28 Aralık 2014 Pazar

Bir Kitap Bir Film

Merhaba;

Geçen gün çok severek okuduğum Bana Sıkça Yaz Blogu istatistiklerini yayınlamıştı. En çok hangi yazılar okunmuş, neler yorum almış gibi. Ve senede kaç yazı yayınladığını, 2015 hedefinin ne olduğunu da yazmıştı. Benim istatistiklerimi falan yayınlamak gibi bir niyetim yok, zaten o kadar geniş bir kitleye de ulaşmıyorum. Ama önceki yıllardaki ve 2014teki yazı sayıma bile bakarsam 2014'ün benim için pek üretken geçmediği çok belli. Her iki blogum için de bu geçerli. Had idiğer blogun mazereti var, sonuçta gezi fotoğrafları, gezilecek yerler paylaşıyorum. ne kadar gezdiysem o kadar paylaşabilirim. Peki ya burası? Kitap mı okumadım? Okudum, hem de pek çok. Film mi izlemedim? İzledim, hiç fena değildim. Ama açıkçası içimden pek bir şey yapmak gelmiyor. Ülke olarak yaşadıklarımızdan o kadar bunalıyorum ki, bir kenardan izlemek, paylaşmamak çok daha kolay geliyor. Bir süredir twitterı, facebooku bile azalttım. Özellikle twitter'ın büyük bir mutsuzluk kaynağı olduğunu düşünüyorum. Mümkün olduğunca  bakmamaya çalışıyorum. Tabii sizin twitterınızda hep pembe baloncuklar paylaşan insnalar varsa bilemem de, benimkinde yok şahsen. Neyse, gelelim bu yazıya. Bugün gündemimde bir kitap ve bir film var. 

1) Koşmasaydım Yazamazdım: Haruki Murakami: Taa koşmaya başlamadan önce, Amerika'dayken merak etmiştim ben bu kitabı. Kindle alınca alacaktım, sonra vazgeçtim. Kitap zaten Japonca. Onun İngilizce çevirisni okuyacağıma Türkçe çevirisini okurum demiştim. Gerçekten de 2014'te iyi ki okumuşum dediğim kitaplardan oldu Koşmasaydım Yazamazdım. Hem bir kere Murakami'nin bilincine bir zoom yapıyorsunuz. Mesela 1Q84'teki kahramanımız bir spor hocasıydı, kasları esneten özel bir program yapıyordu insanlara. Murakami'de böyle bir hoca ile çalışıyormuş. Yazmak hakkında bildiğim her şeyi yollarda, sabah erkenden koşarken öğrendim diyor. Belki koşmasaydı başka türlü bir yazar olacaktı. ama kendisinin de dediği gibi, bunu asla bilemeyiz. Altını çizerek okuduğum paraglarflar oldu. O kadar uzun paragrafları bulaya alıntılayamam tabii ama mesela şöyle bir cümle kurmuş: "Okullarda bizim öğrendiğimiz en önemli şey, en önemli şeylerin okullarda öğrenilemeyeceği gerçeğidir." (sf: 50) Açıkçası benim gibi, eğitimin önemine inanan ama klasik anlamda okul yapısına en ufak bir güveni ve inancı olmayan bir insana söylenmemesi gereken bir cümle. Nedir yani, Dünya'da benim gibi düşünen başkaları da mı var?  Şimdi diyebilirsiniz ki koşu ile ilgili bir kitap değil mi bu? Bu tür bir cümle neden var? Bence kitap sadece koşu ile ilgili değil, kitap hayatla ilgili ve koşu sadece bir araç Murakami'nin derdini anlatması için.



Koşu kısımlarına gelince. Benim koştuğum mesafeler Murakami ile karşılaştırılamaz bile. Ben 10 km koşuyorum, o günde ortalama 10 km koşuyor. Ama hissedilen acı gerçek. Kaslarınızın artık devam etmeyeceğim ben demesi, beyninizin yeter artık ne anlamı var böyle at gibi koşmanızın demesi, finiş çizgisini geçtikten sonra ise sanki az önce yorgunluktan yere yapışan siz değilmişsiniz gibi ya biraz daha koşarım ki ben sanki demeniz. Bırakın sizi, beni, Murakami'yi, en ünlü maratoncuların bile bazı günler canlarının antreman yapmak istememesi. Üstelik yazmaya da biraz meraklıysanız Murakami'den ufak tefek ipuçları bile bulabilirsiniz. 

