15 Şubat 2016 Pazartesi

İftarlık Gazoz

Bu aralar sık mı görüşüyoruz? Ne güzel işte:)

Hafta sonu İftarlık Gazoz'a gittik. Uzun süredir yeni bir Yüksel Aksu filmi bekliyordum esasında. Sonuçta Entelköy Efeköy'e Karşı'yı kaç kere seyrettim ben bile bilmiyorum. Her seferinde de o kadar çok gülüyorum ki. Dondurmam Gaymak'a gelince, onu nedense parça parça seyretmişim pek aklımda kalmamış belki yeiden izlemek lazım. Cem Yılmaz da oyuncu kadrosunda olunca bende gene bir komedi beklentisi oluşmadı değil tabii. Ama kazın ayağı da öyle değilmiş.


Önce 80lerdeki açlık grevleri ile başlayıp bizi bir anda 70lerin Ula'sına geri götürüyor film. Adem okulda iftiharname alan 3 kişiden birisi. Henüz ilkokulda. Cibar Kemal ise Ula'nın gazozcusu. Elleriyle yapıyor gazozları, bisikletine koyup satıyor. Ve istiyor ki yazın Adem onun çırağı olsun. "Bana hep yaramazı, işe yaramız yolluyorlar çırak diye, bana akıllı çocuk lazım" diyor. Adem'in babası kıyamıyor esasında yaz tatilinde çalışmasına ama Adem o kadar inatçı ki ikna ediyor ailesini. Sonrasında olaylar  gelişiyor. Tütün işçilerine sendikalaşmanın önemini anlatan ağa oğlu Hasan, plajdaki bikinili ve üssüz turistler, yaz sıcağında oruç olmasına rağmen gene de sahile gelmiş yaşlı teyze, Halkevleri, hoşgörülü bir imam derken 70lerin  kasabasında bir Ramazan'a şahit oluyoruz. Adem artık büyüdüğünü ispatlamak için ailesinden gizli oruç tutuyor, aklında sürekli cami imamının "iradene bir gün sahip olamazsan 61 gün oruç tutarsın" lafları ile. Filmin kendisi komik ama sonunda suratınıza öyle bir yumruk atıyor ki bir kaç gün etkisinden çıkamıyorsunuz. Bu yumruğa gözyaşları da eşlik ediyor elbet. İşin kötü yanı 30 senedir güzel olan her şeyin kaybolduğuna ama kötü olan her şeyin de katlanarak arttığına tanık oluyorsunuz. Ve artık bu da bizim ülkeminiz gerçeği diyip geçemiyorsunuz bazı şeylere. Öylesine ağır geldi bana esasında. 

Adem rolündeki Berat Efe Parlar çok tatlı bir çocuk, çok da güzel oynamış rolünü. Galiba bu film için kilo vermiş bir de. O yaşta bu inat. Galiba kendisi Adem gibi. Cem Yılmaz'ı hep komik bir adam olarak görüyoruz tabii ama burdaki rolü çok daha değişik.

İki sahneden çok etkilendim. Birisi sabah gün doğmadan tütün toplanan sahne. Tütün gün ağırmadan toplanmaya başlarmış çünkü güneş yapraklarını yakarmış. Çok güzel çekilmiş, çok keyifli bir sahneydi. İkinci sahne ise filmin sonundaki gazozlu sahneydi. Bu konuda konuşmak istemiyorum.

Bence İftarlık Gazoz Türk sinemasının yüz aklarından olmuş, siz de mutlaka bir şans verin.  

12 Şubat 2016 Cuma

İki Kitap İki Film

Merhaba,

Size bugün iki kitap ve iki filmden bahsetmek istiyorum. İsterseniz önce filmlerden başlayayım.


