30 Kasım 2011 Çarşamba

Yılbaşı Ağacı

1 Aralık geliyor. Bu da yılbaşının yaklaştığını gösteriyor. Kime hangi hediyeleri alacağınıza karar verdiniz mi peki? Beni ufaktan bir heyecan sarsa da henüz hediyeleri bulamadım ne yazık ki. 

Benim çocukluğumda yılbaşı ağaçları daha piyasaya yeni yeni çıkmaya başlamıştı Eskişehir'de ve tabi ki bizim bunu almamız gibi bir durum asla söz konusu değildi. Ama şimdi bakıyorum da annemler bile evde ufak bir ağaç süslüyorlar. Ben eve olumlu bir hava kattığını düşünüyorum ve çok beğeniyorum. 

Geçen sene evde parti verdik, yılbaşı ağacını da hazırlamıştık. Ama ben ufak bir güç gösterisi ile ne yazık ki ağacın ayağını kırmıştım da bütün gece azıcık yamuk durmuştu. Bu sene bu yüzden yeni bir ağaç almak istiyorum. Geçen sene kendi ağacımızı süsledikten sonra şu bembeyaz ağaçları görüp çok özenmiştim, sanırım bu sene beyaz bir ağaç alıp tek renk ile süsleyeceğim. Evimiz genelde mavi olduğu için mavi olabilir gibi geliyor bana ama bir yandan da yılbaşının rengi kırmızı değil mi? Kırmızı beyaz ve altın sarısı:) Ne dersiniz? Siz nasıl bir dekorasyon düşünüyorsunuz?



Yatak odasına böyle bir kaç parça eşya koymak çok hoş. Ama bizim yatak odamızda baş ucumuzda genelde karmaşık bir kıyafetler ve kitaplar yığını var nedense:)

Biraz soğuk olsa da çok modern


 Ben esas bu sandalyelere beyılıyorum ama Uğur hiç sevmiyor, bir tane bile alamadım o yüzden.
Buna bayıldım, çok güzel bir fikir. Mümkünse şerit LEDlerle ışıklandırılmalı. Büyük bir antrede hoş olabilir diye düşünüyorum. Ya da belki iş yerinizde bir duvara da yapabilirsiniz iş ortamınıza göre.


Sarıya biraz kırmızı katılmalı bence.

İşte geçen sene görüp bayıldığım ağaç buydu.


Evet sanırım kırmızı ve altın sarısı kullanacağım ben. Ama şu turkuazlar da beni cezbetmiyor değil.


Kaynaklar
http://www.southernliving.com/home-garden/holidays-occasions/christmas-tree-gallery-00400000036187/page8.html
http://www.easy-decorating-ideas.com/holiday-decorating-ideas.html
http://homezinterior.com/room-design-decorating/small-christmas-trees-decorating-ideas.html
http://roomenvy.wordpress.com/tag/modern-christmas-decorating-ideas/
http://www.rifz10.com/west-elm-holiday-decoration-collection-by-david-stark/ (Burada çok enteresan fikirler var, yakın duralım.)

21 Kasım 2011 Pazartesi

İmkansızın Şarkısı

 Evet sonunda geri geldim, söz verdiğim gibi İmkansızın Şarkısı'nı yazmaya. Esasında bu kitap için söyleyeceğim öyle çok kelime var, bir yandan da öylesine anlatmak istemiyorum ki. Enteresan, çok kitap okurum ama son zamanlarda etkilendiğim çok fazla bir şey olmamıştı. Ama öncelikle İmkansızın Şarkısı, sonra da Cebelavi Sokağı'nın çocukları dengemi bozdu diyebilirim, ki bakın açıkça söyleyeyim kitaplar için bu cümleleri de çok sık kullanmam. Bir kitap okudum hayatım değişti insanı değilim ben. Neyse, gelelim konumuza. Daha önce söylemiştim,  Etrafta dönen Sahilde Kafka fırtınasına ben de kapıldım ve İmkansızın Şarkısı ile Zemberekkuşu'nun Güncesi'ni aldım. Zemberekkuşu'nu internette okumuştum ama İmkansızın Şarkısı'nı almamdaki en önemli etken arka kapakta geçen birkaç cümle idi. 1968 Japonya'sında geçen bir hikaye, Murakami'nin yaşamından esintiler, Salinger  ve Fitzgerald tarzı anlatım. İşte bunlar benim için yeterli oldu. '68 Japonya'sını düşündüm ve o dönemle ilgili hiçbir bilgimin olmadığını gördüm. '68'in Türkiye'deki etkilerine vakıfız, keza Avrupa'daki yayılımını da biliyoruz. Ama ya bize çok uzak bir ülke olan Japonya?