Benim için çok keyifli bir okuma oldu, havalar soğuk ve ıslak olduğu için hem de tezimi haftaya sunacağım için ara verdiğim koşu çalışmalarıma tekrar dönmek için de gaz verdi. Ama okuyup sevmeyenler, Murakami'yi biraz burnu büyük bulanlar da olmuş. Biraz koşmakla ilgili olanların ise genel olarak çok beğendiğini söyleyebilirim. 

2) This is Where I Leave You: 


Dün akşam ne izlesek, ne izlesek diye düşünürken bulduk bu filmi. Babalarının ölümü ile evlerine dönen ve anneleri ile bir hafta geçiren 4 kardeşin bir haftasını anlatıyor film. Babalarının vasiyeti karısının ve çozuklarının Şiva yası tutmasıymış. Şiva yası Yahudilerde ölümün ardından yedi gün süren bir yasmış. Ekşisözlük'te açıklayıcı bir tanım da var esasen. Ben de filmden ve sözlükten öğrendiğim kadarını paylaşıyorum ancak. Çocukların anlamadığı ise, annelerinin Yahudi olmaması ve babalarının da ateist olmasına rağmen böyle bir vasiyetin neden var olduğu. Ama bunu sorgulayamıyorlar çok fazla tabii, Anneleri de baya baskın bir karakter. Bu yas tutulacak diyor. Tabii ki yası kurallarına uygun tutmuyorlar, film boyunca öncelikle bu kardeşlerin birbirini "ne kadar çok" sevdiklerini, "ne kadar çok" anladıklarını görüyoruz. Kardeşlerden biri zaten serseri ve tutunamayan, ötekinin kocası ile, birisinin karısı ile sorunları var, bir diğerinin problemi de çocuklarının olmaması. Tabi ki bu yas sürecinde hem birbirleri ile ilgili hem de kendileri ile ilgili pek çok şey keşfediyorlar. Kah komik, kah duygusal bir filmdi ve biz çok beğendik. Ben zaten bu tür aile filmlerini çok severim. Aile derken çoluk çocuk izleyin diye demiyorum tabii, konusu aile olan ve aile fertlerinin arızalarını gösteren filmleri kastediyorum. IMDB puanı 6.6 ama bence en az 7'yi hak ediyormuş.

Bu aralar çok fim izliyoruz. İzlediğimiz dizilerin aşağı yukarı hepsi bitti, Türk kanallarındaki aşağı yukarı hiçbir yapıma katlanamıyorum, O yüzden de izlediğimiz film sayısında dramatik bir artış var. Bazen güzel filmler oluyor, bazen pek sıkıcı. Ama film izlemeyi de özlemişim resmen. Yılbaşı programım da oturup Christmas filmleri izlemek olabilir gibi geliyor bana. Sizin yılbaşı programınız ne?

Kaynaklar:http://www.kitapgalerisi.com/images_buyuk/f6/Kosmasaydim-Yazamazdim_170506_1.jpg
http://s20.postimg.org/xpx1kvfb1/image.jpg

25 Aralık 2014 Perşembe

Medarı Maişet Motoru

Sait Faik sever misiniz? Ben çok çok severim. Hatta çok çok severim. Bende bir kaç hikaye kitabı vardı. Geçenlerde Uğur'un iş yerine yılbası münasebetiyle İş Bankası Yayınları stand açmış, Uğur eksikleri tamamladı. Tabii okunacak çok kitabı var ama ben bir romanla başladım. Zaten iki tane romanı var. Kayıp Aranıyor'u okumuştum, Medarı Maişet Motoru'na başladım.

