28 Şubat 2011 Pazartesi

HES

Enerji üzerine çok yazılıp çizilebilir. Esasında nükleer falan da düşünülürse HES son derece mantıklı bir çözümdür. Ama HES inşa etmekle, doğayı, kültürü, tarihi, insanları, ekosistemi katletmek arasında bir fark olmalı. Teşvik politikaları ise (düşük faizli krediler, enerjinin satın alınmasının garanti edilmesi gibi) doğru kaynaklar düşünülerek planlanmalı. Bir nehrin faydası sadece üretilen enerji değildir. Onun ekosistemi, insanlara faydası, doğal çevrime katkısı da inceden irdelenmeli. 

Videoda kullanım hakkı diye bir şeyden  bahsediliyor. Bu suyun kullanım hakkının kiralanması olarak anlatılıyor. Ama soruyorum. Kimin suyunu kime kiralıyorsun? Devlet olarak bu su senin mi ki? Doğanın, insanların değil mi? Akan nehir mi yoksa senin gözünde akan paralar mı? Suyun kullanım hakkını kiralayınca yarın öbür gün o sudan halkın yararlanmasına izin verilmeyeceğini göremiyor musun? Bir de 49 yıllığına kiralıyorlarmış. 50 seneliğine kiralada tapusunu da şirketin üstüne yap bari.



Anadolu'nun İsyanı from Anadoluyu Vermeyecegiz on Vimeo.

25 Şubat 2011 Cuma

Gene Haftasonu

Selam;

Geçen haftadan beri hiçbir şey yazmadım biliyorum ama enteresan hiçbir şeyde yoktu gözüme çarpan. Bu haftaki en büyük konumuz Libya'ydı maalesef. Ve hatta Libya'da mahsur kalan bir tanıdığımızın oğlu için endişelenip durduk. Neyse ki dün gece sağ salim döndü İstanbul'a da biz de rahat bir nefes aldık.

Geçen haftasonu ne yazık ki Frida'ya gidemedim. Bu cumartesine planlamıştım ama hava o kadar tatsız ki, hiç sanmıyorum evden çıkıp karşıya geçmek isteyeceğimi. Zaten Anadolu Yakası ile Avrupa Yakası arasında acaip bir hava farkı var. İşe gelirken Levent'e falan gelince resmen bunalmaya başlıyorum. Kanyon'un, Safir'in (Sapphire mi yoksa?) falan üstleri hep sisle bezenmiş oluyor. Nefret ediyorum o görüntüden. Normalde hani hergün karşıya geçiyorum, haftasonu geçmek istemem demem, ama gerçekten de kendi evimdeki hava daha açıkkne karşıya geçmem gibi geliyor bana. Zaten cumartesi misafirim var, oturup pasta falan yapayım ben:)

The Great Gatsby'i okumaya başladım, hem de İngilizce. Bu İngilizce kitap okumalarım genelde hep hüsranla sonuçlanıp yarım bırakılıyorlar. Aylarca peşinde koştuğum On the Road'u bile bitirmedim. Ayıp bana. Ama napayım , çok sıkılıyorum. Bir de istediğim kadar dile hakim olayım, yazılanları anlamakla ilgili bir sıkıntım olmasa bile dikkatim çok çabuk dağılıyor, konudan kopuyorum, sadece kelimeleri okumaya başlıyorum. Neyse ki Gatsby nispeten kısa bir kitap. Bitirebileceğimi düşünüyorum. 

Sabah gelirken İtü Yelken Klübü'nün toplantı çağrılarını gördüm. Yelken öğrenmeyi çok ama çok istiyorum. Ama biliyorum ki sıkıntı ders almakta değil, daha sonra yelkenli kiralamak çok maliyetli oluyor. O yüzden de asla yanaşmadım kurslara katılmaya. Ama gene de sabah sabah içim buruldu. Size iki tane fotoğraf göstereyim de, şu soğukta uyuz olalım. Ama bir de bu soğukta yelkenli de olduğunuzu düşünsenize:))


