31 Ocak 2011 Pazartesi

Geceyarısı Çocukları

Merhaba;


Kitap klübümüz için her ay bir kitap okumaya çalışıyoruz, belki bahsetmişimdir. Ben de esasında okuduğum kitaplar üzerine yazılar yazmak istemiştim. Ama açıkçası bu çok zor geldi bana. Genelde kitap toplantılarında çok konuşabilmeme, karakter tahlilleri yapabilmeme rağmen, iş bunları yazmaya gelince çok sıkılıyorum. Asla birkaç satırdan fazla bir şey yazamıyorum.Bu yüzden birkaç hafta önce bir karar verdim. Kitaplardan beğendiğim paragrafları, cümleleri buraya yazacağım. Zaten kitapların altını çizerek okuyabilen bir insan da değilim. Buraya aldığım notlar bir anlamda kitapların altını çizme olsun benim için. Bu notların hepsini de "alıntılar" başlığı altında toplayacağım. İlk alıntımda bu ara okuduğum kitap, Geceyarısı Çocukları'ndan geliyor öyleyse:




"Öğrendim, hayatımın ilk dersi; kimse sürekli açık gözlerle dünyaya tahammül edemez."


Salman Rushdie Geceyarısı Çocukları, sayfa 138, Metis Yayınları, 2008,İstanbul

28 Ocak 2011 Cuma

Yoga ve Haydarpaşa

Biliyorsunuz Haydarpaşa Gar Binası geçtiğimiz ay cayır cayır yandı.Yandı mı, yakıldı mı bunları çok tartıştık, hala da ufak ufak tartışılır. 




Pazar günü Uğur'la Galata'ya gitmeye karar verdik. Vapurla Karaköy'e giderken öncelikle Haydarpaşa'ya hayıflandık, sonra yıllardır orada duran liman işletmeleri hakkında konuştuk. Biliyorsunuz, Haydarpaşa ve civarı için düşünülen çeşitli dönüşüm planları var. Bunlar arasında en çok hassasiyet gösterdiklerimiz Haydarpaşa Gar Binası'nın bir otele döndürülmesi, liman işletmelerinin alanlarının da bu otele peşkeş çekilmesi. Buraya ne yapılsa güzel olur diye düşündük. Tabi ki ilk akla gelen her zaman bir kültür merkezi oluyor. Ama bence dikkate alınması gereken birşey var bu noktada. Türkiye ne yazık ki böyle büyük kültür merkezlerine ihtiyaç duyan bir yer değil. Haydarpaşa Binası gibi büyük bir bina, en iyi ihtimalle birkaç sene açık tutulabilir, sonra masraflarını çıkarmıyor diye kapatılır. Marmaray projesi ile görüyoruz ki artık trenler Söğütlüçeşme'den karşıya geçecekler, ve Haydarpaşa atıl bir konuma düşecek. Ben şehir plancısı falan değilim ama hızlıca şunları düşündüm. Öncelikle TCDD Haydarpaşa binasından çıkmamalı, böylece bu bina atıl bir konuma düşmez. Belki bir kanat müzeye ve kültür merkezine dönüştürülebilir. Liman işletmesinden kalan alanlarsa bence kocaman, tertemiz bir parka dönüştürülmeli, Mesela Central Park gibi, Hyde Park gibi. İçinde insanların  oturup piknik yapabilecekleri -mangallı bir piknik değil ama lütfen-, güzel restaurantlarda, kafelerde yemek yiyebilecekleri, çocukların yatıp yuvarlanabileceği, köpeklerin gezdirilebileceği bir park olmalı. Parkın içine konulmuş kamelyalarda çeşitli dinletilerin, toplantıların yapılabileceği, yazarların gelip okurlarıyla buluşabileceği bir yer olmalı. Hem kendini dönüştürmeli, hem de oraya gelen insanları etkilemeli bence. Ressamlar İstanbul'un muhteşem manzaralarını çizebilmek için şövalelerini deniz kenarına dizmeli, yürüyüşe, koşmaya, bisiklete binmeye gelmeli insanlar.... 




Böyle böyle konuşurken aklımıza yoga geldi. Düşünsenize, tarihi yarımadanın muhteşem manzarasına karşı yoga yapıyorsunuz. Üstünüzde ıhlamur ağaçları varmış, çiçekleri açmış, baygın bir koku sarmış her yeri.... 





Çok güzel bir hayal değil mi?