Nadide Hayat: Çağan Irmak'ın filmlerini izlemeye çalışıyorum genelde. Arada kaçırdıklarım da oldu (Karanlıktakiler, Tamam mıyız?), çok tatmin olmadıklarım da oldu (Issız Adam, Prensesin Uykusu) ama genel olarak çizgisini sevdiğim bir yönetmen kendisi. Tabii Nadide Hayat gösterime gireli çok oldu ama ben ancak geçtiğimiz hafta gidebilmdim ne yazık ki. Nadide Hanım'ın eşi Noter Bey vefat ediyor ve Nadide Hanım bir anda evinde yapayalnız ve de hada da fenası bomboş kalıveriyor. İki çocuğu da büyümüş, hatta torunu bile neredeyse büyümüş. Tabii Nadide Hanım kendisini o kurstan bu kursa vuruyor ama işte kadın bir taraftan da deli. Öyle TSM koroları falan pek ona göre de değil. Şans eseri üniversite affını öğreniyor ve evlendiği için yarım bıraktığı Su Ürünleri Bölümü'ne hızlı bir dönüş yapıyor. Bir teknik gezi ile beraber olaylar gelişiyor. İşin içine bir de Yetkin Dikinciler'in oynadığı yakışıklı kaptan girince neler olduğunu tahmin etmek çok zor olmasa gerek. Güzel manzaralar, gerçekten komik diyaloglar ve iki mükemmel oyuncu ile bence Nadide Hayat gerçekten de güzel bir filmdi. Demet Akbağ ne kadar muhteşem bir kadın bu arada. Geçenlerde Eyvah Eyvah 3ü izledim, oradaki Demet Akbağ ile buradaki ne kadar da farklı. Filmle ilgili tek eleştirim, animasyon teknolojisinin bu kadar geliştiği bir dönemde animasyon olan sahnelerin daha güzel yapılabileceği yönünde. Belirtmeden geçemeyeceğim. Şimdi DVDsi çıksın diye bekliyorum. Evde de izlenir ki bu:)

The Intern: Esasında şimdi düşünüyorum da birbirine çok yakın olabilecek iki film seçmişim ben. Ben yıllarca başarılı bir iş hayatı olmuş bir adam. Sonra emekli oluyor, karısı vefat ediyor. Ve Ben büyük bir boşluğua düşüyor. Bir gün bir şirketin sosyal sorumluluk projesi olarak uygulamaya soktuğu 65 yaş üstü stajyerlerle ilgili programa katılıyor. Şirket Ben'in bildiği işlerdene çok farklı, online bir moda sitesi. İşlerin yapılış şekli farklı, hatta şirket CEO'su bile çok farklı. CEO ise benim çok çok beğendiğim Anne Hathaway. Tabii Devil Wears Prada'daki rolündne sonra bir moda sitesi CEO'su olması da komik olmuş:) Jules ise organize olmayı asla beceermeyen, her yere geç kalan ama işini tırnakları ile kazıyarak büyütmüş bir kadın. Yatırımcılar artık şirketin başında profesyonel bir CEO görmek istiyorlar. Jules'un ayrıca evde de ondan ilgi bekleyen bir kocası ve küçük bir kızı var. Yani burda da işler karmakarışık. Film boyunca Ben'in iş hayatına tekrar dönmesi, Jules'u korumaya çalışması ve şirketteki değişim çok keyifli bir şekilde anlatılıyor. Güzel bir hafta sonu filmi bence.

Şimdi gelelim kitaplara.


Bülbülü Öldürmek - Harper LEE: Bülbülü Öldürmek çok uzun bir süre benim okuma listemde durdu. Hatta ingilizce okumak için başladım da ama nedense zorlandım, sıkıldım ve bıraktım. Uğur'un da ya onu lisede okumuş olman lazım nasıl okumadım bir olay yok o kitapta demesi yüzünden okumayı erteledim de erteledim. Esasında şimdi diyorum ki iyi ki ertelemişim. Gerçekten de bazı kitaplar zamanını bekliyor. 