Akşama ne pişirsem derdi beni benden alıyor gerçekten de. Uğur eti çok seviyor, bu akşama mesela şiş kebap pişirmeyi önerdi, yuh dedim. Gerçi hani ben de severim ama öyle de büyük bir aşkla değil. Son zamanlarda balık yerken çok zorlanıyorum mesela. Tavuk ve ette o kadar zorlanmıyorum ama, balık böyle bütün halde geliyor ya tabağa. Hayvanı yüzerken tutup kızartıyoruz düşüncesini aklımdan asla çıkaramıyorum. Zaten birkaç sene önce Kaş'ta yüzen kalamarları gördüğümden beri kalamar yiyemiyorum. Ki belirtmem lazım, o kalamarları görmeden önceki gece, hayatımda yediğim en lezzetli kalamarı yemiştim. Bol kekikli, tüp şeklinde ızgara yapılmış. Ama kalamar suyun içinde öylesine güzel bir hayvan ki. Turuncu gözleri, yeşil duyargaları var.
Çifter çifter yüzüyorlardı ki çiftleşme dönemiydi olasılıkla. O günden sonra sadece iki kere kalamar yedim. Birinde acaba gerçekten yiyemiyorum diye mi denedim, evet yiyemedim. İkincisi de ne yazık ki İspanya'da paellanın içinde vardı. Yemiş bulundum. Enteresan ama Google'da ne Türkçe ne de İngilizce aratınca doğru dürüst bir kalamar fotoğrafı bulamadım. Zavallı kalamarlar hep kızartılmış, dilimlenmiş halleriyle gösterilmişler.   Mesela Bodrum'da bir kere ahtapotun nasıl öldürüldüğüne şahit olduğumdan beri ahtapot yemem. Gerçi o güne kadar da yememiştim, artık hiç yemem. Ne bileyim deniz yıldızları satılır ya kurutulmuş. Onları asla almam, onları da suda gördüm. Yengeçler enteresandır mesela. KAfalarını taşın altından çıkarıp çıkarıp etrafı kolaçan ederler. İzlerim yengeçleri deniz kıyısına gidince. Bir tanesi Bozcaada'da bacağıma tırmanmak istemişti hatta. Bir kere yengeç yedim, insanoğlunun manyak olduğuna kanaat getirdim. Çok lezzetli bulmadığım gibi, o hayvanların da hunharca öldürülmelerini çok manasız buldum. Deniz hayvanlarını yemek zorlu bir durum o yüzden benim için. Somon, ton balığı ile ilişkim nispeten daha iyi. Hayır işin kötü yanı, balık yemeyi seviyorum. Sadece mutsuz oluyorum hayvanları yiyince. Yoksa bir levrek, bir çupra bunlar sevdiğimiz lezzetler yani. Ama yemekten sonra da derin bir mutsuzluk duyuyorum. Somon ve ton yemek nispeten daha kolay. Onları balık gibi görmüyorum ya sofrada. Et konusu daha da çetrefilli. Ben eti esasen sadece et gibi yemeyi severim. Kıymalı sebze yemeği pek sevmem mesela. Köfte falan severim. Ama hayat köfteyle, şiş kebapla geçmiyor. Hele bir de yemek pişirmeyi düşünmesi gereken kadınları düşünün. Erkekler için her zaman aman köfte yapalım, şinitzel yapalım falan yemek yeme olayı genelde. Bizde ise tam tersi. Yemek olsun, ertesi güne de kalsın, besleyici olsun telaşı yüzünden köfte patates mesela sadece zor zaman yemeğidir değil mi? Evet buraya nerden gelmiştik? Hah! Akşama ne pişirsem? Düşünün ki evin erkek kısmı şiş kebap istemiş, kadın kısmı da etsiz bişi istiyor. Nerede uzlaşabiliriz? Fikri olan?

Esasında bu yazıyı saatlerdir yazıyorum. Biraz telefonla konuştum, yukarı çıkıp kahve aldım, fener balığını okudum, Greenpeace videosunu izledim. Ve artık iyice kafam da çorba olmaya başladı. Yazmak istediklerimi de unuttum sanırsam. Greenpeace videosunu izlemediyseniz lütfen burdan buyurun:
Bilenler azılı bir nükleer karşıtı olduğumu bilirler. Bilmeyenler de öğrenebilirler:)

18 Şubat 2011 Cuma

Haftanın Sonu



Sonunda yoğun geçen hafta bitti, hafta sonu geldi. Gerçi ben haftasonlarından da bir şey anlamıyorum bir bakıyorum gene hüzünlü pazar akşamındayız. Uyumama sayılı dakikalar kalmışken sehpanın önüne çökmüş oje sürmeye falan çalışıyorum. Çok acıklı yani. 