Esasında kitabın tam bir roman olduğundan bahsetmek mümkün değil. Dört tane birbiriyle ilişkili hikaye diyelim. Kitap Sait Faik'in pek çok hikayesi gibi gene adada geçiyor, arada bir Adapazarı'na uğruyor, tekrar adaya geri dönüyor. Adada yaşayan Rumların ve Türklerin iç içe geçmiş hayatlarını bir berber dükkanı üzerinden anlatıyor. Balıkçıları, sarhoşları, martıları duyuyorsunuz. Onlarla konuşuyorsunuz. Ama kitaptan bir bütünlük beklememeniz lazım açıkçası. Bittiği zaman ee ne oldu şimdi diyorsunuz. Esasında hayatlarımızın ne kadar tuhaf, ne kadar kırılgan olduğunu düşünüyoruz. 

Kitap ilk yayınlandığı 1944 senesinde sansüre uğramış ve bazı bölümler çıkartılmış. Elimdeki baskıda bu sansürlenen kısımlar koyu karakterlerle yazılmış. Sansürün ne saçma bir iş olduğu bir tarafa, sansürlenen bazı yerlerin enden sansürlendiğini bile anlayamadım. Örneğin bir yerde birisi "Ben ... kazasının ... köyünde  muallimim" diyor. Sanırım buranın sansürlenmesinin sebebi bu karakterin aylak bir karakter olması. Yazın okullar kapanınca dere kıyısına inip kitap okuyor sadece. Bir de tabii felsefi konuşmalar var ki, esasında çok fazla olmamasına rağmen onları da sansürlemişler. Sait Faik'e bu sansür meselesini sorduklarında ise şöyle demiş: 

"Medarı Maişet isminde bir hikâye kitabı çıkarmıştım. Hayatı toz pembe görmüyorum diye mahkeme parası ödedim, üzüntüsü de caba. Kahramanlarım rahat etmek için hapse giriyorlardı. Bütün sebep bu!"  [1]

Ben Sait Faik'i seviyorum. Yazdığı her şeyi okumaya çalışıyorum. Ama eğer Sait Faik'in tarzını sevmiyorsanız bu kitabı da okumak biraz sıkıcı bir deneyim olabilir. Gene de bence okuyun derim.

Herkese şimdiden iyi yıllar diliyorum. Umarım daha parlak bir sene olur.

Kaynak: Görsel: http://tr.wikipedia.org/wiki/Medar%C4%B1_Mai%C5%9Fet_Motoru
[1]: http://tr.wikipedia.org/wiki/Sait_Faik_Abas%C4%B1yan%C4%B1k#Romanc.C4.B1l.C4.B1.C4.9F.C4.B1

20 Aralık 2014 Cumartesi

Renksiz Tsukuru

Merhaba;

Elimde çokça kitap var. Evet indirimlerden, fuarlardan her şeyden faydalandık. Bu okuma hızımla gidersem kendime 3 ay falan yetecek kitabım var diyebilirim. Söylemesi ayıptır iki günde iki kitap okudum da. Hahaha. O yüzden de bolca kitap yazısı gelebilir bu aralar.



Murakami'den kopamıyorum gördüğünüz gibi. Şimdi de son kitabı ile karşınızdayım. Geçen ay 1Q84'ü okumuş ve çok fazla beğenmemiştim. Gelelim Renksiz Tsukuru Tazaki'nin Hac Yılları'na. 

Bu kitabı kitap klübümüz için okuduk ama merak etmiyor değildim. Hani belki bugün değil ama bu sene içinde okuyacaktım illa ki. 

Bu sefer önümüzde farklı bir Murakami kitabı var. Kahramanımız Tsukuru 36  yaşında, son derece yalnız, istasyon inşa eden bir mühendis. Esasında her zaman böyle değilmiş ama lisedeki en yakın arkadaşları bir gün kendisine ortada hiçbir sebep yokken artık onunla görüşmek istemediklerini söylüyorlar. Bilirsiniz ilk arkadaşlıklar önemlidir. Bu terkediliş Tsukuru'yu ölümün kıyısına getiriyor, ama Tsukuru ölmüyor. Kitap boyunca Tsukuru'nun bir bugününe, bir dününe tanık oluyoruz. 