Fotoğraf kaynakları (yukarıdan aşağıya):


http://xakep.deviantart.com/art/Before-when-it-is-dying-53059472
http://data14.sevenload.com/slcom/tf/kq/nkmopj/vqeklicfnkcc.jpg
http://www.healyourselfhealyourworld.com/images/yoga%20beach.jpg


Sonradan gelen not: Şöyle bir yazı ve proje gördüm şimdi, çok korktum. Umarım doğru değildir: http://peyzaj.org/haydarpasa-onay-bekliyor/

Hikayeler

Merhaba;

Anlatılacak hikayeleriniz var değil mi? Şimdilerde nişanlar var, sonra da düğünleriniz yaklaşacak. Belki de bebeğinizin fotoğraflarının çekilmesini istiyorsunuz, Belki de sadece özel bir günün fotoğraflanmasını istiyorsunuz. Çünkü günler geçiyor, anılar bile zamanla unutuluyor. Sonra fotoğraflara bakıyorsunuz, unutulan anıları  yavaş yavaş hatırlıyorsunuz. 

Öyleyse bu hikayelerinize beni de dahil edin.  Hikayelerinizi beraber anlatalım. 

İletişim için: sezenyl@gmail.com

25 Ocak 2011 Salı

Heaven

Eskilerden ve Romantik....





21 Ocak 2011 Cuma

Çok Güzel Tasarımlar






Bunları sabah Uğur'un attığı mailde gördüm. Gerçekten de çok başarılı tasarımlar var. Bir çay tiryakisi olarak süzgeçe bayıldım diyebilirim.

Devamı için sizi şurdan alalım. Klik 

20 Ocak 2011 Perşembe

Ne buldum

Hayatta sinemada izlediğim ilk filmdi, 6 yaşında olmalıyım. filmi hiç hatırlamıyorum. zaten beni bırakacak kimse bulamadıkları için götürmüşlerdir annemler de. Bu filmin gerçekliğinden bile şüphe ediyordum ben. Hem de Oscar almış iki tane.  Bulup izlemeliyim.




http://www.imdb.com/title/tt0100470/

19 Ocak 2011 Çarşamba

Ben bugün bunu gördüm

Sevgili okuyucu, bugün hastaydım bütün günü ekran karşısında geçirdim. Buse Terim'in blogu var, bütün gün onu okudum. Resimlerine baktım falan:) Ve ben bunu gördüm:
http://www.otrera.com/otrera/scarves.php


Lütfen tıklayın ve fiyatına bakın. Nazar boncuğu yani. Yuhh!!

Tasarım

Az önce çok komik birşey okudum. Ünlü tasarımcılardan birisi, hadi kim olduğunu söylemeyeyim, birbirlerini kopyalayan tasarımcılara çok üzülüyorum, kopya işler yapmasınlar, bunu yapacaklarına aşçı, doktor gibi meslekler seçsinler demiş. Sayın tasarımcı, tasarıma sonsuz saygı duyuyorum ama Allah aşkına ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu senin? Metrelerce kumaştan elbise yapmak için aldığın eğitimle, insanları hayatta tutmak, sağlıklı tutmak için aldığın eğitimi kıyaslayabilir misin? Yok artık, modacı olamazsanız bari doktor olun da denmez ki. Yuh!!

9 Ocak 2011 Pazar

Türk Diziciliği Üzerine

Merhaba;

Genelde pazar günleri bu saatte flüt çalışmasında oluyorum. Saat 10.35. Sabah erkenden kalkıp oraya gitmek çok zor geliyorsa da gittiğim zaman o kadar mutlu oluyorum ki, her seferinde kendimi gidince hissedeceklerini düşün diye motive ediyorum. Ama bugün Uğur'un çok ateşi çıktı. Hiç birşey yiyip içmiyor, sadece uyuyor. Ben de oturdum, hasta kocama bakıyorum. Ben mesela hasta olursam genelde ateşim çıkmaz. Ateşimin çıkması için çok hasta olduğum anlamına gelir gerçekten de. Uğur ise hızla ateşi çıkan insanlardan. Boğazı şişmez, burnu çok akmaz falan ama ateşi yükseliyor. Bu da halsizliğe sebep oluyor tabii ister istemez. Neyse akşama kadar toparlar umarım. Yarın iş var ne de olsa. 