Kitap kahramanı Vatanebe'nin 67-68 yılları arasında yaşadıklarını anlatıyor, bir yandan da Japonya'daki yaşamı gösteriyor. Esasında politik yönü olmayan bir karakter Vatanebe. Biraz da manasız buluyor bütün bu olanları. Bir yandan üniversitede derslerine devam ediyor, öte taraftan taa çocukluğundan beri tanıdığı, en yakın arkadaşının eski sevgilisi olan Naoko ile acayip bir ilişki yaşıyor. Naoko 20. yaş gününden sonra Tokyo'dan ayrılıyor, Vatanebe ise nereye gittiğini ancak aylar sonra öğreniyor. Bu arada da okulda Midori isimli bir kızla arkadaşlık kuruyor, ama bu sadece arkadaşlık çünkü Vatanebe Naoko'ya dam akıllı aşık. Bı arada Midori Japonca'da yeşil demekmiş, ve Midori öyle üzülüyor ki ismi yüzünden. Bana yeşil hiç yakışmaz, oysa ablamın adı pembe ve ona pembe çok yakışıyor diyor. Midori hayatta çok zorluklar geçirmiş esasında ama içinde bütün bunlara rağmen neşeli bir yönü kalmış, dobra dobra bir kız. Bir de size nasıl olduğunu söylemeyeceğim ama Naoko sayesinde kitaba giren Reiko isimli bir piyano öğretmeninin de acıklı hikayesine tanıklık edeceksiniz. Şimdiden dikkatli olamnızı önereyim, kitapta yoğun bir cinsellik olgusu var, bu tür şeylerden rahatsız oluyorsanız hiç okumayın bile. 

Vatanebe karakterinde beni en çok etkileyen hareketlerinden birisi de şu oldu. Devrimci öğrenciler dersleri durduruyorlar, bir bildiri okuyorlar. Birkaç gün sonra ise hiç birşey olmamış gibi derslerine deva ediyorlar. Hayatta doğru dürüst bir politik görüşü olmayan Vatanebe ise bunun yanlış bir tutum olduğunu düşünüyor. Derslerinden nefret etmesine rağmen kendi deyimiyle yapacak daha iyi bir işi olmadığı için derslerine sıkı sıkı devam ediyor, ama o günden sonra hiçbir derste yoklama vermiyor. Bence bütün politik duruşlardan daha sağlam bir duruş bu. 

Japonya zaten intihar oranı en yüksek olan ülkelerden biriymiş. Kitapta sizi bu konuda şaşırtmayacaktır. Zaten bence herşeyin başlangıcında da bir intihar var. 68 Japonya'sından Vatanebe'nin anlattıkları kadarıyla öğrendiğim şey de zaten yoğun bir depresyonun olması. Ki bence bu hiç şaşırtıcı değil. Bir yandan atom bombasının üzerinden sadece sadece yirmi sene geçmiş, ki bu sıradan bir bomba, sıradan bir savaş değil. Görülebilen en vahşi bombalama yöntemlerinden birisi. Diğer yandan da Japonya'nın kültürü, gelenek ve görenekleri. Evet 68 Japonya'sı da Yankee go home demiş, ama sanırım bu Avrupa'daki gibi umut dolu bir başkaldırı değil, daha çok depresyonların altında ezilen insanların mutsuz başkaldırısıymış.

Ana karakterler haricinde birkaç yan karakter de var, özellikle ismini hatırlayamadığım ama Vatanebe'yi alemlere götüren zengin çocuk ve sevgili, Vatanebe'nin de onalrla ilişkileri çok dikkat çekiciydi. Sevgilisi içimi acıttı diyebilirim. Bir kaybeden profiliydi, ve pek çok kadın da esasında aşık olup bu kaybeden profiline dönüşebiliyor. 

Aynen arka kapakta yazdığı gibi, özellikle Salinger'ın anlatım diline çok yakın bir anlatım diliyle karşı karşıya kalacaksınzı kitap boyunca. Karakteriler ise bildiğimiz kimonolu Japonlar değiller. İçki içen, sevişen, mutluluklarını arayan, Beatles dinleyen Japonlar var. Zaten Murakami için pek gerçek Japon portreleri çizmiyor deniliyor ama bana böylesi daha iyi geldi sanki. Kitabın adı esasında Norwegian Wood. Bu da bir Beatles şarkısı. Bu şarkı için Beatles en iyi eserlerinden değil diyorlar. Zaten bir rivayete göre de sarhoşken yazılıp söylenmiş, her seferinde de farklı bir şekilde söylenmiş bir parçaymış. Dinledim, beğendim mi beğenmedim mi ben bilemedim. Aynı isimli bir sinema uyarlaması da mevcut ama ben beğenmedim. Yani başlarını izledim, kesik kesik ilerleyen bir film. Beğenmedim, bitirmedim o yüzden de. 

İmkansızın şarkısı'nı ben elimden bırakamadım, inanılmaz güzel bir romandı. Şu anda Zemberekkuşu'nu okuyorum, o aynı oranda sarmadı belki araya Cebelavi Sokağı'nın Çocukları'nı sıkıştırdım diye bilemiyorum. Ama bence kesinlikle alıp okunmaya, üzerinde düşünmeye değer bir kitaptı. 



