Ana içeriğe atla

Ofis Hayatı

Günaydın;

Benim için gün erken saatlerde başlamaz. Herkes der ya sabah 6da kalkıyorum şekerim falan. İşe gelmek zorunda olmasam asla yapmam böyle şeyler (Gerçi gene de 6da kalkmıyorum) Ama sabahlardan beklediğim malak gibi saat 12ye kadar falan yatmak değil, 7-8 arası uyanıp az biraz keyif yapmak. Bazı sabahlar yürüyüşe gitmek, bazen bisiklete binmek, kahvaltı etmek, bir de sabahları mutlaka Geveze'yi dinlemek.Sabah keyfim saat 10da biter. O saatten sonra sabahların sakinliği bitiyor bence. Bir de işe gelmek zorunda kalmasak değil mi? Ne keyif yapılır. Bu sabah hayli erken uyandım çünkü Uğur'la beraber geldim işe. Hazır araba ile geliyordu ben de atladım. Sonra da onun ofisinden kendi fakülteme kadar yürüdüm. Kampüs içinde çalışmanın bu yönü hayli güzel esasında. Bütün o plazalara inat ağaçlıkların altındasınız. Ama öte yandan ofise girince her şey aynı. Ofis ve iş sonuç olarak. Erken bir saatte yürüdüğüm için henüz hayli serindi etraf. Canım ofise gelmek istemedi. Sonra aklıma da bu aşağıdaki fotoğraflar geldi. Böyle bir ofiste çalışsam motivasyonum hiç düşmez heralde diye düşünüyorum. Evet ben doğada olmayı çok seviyorum ve uzak kalınca da mutsuz oluyorum. Fotoğrafları sizinle de paylaşayım sizinde gününüz güzel geçsin.


Bu muhteşemmiş, manzaraya bakar mısınız?


Bu ikisi geçen sene facebookta çok dolaşmıştı, herkes bayılmıştı falan. İlkbaharda da acaip güzel olur kanımca. 



Dıştan görünüşü çok etkileyici değil ama içi fena değil. Yalnız çok pimapen görünüyor, biraz daha çalışmak lazım sanki:)

Kaynaklar:
http://www.livingdesignhome.com/2011/12/home-office-in-the-garden/
http://livinsponge.blogspot.com/2012/04/office-in-woods.html
http://www.designlaunches.com/building/office_in_the_woods_by_spains_selgascano_is_a_work_place_in_tune_with_nature.php
http://www.techeblog.com/index.php/tech-gadget/office-cube-with-a-mind-blowing-view-of-the-forest

Yorumlar

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Beyazlı Kadın

Bir süredir okuduğum kitapları hiç yazmadığımı fark ettim. Hazır Beyazlı Kadın'ı yeni bitirmişken, kütüphanenin rafları arasında kaybolmamışken hemen yazayım bari dedim. Bu kitabı kitap klübümüzde okumuştuk, sanırım 3 kişi aldık sadece. Benden önce Bellanomisma okudu, diğer arkadaşımız okudu mu bilemiyorum. Ben esasında hayli kararlıydım, yazın sahilde okuyacaktım ama son anda aldığım kitaba Uğur el koyunca, (Zeno'nun Bilinci) elimde iki kitapla kalakaldım. Beyazlı Kadın ya da Karamazov Kardeşler.  Hadi dedim madem Bella çook beğendi, alayım raflardan da okuyayım. Wilkie Collins'in bu kitabı ilk gotik ve polisiye roman olarak geçiyormuş. Kitap yayınlandığında İngiletere'de öylesine büyük bir sükse yapmış ki Charles Dickens bile kıskançlık krizlerine girmiş Edward Drood'un Gizemi'ni yazmaya başlamış ama bitirmeye ömrü vefa etmemiş. Gerçekten de bir gizem olmuş sonu. Beyazlı Kadın İngiltere'de Limmerge Malikanesi'nde yaşayan iki genç kadına r...

MSA'da Pişirdim Evime de Getirdim

Merhaba; Toplanın şöyle etrafıma size çok güzel bir deneyim anlatmak istiyorum. Geçen hafta Seyahatperest Özge 'nin davetine uydum. Mutfak Sanatları Akademisi 'nde İtalyan Yemekleri Workshop'ına gideceğim benimle gelmek isteyen var mı dedi? Yemeklere baktım. Menüde el yapımı deniz mahsüllü fettucine, kuşkonmaz çorbası ve Marble cheesecake, amaretto ve bitter çikolatalı vardı. Kuşkonmaz çorbası ile ilgili bir fikrim yoktu, cheesecake ile zaten aram yok ama deniz mahsüllü fettucine beni can evimden vurdu. Zaten önceki hafta internette birkaç tarif okumuştum ama açıkçası hangisini pişireceğim hakkında hiçbir fikrim yoktu. Bir de bu deniz mahsülleri ucuz değil sonuçta. Benim de yemekle çok iyi bir ilişkim olmasına rağmen çok vardır beceremeyip çöpe atmak zorunda olduğum yemekler. O yüzden de bu deniz mahsüllerine hep mesefali yaklaştım. Neyse. Menüyü görünce buna ben gitmeliyim dedim. Sağ olsun Özge'nin kedileri de öyle düşünmüş. Pazartesi workshopa katılmak için benim gid...

Son Ada

Merhaba; Birkaç arkadaşımla berabee ufak bir kitap klübü gibi bir oluşuma girdik. İlk okuduğumuz kitap Son Ada oldu. Gruba yazdığım yorumu buraya da ekliyorum.  Öncelikle Zülfü’nün okuduğum ilk kitabıydı. Yani dil açısından diğer kitaplarına göre bir farklılık var mı değerlendiremiyorum. Ancak bu kitabın dilini önsözde Yaşar Kemal’in yazdığı gibi çok farklı ve güzel bulmadım. İyi değildi demiyorum ama bence çarpıcı değil sıradandı. Hikayeye gelince… Nedense bu hikaye Güney Amerika’da geçiyormuş gibi hissettirdi bana ne alakaysa veya ne önemi varsa. Esasında bir ütopyanın distopyaya dönüşmesini anlatması açısından başarılıydı. Kitabın önce Gezi’den sonra yazıldığını sandım ama Gezi’den önceymiş. Yani gene her şey ağaçların kesilmesiyle başlamış. İnsan ilişkilerinin nasıl da hızlı değişebileceğini, aklı selim insanların bir anda ya da zaman içinde gücün karşısında nasıl eğilip büküleceğini anlatışını sevdim. Örneğin Noter’in de içinde bulunduğu bir direniş hareke...