Bir süredir yazmak istediğim bir yazı vardı. Muhteşem Yüzyıl dizisi de buna vesile oldu. Türk dizileri çok izlemekten de keyif aldığım yapımlar olmuyor. Eski nostaljik dizlerimiz vardı bilirsiniz, Bizimkiler, Süper Baba, Perihan Abla gibi. Bir müddet sonra dizi defteri kapandı. Sonra tekrar başladığında da ben artık dizileri izlemiyordum. Birkaç sezondur takip ettiğim tek dizi Kavak Yelleri. Hatta şu anda bile tekrarını izliyorum. Senaryo çığrından çıkmış olsa da, önceki sezon Sarp Apak'ın diziye katılması ile temposu yükseldi, ben de izlerken keyif almaya başladım. Bazı karakterleri çok abartılı buluyorum, mesela geçen sezon olan Leyla karakteri ve bu sezonki Özge. Efe'yi de zaten pek sevmezdim ama genel olarak kendi halinde, sakin sakin ilerleyen, insanı ne çok geren, ne de çok üzen bir dizi. Ben beğeniyorum. 

Bu sezona ise baya hızlı başladım. Öyle bir geçer zaman ki, Türkan ve Küçük Sırlar ilgi alanımdaydı. Küçük Sırlar kötü bir diziydi, Star TV'ye geçince iyice ilgimi kaybettim, ne zamandır izlediğim yok. Öyle bir geçer zaman ki belli ki çok kaliteli bir yapım. Çok emek harcanıyor, çok da reyting yapıyor. Ben de izlemeye devam ediyorum, ama o kadar hüzünlü, o kadar hüzünlü ki, dayanamıyorum. Mete'yi oynayan Aras Bulut İyinemli'yi çok beğeniyorum, çok yetenekli ama karakteri o kadar agresif ki bazen bu kadar da olmaz diye düşünüyorum. Özellikle son hafta ki baltalı sahne. Türkan'a gelince. Önce heyecanla izledim. Ancak benim perşembe günleri akşam dersim var, dersten sonra da genelde gezmeye gidiyorum, diziyi kaçırıyorum. Fragmanlardan takip edebildiğim kadarıyla ilk başlarda olan idealist Türkan karakterinden biraz uzaklaşmış, daha çok bir aşk hikayesine dönüşmüş durumda. Tabi ki Türkan Saylan'ın da gerçek bir insan olduğunu, iki kere evlendiği gerçeğini gözardı etmiyorum. Ama sanki Türkan Saylan'ı daha çok yaptıkları ile gösterseler daha iyi olurdu sanki. Şimdi bunu kenara koyup gelmek istediğim konuya başlayayım diyorum.

Bu sezon başladığında iki dizi çok ilgi çekmişti. Birisi Fatmagül'ün suçu ne, diğeri de Türkan. Fatmagül'ün suçu ne özellikle geçen sezon ki Aşk-ı Memnu olayından sonra daha da bir ilgi odağıydı. Aşk-ı Memnu'da hatırlarsanız büyük bir infial yaratmıştı. Oysaki dizinin günümüzde geçmekten başka, kitaptan pek bir farkı yoktu bence. Herkes Türk toplumunda böyle birşeyin asla olamayacağını söyleyip durdu. Ama sonuç olarak nispeten muhafazakar bir adam olarak bildiğimiz Halit Ziya Uşaklıgil yazmıştı, ama nedense asla kabullenemedik. Türkiye'de asla böyle birşey olamazdı.Bunun üzerine gelen Fatmagül'ün suçu ne, acayip bir infial yarattı. Sanki böyle birşey asla yaşanamazdı. Tecavüz, taciz, sarkıntılık sıkça yaşadığımız birşey olsa da, öyle olduğunu kabullenmek istemedik. Fatmagül'ün tecavüz sahnesini çok abartılı bulduk, oysa ki her yılbaşında Taksim meydanında bir kısmını görebildiğimiz bir sahne bu. Sadece gözlerimiz kapatıyoruz. Eğer ki kadın sokaktaysa, taciz edilmeli, eğer ki kadın sizden daha aşağı bir tabakadaysa, ki Fatmagül olayında çocuklar inanılmaz zenginler, Fatmagül ise bir çoban, ona tecavüz etmek sizin hakkınız. Eğer ki kadın sizden daha üst seviyedeyse bu sefer intikam almak için bile ona saldırabilirsiniz. Fatmagül'ün televizyonda yayınlanması, daha yayına başlamadan sorun oldu. Akşamları çoluk çocuk TV izleyen aileler bundan inanılmaz rahatsız oldular. Çocuklarının gelişimi için hiçbir şey  yapmayan ebeveynler nedense televizyondaki yayınlar söz konusu olunca çok hassaslaşabiliyorlar. Çocuğun boş zamanlarını faydalı bir şeylerle doldurmayı beceremeyen anne babaların bir numaralı problemi televizyonun çocuklarının gelişimini kötü etkilediği oluyor. Bu anlamda Fatmagül'ün suçu ne  günah keçisi ilan ediliyor. Yayından kaldırılsın, izlenmesin bilmem ne deniyor. 