Bu hafta sonu için neler yapacağım. Düşünelim... Cumartesi günü öncelikle birkaç çiçeğin saksısını değiştireceğim.  Sonra da kitap klübü toplantısı var. Her ne kadar her ay buluşmak üzere yola çıktıysak da birkaç aydır baya ertelemiştik buluşmayı. Birbirimizle de pek görüşemedik. Özleştik:))Cennet Başka Yerde'yi tartışacağız. Bu kitap benim için enteresan bir deneyim olmaktan çok uzaktı ne yazık ki. Ama Gauguin'e ulaştım, merak ettim, öğrendim. O yüzden de değerli bulduğumu söyleyebilirim. Ama dediğim gibi eğer benim gibi bir merak uyandırmazsa içinizde, son derece manasız bir kitap olarak elinizde kalır bence. Llosa 2010 yılı Nobel Ödülü'nü aldı diye heyecanla atladık kitaba ama beni pek tatmin etmedi. Toplantıdan sonra yamur durumuna göre Uğur'u kolundan tutup Pera Müzesi'ne götüreyim diyorum. Kahlo sergisini hala göremedim. Uğur'un bu fikrimden henüz haberi yok:)) Pazar günü ise sabahları zaten ensemble çalışmam var. İlk başlarda çok zor gelmişti pazar sabahı erkenden kalkıp çalışmaya gitmek, ama artık büyük bir keyifle gidiyorum. Hem sabah ister istemez erken uyanıyorum, hem müzikle iç içe kalıyorum. Bakalım sene sonunda neler çıkacak ortaya. Öğleden sonra ile ilgili bir planım yok ama, bakalım çıkar bir işler elbet. 


Size bugün görüp beğendiğim birkaç fotoğrafı göstereceğim. Hepsi birbirinden bağımsız, ama hepsi benim beğenimi kazandı. Manikürü bu hafta sonu yapmayı düşünüyorum, hem kitap buluşması ile de ilişkili. Fiyonklu çantayı da çok beğendim. Biraz daha küçük, ve zincir bir sapla kullanılabilir diye düşünüyorum. Hatta onu da yapmayı düşünmüyor değilim. Bilenler bu aralar Audrey Hepburn'le çok ilgili olduğumu biliyordur. Onun da bir kaç fotoğrafı var, tüm zamanlarda ilham alınabilecek bir kadın bence. Ve girişteki yazı... Çok basit ve çok zekice değil mi sizce de? 




Keyifli hafta sonları.



















Kaynaklar: 

14 Şubat 2011 Pazartesi

Yoga

Bugün grupanya'da olan fırsatla yoga kuponları aldım. Esasında İTÜ'deki yoga derslerine katılacaktım ama bu hem daha ucuzdu, hem de evime çok yakın. En azından denemek için alayım, sıkılırsam da İTÜ'dekine de gitmem diye düşündüm. Bakalım. Cuma günü başlamak istiyorum.

9 Şubat 2011 Çarşamba

Kar Kar

Bunların da cazibesine kapılmadım değil, kışın evlenecekseniz, kar yağsa ne kadar güzel olmaz mı esasında? Friends dizisinde Phoebe'nin nikahı da karlar üzerinde ve muhteşem olmuştu hatırlar mısınız?








 Kaynaklar
http://www.bride.ca/wedding-ideas/index.cfm/2008/10/23/Bridal-Gowns-Canada-Elina-Viola
http://www.mjpaperie.com/2010/12/27/let-it-snow-and-snow-and-snow/
http://www.shibawi.com/wedding-dress/let-it-snow-wedding-decoration/
http://www.templegregory.co.uk/blog/
http://manolobrides.com/2009/12/
http://weddingdressmodel.blogspot.com/2010/10/best-winter-wedding-locations.html

Sahil Sahil

Yok bir anda düğün fotoğrafları yayınlamaya başlamayacağım, ama biz de pek yaygın olmasa da yabancılar arasında çok yaygın olan, sahilde kıyılan gündüz nikahlarının ve kokteyllerin güzelliğine bir baksanıza. Biz evlenirken böyle birşey yapmayı çok istemiştik ama İstanbul'da bunu başarabilmek cidden zor. Nerden kumsal bulucam, gündüz vakti insanları düğüne çağırıcam falan. Haftasonu kalabalığında Kilyos'a. gidilemeyeceğine göre. Zor iş yani. Ama olsa ne kadar hoş olur



.








