Ana içeriğe atla

Renksiz Tsukuru

Merhaba;

Elimde çokça kitap var. Evet indirimlerden, fuarlardan her şeyden faydalandık. Bu okuma hızımla gidersem kendime 3 ay falan yetecek kitabım var diyebilirim. Söylemesi ayıptır iki günde iki kitap okudum da. Hahaha. O yüzden de bolca kitap yazısı gelebilir bu aralar.



Murakami'den kopamıyorum gördüğünüz gibi. Şimdi de son kitabı ile karşınızdayım. Geçen ay 1Q84'ü okumuş ve çok fazla beğenmemiştim. Gelelim Renksiz Tsukuru Tazaki'nin Hac Yılları'na. 

Bu kitabı kitap klübümüz için okuduk ama merak etmiyor değildim. Hani belki bugün değil ama bu sene içinde okuyacaktım illa ki. 

Bu sefer önümüzde farklı bir Murakami kitabı var. Kahramanımız Tsukuru 36  yaşında, son derece yalnız, istasyon inşa eden bir mühendis. Esasında her zaman böyle değilmiş ama lisedeki en yakın arkadaşları bir gün kendisine ortada hiçbir sebep yokken artık onunla görüşmek istemediklerini söylüyorlar. Bilirsiniz ilk arkadaşlıklar önemlidir. Bu terkediliş Tsukuru'yu ölümün kıyısına getiriyor, ama Tsukuru ölmüyor. Kitap boyunca Tsukuru'nun bir bugününe, bir dününe tanık oluyoruz. 

Kitap klasik Murakami kitaplarındna bir parça farklı. Her şeyden önce paralel evrenlerde geçmiyor. Fantazi unsurları minimumda tutulmuş (hiç yok değil tabi ki) Ama beni en çok şaşırtan şey olayın gizeminin kitabın ortasında çözülmesi oldu. Zira genelde o gizemler çözülmek bilmezler. Ama gene de çözülmeyen bir kaç şey var, internette de bu detayların kitaba ne kattığını tartışanlar olmuş. Benim de anlayamadığım iki nokta var açıkçası. Birincisi Tsukuru'nun üniversitedeki arkadaşının bir anda ortadan kaybolması, ikincisi de o arkadaşının anlattığı bir hikaye. O hikayenin kitabın ilerleyişi ile en ufak bir ilgisini kuramadım. Daha doğrusu çok çok küçük bir ilgi kurdum ama o ilgi de doğru mu yanlış mı bilemiyorum. Ama doğru olduğuna inanıyorum. Eğer ki doğruysa? İşte o zaman gene eksiksiz bir Murakami kitabı ile karşı karşıyayız demektir. 

Yazdıklarım çok kapalı oldu biliyorum ama kitap hakkında açıklama yapmadan da yazmamın bir yolu yok sanırım. Yani ya sırları ortaya dökeceğim ve okuduklarınızdan hiç keyif almayacaksınız, ya da böyle yazıp merakınızı arttıracağım ki siz de Tsukuru ile tanışmak zorunda kalın. 

Bir de kitabı gece 3'e kadar okudum, son 10 sayfasında uyuyakaldım. Ve devam edemeyeceğim diyerek yattım. Son 10 sayfada çok farklı bir şekilde toparlamış olayları. Tek beğenmediğim yanı kitabın sonunun açık bırakılmasıydı. Esasında açık uçlu kitapları severim, ama bu kitapta açık uçlu bırakmasına gerek yoktu. Neyse ben sonunu kafama göre tamamladım zaten:)

Kitabın adı bana hep çok tuhaf gelmişti. İlk önce saçma bir çeviri diye düşündüm ama Hüseyin Can Erkin'in çevirileri çok başarılı. Üstelik yanlış bilmiyorsam direk Japoncadan çeviriyor. Hem İngilizce'si de Colorless diye yazılmış. Bunun bir anlamı varmış, kitabın 10. sayfasında falan öğreniyorsunuz. Çok da güzelmiş hatta. 

Bu sefer 1000 sayfalık bir kitapla karşı karşıya değiliz. Murakami'nin tekrarlarından yorulmadan kitap bitiyor. Gene size müzik eşlik ediyor. Yani Youtube elinizin altındayken okursanız kahramanımızın dinlediklerini anında siz de dinleyebilirsiniz. Bu sefer en çok Liszt'in Hac Yılları isimli eserini dinliyoruz. Yanlış bilmiyorsam Liszt'in eserleri teknik olarak çok karmaşık geliyormuş insanlara bunun en büyük sebebi de Liszt'in kendi elleri çok büyük olduğu için kendine göre eserler yazmasıymış. Daha küçük elleri olan bizim gibi normal insanlara bu eserleri çalmak zor gelirmiş. Ben şahsen bu seferki eseri beğenmedim. Biraz fazla kaotik geldi bana. Şu sıralar daha fazla kaosu kaldırabilecek durumda mıyım bilmiyorum.   