İkinci örnek Türkan'dı. Türkan dizisi de yayına başlamadan önce bir takım insanlar Türkan Saylan'ın hayatının anlatılacağı bir diziden rahatsız oldular.İstediler ki hiç yayınlanmasın, hiç bilinmesin. Hadi diyelim ki kadın gerçekten de bölücüydü şuydu buydu. Peki hiç mi lebralılara, çeşitli cilt hastalıklarına nasıl derman olduğunu bilmiyorsunuz, bilmiyorsunuz onu anladık ama öğrenmekle ilgili de bir derdiniz yok. Türkan Saylan tıp literatürüne çok değerli bilgiler kazandırmış bir hekimdir. Daha sonra da özellikle kız çocuklarının okuması için çabalamış, değerli bir insandır. Ama yasakçı zihniyet orada da ortaya çıktı. Bu dizi yayınlanmasın dedi. 

Son örnekte Muhteşem yüzyıl. Hürrem Sultan'ın tüm Osmanlı'ya mal olmuş entrikaları, dolapları herkesce bilinir. Sıkıntı nerede başlıyor. Sıkıntı Kanuni'nin içki içmesi ve haremden çıkmaması ile başlıyor. Allah aşkına sadece Kanuni değil, tüm padişahları, vezirleri, dönemin zenginlerini düşünün. Hepsinin haremleri, cariyeleri, karıları var. Cinsellik adamların derdi olmasa böyle bir çabaya girerler mi? Bir tane resmi eşleri olur, ömürlerini onunla geçirirler. Ama öyle olmamış. Tahta yeni bir padişah geçince eski padişahın haremi Sarayburnu'ndan denize atılmış, tehlikeli görülen cariyeler saraydan uzaklaştırılmış, kardeş kardeşi boğmuş. Kanuni iki kere Viyana kapılarına dayanmış. Peki sonra ne olmuş. Osmanlı Devleti duraklamaya girmiş. (Burası sadece bir argüman) Bence bu seferler devletin bütçesinde açıklara neden olmuş, para azalınca da duraklama dönemine girmek kaçınılmaz olmuş. Bütün bunların yanında elbet başarıları da vardır, zaten tarih kitaplarında boy boy anlatılıyor. Şimdi bir dizi çekilince hemen yayınlanmasın, tarihimizi karalıyor, gerçekleri çarpıtıyor diyorlar. Gerçekleri nerden biliyorsunuz ki? Orada mıydınız? Hayır. Meral Okay'ın da dediği gibi bu sadece bir dizi, belgesel değil. 

Yasakçı zihniyetlerle bir yere gelemediğimiz kesin. Konu özgürlükler olunca hepimizin ağzından pabuç kadar dil var, ama konu başkalarının özgürlükleri olunca nedense sesimiz pek kısık çıkıyor.  Eğer toparlayabilirsem bir yazı da Bilgi Üniversitesi'ndeki olaylar için yazmak istiyorum.

Bu arada saatin kaç olduğuna inanamayacaksınız ama tam 20.59. Bütün gün Uğurla, misafirlerle falan ilgilendim. Yazıyı da bitiremeyince darlandım. Biraz kısa kestim sonunu sanki. Yorumlarınız var mı?