Kaynaklar


http://www.shoppingblog.com/blog/103117
http://poponthepop.com/gallery/megan-fox-wedding-dress-picture/
http://www.dailymail.co.uk/tvshowbiz/article-1293017/Megan-Fox-gets-biggest-role-date--blushing-bride-beach-wedding.html
http://www.webxmes.com/beach-wedding-dresses
http://www.samuibeachfrontvillas.com/beachfront-weddings/

8 Şubat 2011 Salı

Bugün

Bugün bir karmaşık düşünceler içindeyim. Sabah erkenden fakülteye geldim ama yapacak hiçbir şey yokmuş. Dün bir analiz yapmıştım, 50 Hz'de topladığım verilerin baskın frekansı 60 Hz'de çıktı. Facebooktan sordum kimse cevap vermedi. Oysa ki işaret işlemeci çok arkadaşım vardı. Acaba yöntemde mi hata yaptım, verilerde düşünemediğim bir şey mi var, hiç fikrim yok. Hocam derste, verilerle ilgili daha çok bilgisi olan arkadaşım da ancak yarın gelecekmiş. Hızlıca bitirmek istiyorum bu çalışmayı. En iyisi ben öğleden sonra kaynak arayayım, makale okuyayım. Sonuçta referansa da ihtiyacım var. 

Yeterlik hakkında hiç konuşmadık sanırım. Kaldım ve bunun nedenleri hakkında konuşmak değil derdim. Sadece  bana hissettirdiklerini düşünüyorum. Ağustos ayındaki düğünden ve alayından sonra, Eylül ayında ders çalışmaya başlamıştım. Kendimi paralamıyordum henüz ama her gün illa ki bir saat iki saat bakıyordum. Hiçbir şey yapmamışsam bile sayfalarını çeviriyordum defterlerimin. Sonraki zamanlarda tabi ki çalışmalar hızlandı. Daha çok, daha çok, daha çok... Son zamanlarda artık Duygu'nun evine kamp kurmuştuk. Kampı oraya kurmamızın sebebi de yemek pişirmek ve hazırlamakla zaman kaybetmek istememizdi. Annesi sağ olsun çok güzel besledi biz. Hatta yeterlikte aldığımız kiloları hala veremedik. Çoğunuz en azında ÖSS'ye girmiş insanlar olarak bilirsiniz ki bu tür sınavlar hayatınıza ambargo koyuyorlar. Bu süreçte sinemaya gitmeyi, havuza gitmeyi, tiyatroya gitmeyi,, bildiri ve makalelerle çalışmayı bıraktım. Varsa yoksa sadece ders çalışmak, popomun üstüne oturmak vardı. Ekim-Aralık ayları arasında sanki ahaytım askıya alınmıştı, ben uzaktan izliyordum. Aralık ayında kitap okumayı da bıraktım, artık kafam kaldırmıyordu. İzlediğim dizileri bıraktım, hatta Türk dizilerini bile bıraktım. Aralık ayında ayrıca uyumayı da bıraktım. Huzurlu bir uyku uyuyamaz oldum. Geceleri düzgün uyuyamayınca da, gündüzler çileye dönüştü. Birkaç kere de ölesiye uyumuşluğum var. Başımı bir koyup 12 saat boyunca gözümü açamadan... Bir gece saat 5te gözümü açıp Sait Faik'in bir hikayesini aradım. Sait Faik o hikayede "yazmazsam çıldıracaktım" diyordu. Ben de o hikayeyi okumazsam çıldıracaktım. Sanki o saatte herşey o hikayeyi bulup okumama bağlıydı. Sınav haftası, ve sınavdan kaldığımı öğrendiğim hafta ise toptan tatsızdı. Uykusuz, üzgün, sinirli... İşte yeterlik sınavı bana bunlara ve daha pek çok şeye mal oldu. Mal olduklarının karşısında ben sınavı geçseydim tatsız bir hatıra olarak aklımda kalacaktı o dönem sadece. Ama dediğim gibi sınavdan kaldım. Ve önümde beni gene aynı dönem bekliyor. Şimdi derin bir boşluk var, hocam bu aralar pek çalışmalayım sen derslerine çalış dedi. Ama henüz Şubat'tayız. Tekrar oturup ders çalışmayı kladırabilecek yapıda değilim. Nisan ayında başlayayım, hızlıca bitireyim diyorum. Zaten geçen seferden herşeyi olmasa da yoğınluğunu hatırlıyorum çalışılması gerekenlerin. Bu bir senede yaşadıklarım için üzgünüm. Kaybettiğim zaman için ve bunun ötesinde kendime yapamadığım yatırımlar için çok üzgünüm. Bunları tekrar yaşayacağım için de çok üzgünüm. Tekrarına gücüm var mı onu da bilmiyorum açıkçası.