Kitap klasik Murakami kitaplarındna bir parça farklı. Her şeyden önce paralel evrenlerde geçmiyor. Fantazi unsurları minimumda tutulmuş (hiç yok değil tabi ki) Ama beni en çok şaşırtan şey olayın gizeminin kitabın ortasında çözülmesi oldu. Zira genelde o gizemler çözülmek bilmezler. Ama gene de çözülmeyen bir kaç şey var, internette de bu detayların kitaba ne kattığını tartışanlar olmuş. Benim de anlayamadığım iki nokta var açıkçası. Birincisi Tsukuru'nun üniversitedeki arkadaşının bir anda ortadan kaybolması, ikincisi de o arkadaşının anlattığı bir hikaye. O hikayenin kitabın ilerleyişi ile en ufak bir ilgisini kuramadım. Daha doğrusu çok çok küçük bir ilgi kurdum ama o ilgi de doğru mu yanlış mı bilemiyorum. Ama doğru olduğuna inanıyorum. Eğer ki doğruysa? İşte o zaman gene eksiksiz bir Murakami kitabı ile karşı karşıyayız demektir. 

Yazdıklarım çok kapalı oldu biliyorum ama kitap hakkında açıklama yapmadan da yazmamın bir yolu yok sanırım. Yani ya sırları ortaya dökeceğim ve okuduklarınızdan hiç keyif almayacaksınız, ya da böyle yazıp merakınızı arttıracağım ki siz de Tsukuru ile tanışmak zorunda kalın. 

Bir de kitabı gece 3'e kadar okudum, son 10 sayfasında uyuyakaldım. Ve devam edemeyeceğim diyerek yattım. Son 10 sayfada çok farklı bir şekilde toparlamış olayları. Tek beğenmediğim yanı kitabın sonunun açık bırakılmasıydı. Esasında açık uçlu kitapları severim, ama bu kitapta açık uçlu bırakmasına gerek yoktu. Neyse ben sonunu kafama göre tamamladım zaten:)

Kitabın adı bana hep çok tuhaf gelmişti. İlk önce saçma bir çeviri diye düşündüm ama Hüseyin Can Erkin'in çevirileri çok başarılı. Üstelik yanlış bilmiyorsam direk Japoncadan çeviriyor. Hem İngilizce'si de Colorless diye yazılmış. Bunun bir anlamı varmış, kitabın 10. sayfasında falan öğreniyorsunuz. Çok da güzelmiş hatta. 

Bu sefer 1000 sayfalık bir kitapla karşı karşıya değiliz. Murakami'nin tekrarlarından yorulmadan kitap bitiyor. Gene size müzik eşlik ediyor. Yani Youtube elinizin altındayken okursanız kahramanımızın dinlediklerini anında siz de dinleyebilirsiniz. Bu sefer en çok Liszt'in Hac Yılları isimli eserini dinliyoruz. Yanlış bilmiyorsam Liszt'in eserleri teknik olarak çok karmaşık geliyormuş insanlara bunun en büyük sebebi de Liszt'in kendi elleri çok büyük olduğu için kendine göre eserler yazmasıymış. Daha küçük elleri olan bizim gibi normal insanlara bu eserleri çalmak zor gelirmiş. Ben şahsen bu seferki eseri beğenmedim. Biraz fazla kaotik geldi bana. Şu sıralar daha fazla kaosu kaldırabilecek durumda mıyım bilmiyorum.   

Şimdi gene Murakami'den Koşmasaydım Yazamazdım'ı okuyorum. Sonuç itibariyle hepimiz koşan insanlarız değil mi? 

Ben çay insanıyım ama bu kitapta herkes o kadar çok kahve içti ki, birazdan çıkıp en büyük boy kahvelerden alacağım kendime. İki gündür canım istiyor resmen. Evimizde de Türk kahvesinden başka kahve pek bulunmaz. 

Son olarak Murakami ile ilgili çok sevdiğim bir görseli paylaşayım sizlerle. Hem blogda da dursun. Zaman zaman arıyorum bu görseli zira. 


Görsel kaynakları

1) http://www.cafesanat.com/?p=content_haberler&gl=edebiyat&cl=haberler&i=4583
2)http://graphics8.nytimes.com/images/2012/06/03/books/review/Snider-sub/Snider-sub-custom1.jpg