4 Ocak 2011 Salı

Oğlunuz Erdal

Oğlunuz Erdal belgeselinin gösterim tarihleri- İstanbul için:


05 OCAK ÇARŞAMBA  
MARMARA ÜNİVERSİTESİ - ANADOLU HİSARI   
10 OCAK PAZARTESİ 20.00 
NAZIM HİKMET KÜLTÜR MERKEZİ / KADIKÖY   
14 OCAK CUMARTESİ 14.OO 
KUMBARACI 50 SAHNESİ / BEYOĞLU  
24 OCAK PAZARTESİ 20.OO 
NAZIM HİKMET KÜLTÜR MERKEZİ / KADIKÖY 
03 ŞUBAT PERŞEMBE 20.00 
BARIŞ MANÇO KÜLTÜR MERKEZİ - KADIKÖY



http://oglunuzerdal.org/

3 Ocak 2011 Pazartesi

Sergiler

Size dedim, yazı bombardımanı ile geliyorum:) Öncelikle sergiler ile başlayalım mı? Şu aralar İstanbul'da görmek istediğim üç sergi var:


1) Pera Müzesi:  Frida Kahlo-Diego Rivera: Esasında resimden pek anlamam. Biraz Van Gogh bilirim, anlarım. Dali'ye, Picasso'ya büyük saygım vardır, ama eserlerini anlamak benim için biraz zor. Frida ise herşeyden önce acayip bir kadın bence. Acayipten kastımsa gerçekten acayip:) Anlaşılamaz, değişik. Viyana'da gerçek bir Klimt görünce heyecanlanmadım ama Van Gogh görünce heyecanlandım. Şimdi de Frida Türkiye'de olduğu için çok heyecanlıyım ve bir an önce görmeliyim:)


2) İstanbul Modern: Kutluğ Ataman-İçimdeki Düşman: Bu sergiyi billboardlardan gördüm, hakkında bi fikrim yok. Ne olduğunu okumadım. Okumayacağım da. Gidip göreceğim sadece. Modern sanat enteresan bir deneyim. Bilgisiz gitmek doğru oluyor mu bilmiyorum ama kendimi o görsellerin içine atma ihtiyacı duyuyorum.


3) Notre Dame de Sion: Ara Güler- Eller ve Yüzler: Ara Güler işte. Büyük ustat. Birşey demeye gerek var mı bilmiyorum. Adamı seversiniz, ya da sevmezsiniz. Ama çok çok iyi bir fotoğrafçı olduğunu asla inkar edemezsiniz. 


Var mı sizin de görmek istedikleriniz?

Yeni Yıla ve Eski Yıla Dair

Merhaba;

Uzun bir süredir kendimde değilim biliyorsunuz. Doktora yapmak dertli bir süreç, özellikle de yeterlik sınavı denilen sınav nedeniyle. Ne yazık ki eğitim sistemimiz insanları sürekli elemek üzerine kurulu. Sürekli sınavlardan geçmezsek kendimizi asla yeterli bulmuyoruz. Yeterlik sınavı da bir değil iki değil tam üç aşamalı bir sınav. sonuç olarak günümü geceme katarak çalıştığım bu sınavdan, burada bahsetmek istemediğim bir takım şeyler sonucunda kaldım ve yetersiz bulundum. Şimdi Mayıs ayında yapılacak sınava çalışmak durumundayım. Neyse ki gene yalnız değilim. Bu nasıl bir teselli bilmiyorum ama, sınava beraber girdiğimiz üç arkadaşım daha benimle beraber.  Şimdi biraz ara verdim. Bir tane daha endüktans, devre görecek halim yok. Kusucam yani. Bir müddet çalışmayı hiç düşünmüyorum. 

Peki bu elimdeki süreyi nasıl değerlendirmeliyim? Öncelikle evle ilgili yapmak istediğim pek çok şey var. Bunların başında da resimlerin ve fotoğrafların duvarlara asılması, düğün fotoğraflarının basılması, yastık kılıflarının içine uygun boyutlu yastıkların bulunması ve ayakkabılığın düzenlenmesi geliyor. Fotoğraf işine elimi attım, bir kısmını seçtim. IKEA'ya gitmek gerek tabi ki.  Evden sonra tabi ki kendimle ilgili de yapmak istediklerim var. Yürüyüşe gitmek bunun en acili. Okunması gereken kitaplar, izlenecek filmler ve dizilerde birikti. Dün gece Dexter'ın 5. sezonuna başladık. Sağ tarafta görüyorsunuz bir süredir elimde aynı kitap var. Kitap bir hayli ağır, kendini tekrarlayan ve bence okuyucuyu kendisinden soğutan bir kitap. Ama belki de böyle düşünmemde benim ağır ruh halimin de etkisi vardır bilemiyorum tabi ki.  İstiyorum ki bir an önce bitsin, yeni bir şeyler okuyayım. Ama günde birkaç sayfaya anca dayanıyorum. Yılbaşından önceki hafta yaşadığım derin üzüntü, benim Audrey Hepburn filmlerini izlemeye karar vermemi sağladı. Bir paket var, 6 DVD var içinde. Onu aldım. Breakfast at Tiffany's, Paris when it sizzles ve Sabrina'yı izledim. Diğerleri de sıradalar. Ayrıca dedim ki Casablanca, Gone with the wind ve Lawrance of the Arabia'yı da izlemeliyim. Onları da koydum sıraya. Var mı bu başka klasik film öneriniz?