Dün Duygu ile kariyerlerimiz üzerinde falan konuştuk. Sonra akşam kariyerden öte kendimle ilgili düşüncelere daldım. Nasıl bir bakışım var hayata diye. İstediğim şeylerin çok net olduğunu biliyorum zaten. Hani Evliya Çelebi Hızır Peygamberin karşısında Şefahat ya Resulaallah diyeceğine heyecanlanmış ve seyahat demiş ya, işte ben de bunu istiyorum. Bütün Dünya'yı gezeyim. Hakan Öge'yi bilir misiniz? İşte Hakan Öge idolüm. Yelken ile açılan, yıllarca Dünya'yı gezen bir fotoğrafçı. Yapmak istediğim herşeyi yapmış bir insan esasen. Diyebilirsiniz ki git yelken kursuna, zaten evden çıksan 10 dakikada limandayım. Ama sorun bu değil işte. Bir şeylerin  kursuna gidip onu yapamamak hiç hoşuma gitmiyor. Ata binmek için kursa gidiyorsam dağlarda ata binebilmeliyim (ki bu da zeytinlik, üzüm bağı ve bademlik projemin bir parçası. Bir kaç farklı ırktan at istiyorum ) Yelken kursuna gitmemin sebebi kullanabileceğim bir yelkenlimin olmasıdır. Burda dönüp dolaşıp işler paraya geliyor. Para için kariyer yapman gerekiyor. Falan filan. Bu noktaya girmeyeceğim. 

Beklentim sabah kalkıp çiçeklerimi sulamak, alelacele ağzıma tıkıştırdığım tostlarla değil, güzel bir şekilde kahvaltı etmek, denizdeysem yelkenimi açıp gitmek, binlerce kare fotoğraf çekmek, içlerinden hangisi en iyi onu bulmak... Kitaplarımı okumak, flütte bir Bach sonatı çalmak. 

Bu hayalleri kurarken hep arka plandan caz çalıyor, her akşam şarap kadehleri ile bitiyor gibi geliyor sanki. 

Dedim ya bugün kafam çok karışık nedense. Yazı da hiçbir yere ulaşmadı. Böyle bir iç dökmeydi diye düşünün. Ne bileyim. 

Kendini arayan bir ruh olacağım aklıma hiç gelmezdi ama öyle olduğumu fark ettim. Hani hepimiz ne olacağımızı daha küçüklükten biliyoruz ya. Sınavlar, okullar, okullar, sınavlar... Bunlar böyle giderken ne olduğumuzu düşünmüyoruz, ne olmamız bekleniyorsa o oluyoruz. Sonra ya ben nerdeyim dediğimiz de -ki diyenler şanslı bence, demeyenler çoktur- kafamız çok karışıyor. Ben de öyleyim sanırım bir süredir. 

Biterken  jehan barbur çalıyordu. İl defa dinliyorum, sevdim mi, sıkıldım mı bilemedim. 

4 Şubat 2011 Cuma

İçinden Deniz Geçen Şarkılar

Bülent Ortaçgil'e büyük bir aşk besleyen bir insan değilim. Ama yeni albümünün çok başarılı olduğunu okuyunca birkaç yerden ben de aldım. CD'yi alalı neredeyse iki ay oldu. Birkaç dinleme denemem başarısızlıkla sonuçlandı. Yeterlik sonra belki sakin sakin iyi gelir dedim ama kafam o kadar doluymuş ki hiç anlamamışım. Sonra da kaldırıp bir kenara koydum. Geçenlerde iphonedaki müzikleri değiştirirken bunu da eklemek istedim. Nasıl yaptıysam iki kere Bulutsuzluk Özlemi eklemişim ama Bülent Ortaçgil'i eklemeyi becerememişim. En sonunda tekrar update ettim önceki gece şarkıları. Dün de flüt dersine giderken dinledim bütün albümü. Derse saat 5 gibi gittim. Yürüyerek gideyim bari dedim. Hava ılıktı. Akşam üstünün romantizmi vardı, kulaklarımda da muhteşem melodiler. Bütün parçalarda bir deniz özlemi, balıkçılar, adalar, su altı, balıklar....Yani her parçanın içinden deniz geçiyor. Tadımlık olarak dinleyin ve hemen bu CD'yi edinin bence.

Biterken karanfilli çay içiyorum. Mis gibi kokusu içimi ferahlatıyor.