Alabama civarında Maycomb isimli bir kasabada 1930lar civarında geçiyor kitap. Baş kahramanlarımız Scout, Jem, Dill, Atticus ve Calpurnia ve tabii bütün kasabalılar. O dönemde kölelik kalksa da zenciler hala ikinci sınıf insan olarak görülüyor. Beyazlara hizmet etmek için varlar, esasında belki de kimse onları yok saymıyor ama beyazlarla aynı okula gidemiyorlar, aynı yerlerde bile oturamıyorlar. Ve en fenası da beyazlar esasında sahip oldukları azıcık hakları bile onlara büyük bir lütufmuş gibi sunuyor. Yani bir taraftan ırkçılık diz boyu diyebiliriz.İşte bu ortamda Scout, Jem ve Dill büyümeye çalışıyorlar. Olaylar ufak Scout'un gözünden anlatılıyor. Scout 5 yaşında bir kız çocuğu, Jem ise ondan bir kaç yaş büyük ağabeyi. Dill bir serseri olan arkadaşları. Atticus baba, Calpurnia ise zenci hizmetçileri (esasında anneleri olmadığı için de bu evin temel direği denilebilir) Scout'un o yaşta bile içinde bir asi var, sürekli kavga ediyor, kız olmaktan hoşlanmıyor. Zaten halası olmadığı sürece dek kimse onu buna zorlamıyor. Atticus avukat, ve bir adalet timsali. Çocukları için sapasağlam bir dayanak. Kitap boyunca olayları hep Scout'un gözünden okuyoruz. Çok güzel bir anlatımı var. Kitabın odak noktasına konulan bir davada ise beyazlar ve zencilerin birbirlerine bakışlarını, hatta beyazların da birbirlerine bakışını görüyoruz. Gerçekten çok keyifle okuduğum bir kitap oldu. Hatta bir gün oturdum ve bu kitap bitmeden dışarıya çıkmayacağım dedim. Şimdi ise biraz hızlı mı okudum acaba diye düşünüyorum. Kendimi de gittikçe dışarıya çıkmayı reddeden Radley ailesi ile özdeşleştirmeye başladığımı fark ettim. Dünya o kadar pis ki kapılarını kapatıvermişler geri kalan insanlara sanki.


Tespih Ağacının Gölgesinde - Harper LEE: 55 yıl sonra gelen devam kitabı. Scout artık New York'ta yaşayan 26 yşaında genç bir kadın. 10 günlük bir izin için Maycomb'a dönüyor ve bu 10 günde her şeyin alt üst olduğunu görüyor. Artık iyice yaşlı bir adam olan babasının zencilere bakış açısının hiç de onun düşündüğü gibi olmadığını görüyor, Calpurnia'nın ve bütün zencilerin beyazlarla aralarına aşılmaz bir duvar ördüğünü görüyor. Çocukluk arkadaşı Henry'nin de esasında pek düşündüğü gibi birisi olmadığını görüyor.  Bize de çoğu devam kitabının ve filminin neden kötü olduğunu düşünmek düşüyor. 

Her şeyden önce Bülbülü Öldürmek'teki birinci ağızdan anlatım yerini  üçüncü kişiye bırakmış ve açıkçası ben bundan hoşlanmadım. Keşke olayları Scout'un gözünden görmeye devam etseydik diye düşünüyorum. Ayrıca Henry'nin nerden çıktığını hiç anlamadım açıkçası. Dill mesela olabilirdi ama yok, onun yerine hiç tanımadığımız bir Henry var. Çevirinin de kötü olduğunu tahmin ediyorum ama orjinalinden teyit etmek lazım. Jön Türkler ve Gelibolu Muharebesi deniliyor bir yerlerde mesela orjinalinde var mı acaba? Eğer Amerikan tarihi ile ilgili başka bir olaya atıfta bulunuluyorsa da bu bir çeviren notu olarak aşağıda açıklanabilir. Ama dediğim gibi orjinalinden kontrol etmek lazım. Bu kitapta anlatım da biraz dağınık geldi bana. Mesela arabada bir yerlere giderlerken Scout'un aklına hatıralar düşüyor, sonra tekrar olaya dönülüyor, ben bazı yerlerde takip etmekten yoruldum açıkçası. Kitabın en muhteşem yeri son sayfalarda Scout ile Atticus arasında geçen uzun diyalogdu, tekrar okunası açıkçası. 

Bülbülü Öldürmek'i ookuyunca Tespih Ağacının Gölgesinde'yi de mecburen okuyacaksınız ama Bülbülü Öldürmek bir başyapıt. 

Evet sizler neler izlediniz? Neler okudunuz? Var mı önerileriniz?

İyi hafta sonları dilerim.