3 Kasım 2011 Perşembe

Varolmayanlar


Merhaba;

Tatsız günlerden geçiyoruz, hayatta pek çok şey oluyor bir yandan da ama elim klavyeye gitmedi bir türlü. Yazamadım hiçbir şey. Daha önce aldığımı söylediğim kitaplardan başlayayım bari de bir başlangıç olsun.

Öncelikle Varolmayanlar'ı anlatmak istiyorum. Daha sonra da İmkansızın Şarkısı gelecek sanırım.

Varolmayanlar Doğu Yücel'in romanı. benimö ilgi alanıma girmesinin sebebi ise fantastik bir kitap olması oldu. Daha doğrusu türk bir yazarın yazdığı fantastik kitap olması oldu diyebilirim. Türklerin hayal dünyası mı zayıf bilmiyorum ama fantazi edebiyatta biraz zayıf kalıyormuşuz gibi hissediyorum ben. 

Kitabımızın kahramanı adını bilmediğimiz sıkıcı bir insan. 30 yaşlarında, finans sektöründe çalışan, işi, evi, sevgilisi olan, pek bir hayatı da olmayan bir adam. Hayattan beklentisi de sadece para kazanmak falan. Fazlasıyla züppe bence. Öyle ki sevgili, en yakın arkadaşı ve onun sevgilisiyle ayda bir kere bir restauranta gidip gurme takliti falan yapıyorlar. (Laf açılmışken söyleyeyim, son zamanlarda gezi yazıları bile bir yerin yemeği, lokantaları üzerinden dönüyor ya nefret ediyorum bu basit gurmelerden. Bir gün bir lokantada yanımda artistlik yapan birine dönüp diyeceğim ki "ulan sayın gurme ananın evinde mi yedin daha iyisini":P) Neyse . İşte elemanımız böyle de züppe bir adam. Babası çocuk hikayeleri yazıyormuş, annesi ise onların resimlerini yapıyormuş. Ama bizim karakterimiz 30 yaşına gelene kadar her ikisi de hayatını kaybetmiş, annesi zaten doğum sırasında ölmüş. Babası da annesini kaybettikten sonra derin bir depresyon hali yaşamış. Karakterimiz de babasını hep böyle görmüş sonuç olarak. 

Birgün karakterimiz birşeyden etkileniyor, ne olduğundan bahsetmeyeyim zaten yeteri kadar spoiler verdim. Bir hikaye kaleme alıyor. Ertesi gün bu hikayenin gerçekleştiğini gazetelerden okuyor. Sonra bir hikaye daha yazıyor ve gene bu hikayenin de gerçekleştiğini okuyor. Bu tür olaylar sonunda kahramanımız yavaş yavaş hiç bilmediği bir dünyanın kapılarını açmış oluyor. Hayal ile gerçek arasındaki çizgiyi görüyor, neredeyse elinde tutuyor bu çizgiyi. Kendisi ile ilgili, babası ile ilgili, annesi ile ilgili pek çok sırrı açığa çıkıyor. Hikayenin burdan sonrasını merak ediyorsanız alıp okuyun tabi ki:D

Benim kitapla ilgili görüşlerime gelecek olursak. Her şeyden önce İstanbul'da geçen bir fantastik hikaye çok hoşuma gitti. Doğu Yücel'in dili ise fena değil diyebileceğim bir yetkinlikte bence. Bazı yerlerde cümleler fazlasıyla İngilizce'den çevrilen, Türkçe'e uymayan kalıplar gibi geldi bana. Özellikle küfür edilen yerler nedense sadece bakınız küfürlü de konuşuyorum demek için yazılmış gibi geldi bana. Kaldı ki gurur duyduğum bir özelliğim değildir ama ben hayli sık küfrederim, bu yüzden de zaten benim dilimin bir parçasıdır küfür. Asla varlığından rahatsız olmam. Doğu Yücel her ne kadar kitabının son 80 sayfasında çok iddialı olduğunu ifade etmişse de ben özellikle sonuna doğru sıkıldım. Çünkü benim için bir yerde kitap bitti, bir son yaptı. Devamı sanki yazarın ben o sonu beğenmedim, yeniden son yazacağım, dur bir de şöyle deneyeyim demesi gibi olmuş diye düşündüm. (Çok karmaşık bir cümle de yazmışım ya neyse) Öte yandan diyeceksiniz ki hiç mi iyi yanı yok kitabın. Olmaz mı? Özellikle akıl hastanesinden delileri kaçırmaları, Sefaköy araba mezarlığında oluşturulan yeni bir dünya, sıfırcılar, hayalciler... Konunun kendisi zaten başlı başına etkileyici. Özellikle de yazı yazmayı seven bünyeleri daha da etkileyecektir.  Kitap esasında sanki kalem kılıçtan daha keskindir diyen bir insanın bunu masalsı bir yoldan anlatmasıymış gibi ilerliyor. 

Ben Varolmayanlar'ın alınıp okunması, üzerinde tartışılması gerektiğini düşünüyorum. Böylece Türk fantastik edebiyatı daha iyi ilerleyecektir.

Sırada İmkansızın Şarkısı var. Bekleyin:)