3 Şubat 2011 Perşembe

Çiçeklerim

Bir süredir, ki bu süre inanın çok değil, evde çiçek yetiştirmekle uğraşıyoruz. İlk adımı Uğur attı, bana bir zeytin fidesi aldı. Şu hayatta en çok istediğim şey zeytin, üzüm ve badem ağaçlarımın olması. Kocaman bir çiftlik hayal ediyorum. Dönümlerce zeytin, üzüm ve badem dolu. Şarabımızı yapıyoruz, zeytinimizi yapıyoruz, ve bademlerimizi topluyoruz. Keçilerin sütünden peynir yapıyoruz, gül bahçesinde geziniyoruz. 6 tane atım olsun istiyorum. Zeytinliklerimi gezmeye, denetlemeye, ağaçlarımla konuşmaya çıkayım. Atların sırtında rüzgarı hissedeyim yüzümde. Esasında diyebilirim ki bu hayata dayanabilmemi olanaklı kılan bir hayal bu. Bir gün bütün bu iş hayatından kurtulacağım. Bildirilerden, yeterliklerden, derslerden, öğrencilerden... Herşeyden. Sadece ağaçlarım, çocuklarım, dostlarım, ailem olacak. Kocaman bir çiftlikte yaşayacağım. Bol bol fotoğraf çekip seyahat edeceğim. Açık pencerelerden tatlı bir flüt sesi yayılacak bazen, Bach çalacağım, jazz çalacağım. Bu hayal güzel bir gülümseme koyuyor yüzüme. Sonra gerçek hayata dönüyorum. Paramın da bırakın bir çiftlik almayı, anca bir zeytin fidesine yeteceğini fark ediyorum. Şimdilik fideyle idare ediyorum:)) Gözüm gibi bakıyorum ona, camın önüne koydum, dışarda büyüyen bir ağaç sonuçta. Hatta bazen balkona çıkarıyorum ki hava alsın:)



İkinci çiçek ise orkide. Orkide bakımı zor bir bitki, güneş istemiyor ama aydınlık istiyor. Soğuk hava sevmiyor, sıcaklığı 26 derece dolaylarında istiyor. Biz daha cumartesi günü aldık, çiçekleriyle duruyor. Koyduğum yer aydınlık bir yer ama balkonu açınca tam kapının karşısında kalacak, sanırım başka bir yer düşünmem gerekecek. Esasında çalışma odamız çok uygun ama ben bu güzellik hep gözümün önünde olsun istiyorum. Salon o kadar uygun olmayacak sanırım. Haftada bir kez sulayın yazıyor. Ayrıca köklerinde de su kalmasını sevmez diyorlar. Nazlı ve kaprisli bir çiçek demiştim. Bakalım birbirimizin dilinden anlayabilecek miyiz?



Üçüncü çiçek bir Afrika menekşesi. Bunu da annemler getirdiler. Menekşeler konusunda sabıkalıyım. Bir tane bembeyaz çiçekli menekşeyi tamamen çürütmüşlüğüm var. Şimdi koyduğum yeri babam uygun buldu. Bakalım nasıl gelişecek. 


Çuha çiçekleri zaten dış mekanda oldukları için balkona koydum onları da. Çuhaların arkasındakiler de lale ve sümbül soğanları. İlkbaharda çiçek açarlar diye düşünüyorum.


Son çiçek ise evime ilk kez geldikleri için annemlerin aldığı kasımpatılar. Onlar vazodalar, ama o kadar güzeller ki, buraya da eklemeye karar verdim. 

Son olarak saksıdaki çimenleri çok beğeniyorum, çimen tohumu aldım. Ama elimdeki saksıların altları delik değildi. Uğur'un saksıların altını delmesini bekliyorum. Birkaç hafta içinde çimenlerimde olacaklar:)) Fikir olması için onların da internetten bulduğum bir resmini ekliyorum. Kaynak için klik.






Fotoğraf makinam dayımda. Makro objektifimde onda sanırım. Uğur'un makinası ile ve pek alışık olmadığım bir objektifle çekim yaparken çok zorlandım. Fotoğraflarım iyi olmadılar ne yazık ki.

Biterken şu çalıyordu. 

Ölüleri Gömün

Bu alıntı Irvin Shaw'ın Ölüleri Gömün adlı oyunundan. İstanbul Devlet Tiyatrolarında izleyebilirsiniz.Bir eleştirisini de yakında diğer blogdan okuyabilirsiniz.


Ayağa kalkmak için neden ölmeyi bekledin?