoğraflar çok hoştu. İlgilenirseniz sergi 4 Ocak'a kadar açık. Biz bir de Nar Photos'un Yolda seçkisini gördük. Nar Photos zaten Türkiye'nin başarılı fotoğraf oluşumlarından birisi. Yolda'daki fotoğraflarda 10 yıllık geçmişimizle ışık tutuyordu. Ne yazık ki o sergiyi artık görmeniz mümkün değil. 
Bir de uzun zamandır yazmak istediğim bir dizi var. Bilenler bilir gerçi, ama gene de es geçmeyelim. Forbrydelsen. Eğer ki polisiye seviyorsanız sakın kaçırmayın. Danimarka cinayet bürosunda geçiyor dizi. Polisimiz işine takıntılı Sarah Lund. Seks, politika, cinayet, ne ararsanız var. Üstelik polisler öyle CSI’daki gibi ottan boktan DNA bulamıyorlar. DNAsını buldukları adamlar sistemde kayıtlı olmuyorlar. Cinayet büro ofisleri leş gibi, öyle janjanlı ofisler değil. Yani her şey gerçek. Biraz Sarah Lund gerçeküstü gibi. Çok başarılı.
Şimdilik bitsin, zaten cook uzun bir yazı oldu. 

                              Hayat kısa, kuşlar uçuyor.
                                                                          ....


Not: Kitap kapak fotoğraflarını internetten buldum. Referans vermeye gerek yok heralde.

25 Eylül 2014 Perşembe

Koşuyorum

Evet ben de inanamıyorum ama bir çaba var. Basketbol oynadığım dönemlerde bile en sevmediğim iş koşmaktı. Koşmak demeyin de ne derseniz deyin. Sahanın etrafında 10 tur derlerdi mesela. Nefret ederdim. Ama Amerika'da işler değişti. Bir kere her şeyden önce koşan onca insanı gördüm ve şaşırdım. Herkes koşabilirmiş gibi geldi. Tam ufak ufak ya acaba bende mi koşsam demeye başladım, havalar soğudu, karlar yağdı etraf buz oldu. Dur dedim Sezen, düşüp kolunu başını kırma vallahi doktor masrafının altından kalkamazsın. Sonra bahar geldi, ben Türkiye'ye döndüm ama koşmak aklımın bir köşesinde. Zaten 5 kilo almışım mutsuzum. (Neyse ki gitmeden vermiştim 5 kilo) Sonra öğrendim ki Uğur'un kuzenleri salı-perşembe parka çıkıyorlar. Koşmak için değil ama çok tempolu yürüyorlar. Önce onlara katıldım.  Aklıma Avrasya Maratonu geldi. 10 km koşabilir miyim acaba dedim? Ve başladım. Beni kıskanan Uğur'da başladı. Nike'ın uygulamasında çeşitli çalışma programları var. 10 km ve başlangıç seviyesini seçtik. 8 haftada bizi 10 km koşturacağını iddia ediyor program. Şimdi 4. haftadayız. Koşma hızımızın arttığını görebiliyorum ama gene de koşmayı sevmiyorum. Adımları sayıyorum bitecek diye.Umuyorum ki bir gün zevk alarak koşmayı da öğreneceğim.  Ama Avrasya için inat ettim, bunu yapacağım dedim. Belki daha da iyi koştuğumda daha çok severim bilmiyorum. 

Spor yapmayı seviyorum ama sebat etme sorunum var. Yoga, bisiklet, yüzme, yürüyüş, koşu. Hepsini deniyorum, hepsini yapıyorum ama sonra bir bakıyorum hepsi yarım. Mesela bu yaz bisiklete çok çok az bindim. Ama tesellim sporun hep bir şekilde olması hayatımda.  


İlk hafta kolaydı, Bakmayın siz Run 4.8km dediğine onu parça parça koşturuyor. Hatta ilk başlarda bir dakika koş bir dakika yürü diyor. Tabii o süre olayı biraz sıkıcı. Cumartesi günü 6.4 koşmadım değil ama beğenmedi nedense:D Yazılımsal bir hata olsa gerek. 

İkinci haftada da pek sorun yoktu. Güzel güzel devam ettik. 

İşte problem burada başladı. 18 Eylül'de (Perşembe günkü dinlenmeyi Cuma'ya aldığım doğrudur:P) 2.4 km koşarken karnımda inanılmaz bir sancı hissettim. Ne oluyoruz yahu dedim kendi kendime ama bir yandan da diyorum ki ben koşuyorum ya, bağırsaklarım da bir hareketlenme olması normal. Gazdır gaz. Birazdan geçer.(Esasında bu ağrıyı kadınlar için çok güzel ifade edebilirim. İnanılmaz şiddetli bir regl ağrısı) Koşmayı bıraktım, yürümeye başladım. Uğur istersen dönelim dedi. Yok dedim devam edelim. Ama parkın kapısına geldiğimde dayanamayacak durumda hissettim kendimi. Bir de o gün hava çok soğuktu ve hatta yağmur falan yağmıştı. Üstümdekiler de ıslandı, rahatsız oldum. Ben dönüyorum dedim. Ev parka 5 dakika mesafede ve 300 metre falan kala sancıdan bayılacaktım. Acaba Uğur arabayı mı getirse diyorum ama sonra onu bekleyene kadar eve yürürüm diye düşünüyorum. Bir taraftan da kusmak üzereyim. Acaba asansöre binmesem mi ne olur ne olmaz biraz daha sokakta durayım diyorum. Neyse kazasız belasız eve çıktım ve sıcak duşa attım kendimi. Yoğurt ve muz yemiştim koşmadan önce, heralde ondan oldu dedim. Cuma günü koşmadım ama cumartesi gene aynı şey oldu. Gene koşuyu bırakıp geri döndüm ama bu sefer sancı dayanılabilirdi ve eve dönerken bile geçmişti. Bunun üzerine bu haftaki koşularda eve dönmemeye başladım. Bir süre dinleniyorum ve sancı geçince koşmaya devam ediyorum. 

İnternette biraz araştırdım, genelde nefesin uygunsuzluğundan ve kondisyon eksikliğinden oluyormuş.  Bakalım zamanla açılacağımı düşünüyorum. Özellikle bu konuda tavsiyeleriniz var mı? Siz koşuyor musunuz?