Bir de yılbaşı gecesinden bahsedeyim isterseniz. Ben çarşamba gecesine kadar zaten ağlayarak ortalıkta dolanıp duruyordum. Eme evde de parti yapacağız, karar verildi, haber verildi. Hindi bile sipariş edildi. Perşembe günü de yarım gün dayımla geçti. Sonuç olarak ben ne yiyecek birşeyler ayarlayabildim, ne de en önemlisi hediyelerimi alabildim. Cuma günü öğleden sonra bütün İstinyePark'ı talan ettim. Kendime elbise aldım, Uğur'un hediyesini, secret santa hediyesini ve Uğur'un annesine alacağım hediyeyi buldum. Uğur'un annesi bize neyse ki bir sürü salata hazırlamıştı. Gidip onlarla yeni yıllaştım (bayramlaşmak gibi bence), Onur'u ve salataları aldım, eve geldim. Ki eve gelmek zorlu oldu. Elimiz kolumuz dolu, taksi yok. Neyse zorla bir taksi bulduk, geldik. Ama sigara börekleri ve mücverleri de kızartmak gerekiyor, insanların gelmesine bir saat kalmış. Evde bir yeni yıl ağacı var, üstünde süs yok. Uğur süsleri almış ama düzenleyememiş. Evet o depresyon yüzünden ağacı da önceki gün Onur'a aldırabildik. Neyse Onur'a sen ağacı süsle ben kızartma yapıcam dedim. Duş almaya vaktimin kalmayacağını da anlayınca annem gibi saçlarımı bir tülbentle bağladım. Neredeyse bir saat kızartma yaptım. İçim şişti, ve bir kere daha kızartmanın bana göre olmadığını anladım. Bence birşey ya fırına girmeli, ya düdüklüye. En kötü ihtimalle sakin sakin ocağın üstünde pişmeli. Kızartılanlar biraz fazla kızarmışlardı:) Uğur hindiyi almaya gitti, ben hazırlanmaya başladım. Sonra bana telefon etti, Sezen fırını ısıt bu hindi soğuk dedi. Allah Allah geçen sene sıcaktı dedim. Isıtın demeyi unutmuşum dedi. Hindi eve geldi, zaten bizim fırın kadar. Bu fırına sığmaz, hadi annenlere götür dedim. Bu sırada Burcu dalga geçmeye başladı, How i met your mother'daki gibi oldu, hindi pişirecek fırınımız yok diye:) Uğur annesine gitti, yaklaşık bir saat sonra hindiyi ısıtıp getirmişti. Hindiyi ekmek fırınında ısıtmış. Bizim evin köşesindeki fırında:) 

Yemekler yenildi, içkiler içildi. Biz her sene pek çok içki alırız, hiçbirini de içmeyiz. İki bira birer tekila yeter ama nedense bu sene içki çok içildi. Herkes çok sarhoştu. Sabah 15 şişe falan attık evden. Ki bunların içinde şarap ve votka şişeleri de vardı. Şarapla votkayı karıştıranlar için tabi ki gece çok can sıkıcı bitmiş. Ben öğrendim artık, karıştırmıyorum:))Biz çok eğlendik, heralde misafirlerimizde eğlenmiştir diye düşünüyorum . Bence geceye damgasını secret santa için alınan iki Cranium oyunu vurdu:) Bir de Ezgi kız hediyesi alsaydım keşke diye üzüldü, çünkü Ezgi'ye ben çıktım:) Ezgi ben o bardağı da çok sevdim:)

Yeni yıla nasıl girersek öyle geçecekse, ben bu yeni yıla çok eğlenerek girdim. Umarım öyle de geçer. Umarım hepinizin ki öyle geçer. Her iki blog içinde yeni yazılar kapıda, merak etmeyin. Bir süre daha buralardayım:)