Şimdi gene Murakami'den Koşmasaydım Yazamazdım'ı okuyorum. Sonuç itibariyle hepimiz koşan insanlarız değil mi? 

Ben çay insanıyım ama bu kitapta herkes o kadar çok kahve içti ki, birazdan çıkıp en büyük boy kahvelerden alacağım kendime. İki gündür canım istiyor resmen. Evimizde de Türk kahvesinden başka kahve pek bulunmaz. 

Son olarak Murakami ile ilgili çok sevdiğim bir görseli paylaşayım sizlerle. Hem blogda da dursun. Zaman zaman arıyorum bu görseli zira. 


Görsel kaynakları

1) http://www.cafesanat.com/?p=content_haberler&gl=edebiyat&cl=haberler&i=4583
2)http://graphics8.nytimes.com/images/2012/06/03/books/review/Snider-sub/Snider-sub-custom1.jpg

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Beyazlı Kadın

Bir süredir okuduğum kitapları hiç yazmadığımı fark ettim. Hazır Beyazlı Kadın'ı yeni bitirmişken, kütüphanenin rafları arasında kaybolmamışken hemen yazayım bari dedim. Bu kitabı kitap klübümüzde okumuştuk, sanırım 3 kişi aldık sadece. Benden önce Bellanomisma okudu, diğer arkadaşımız okudu mu bilemiyorum. Ben esasında hayli kararlıydım, yazın sahilde okuyacaktım ama son anda aldığım kitaba Uğur el koyunca, (Zeno'nun Bilinci) elimde iki kitapla kalakaldım. Beyazlı Kadın ya da Karamazov Kardeşler.  Hadi dedim madem Bella çook beğendi, alayım raflardan da okuyayım. Wilkie Collins'in bu kitabı ilk gotik ve polisiye roman olarak geçiyormuş. Kitap yayınlandığında İngiletere'de öylesine büyük bir sükse yapmış ki Charles Dickens bile kıskançlık krizlerine girmiş Edward Drood'un Gizemi'ni yazmaya başlamış ama bitirmeye ömrü vefa etmemiş. Gerçekten de bir gizem olmuş sonu. Beyazlı Kadın İngiltere'de Limmerge Malikanesi'nde yaşayan iki genç kadına r...

MSA'da Pişirdim Evime de Getirdim

Merhaba; Toplanın şöyle etrafıma size çok güzel bir deneyim anlatmak istiyorum. Geçen hafta Seyahatperest Özge 'nin davetine uydum. Mutfak Sanatları Akademisi 'nde İtalyan Yemekleri Workshop'ına gideceğim benimle gelmek isteyen var mı dedi? Yemeklere baktım. Menüde el yapımı deniz mahsüllü fettucine, kuşkonmaz çorbası ve Marble cheesecake, amaretto ve bitter çikolatalı vardı. Kuşkonmaz çorbası ile ilgili bir fikrim yoktu, cheesecake ile zaten aram yok ama deniz mahsüllü fettucine beni can evimden vurdu. Zaten önceki hafta internette birkaç tarif okumuştum ama açıkçası hangisini pişireceğim hakkında hiçbir fikrim yoktu. Bir de bu deniz mahsülleri ucuz değil sonuçta. Benim de yemekle çok iyi bir ilişkim olmasına rağmen çok vardır beceremeyip çöpe atmak zorunda olduğum yemekler. O yüzden de bu deniz mahsüllerine hep mesefali yaklaştım. Neyse. Menüyü görünce buna ben gitmeliyim dedim. Sağ olsun Özge'nin kedileri de öyle düşünmüş. Pazartesi workshopa katılmak için benim gid...

Son Ada

Merhaba; Birkaç arkadaşımla berabee ufak bir kitap klübü gibi bir oluşuma girdik. İlk okuduğumuz kitap Son Ada oldu. Gruba yazdığım yorumu buraya da ekliyorum.  Öncelikle Zülfü’nün okuduğum ilk kitabıydı. Yani dil açısından diğer kitaplarına göre bir farklılık var mı değerlendiremiyorum. Ancak bu kitabın dilini önsözde Yaşar Kemal’in yazdığı gibi çok farklı ve güzel bulmadım. İyi değildi demiyorum ama bence çarpıcı değil sıradandı. Hikayeye gelince… Nedense bu hikaye Güney Amerika’da geçiyormuş gibi hissettirdi bana ne alakaysa veya ne önemi varsa. Esasında bir ütopyanın distopyaya dönüşmesini anlatması açısından başarılıydı. Kitabın önce Gezi’den sonra yazıldığını sandım ama Gezi’den önceymiş. Yani gene her şey ağaçların kesilmesiyle başlamış. İnsan ilişkilerinin nasıl da hızlı değişebileceğini, aklı selim insanların bir anda ya da zaman içinde gücün karşısında nasıl eğilip büküleceğini anlatışını sevdim. Örneğin Noter’in de içinde bulunduğu bir direniş hareke...