16 Mart 2013 Cumartesi

Even The Rain

Merhaba;

Size çok güzel bir film anlatmak istiyorum. Ama filmi kelimelere dökmekte bile zorlanıyorum. uzun süredir bu kadar güzel bir film izlemedim sanırım. 

Geçtiğimiz perşembe İTÜ'de kurduğumuz çadırın 100. gecesini için bir etkinlik düzenledik. Bu etkinlik bir film gösterimini de kapsıyordu. Benim cuma günü önemli bir sunumun olduğu için film gösterimine kalamadım ama filmde aklımda kaldı. Sonunda bugün filmi izledim.



İsmi Türkçe'ye Yağmuru Bile diye çevrilmiş, ilk duyduğumda bir anlam veremedim. 

Film 2000 senesinde Bolivya'daki su savaşları döneminde geçiyor. Oalyı herkesin bildiğini düşünüyorum. Bolivya'da suyun özelleştirilmeye çalışılması ile halk büyük bir ayaklanma başlatmıştı. Zaten hayli fakir olan halkın aylık su faturası 20 dolar gibi bir rakama çıkmış ki bu da esasında 4 kişilik bir ailenin aylık yemek masrafıymış. Su faturalarını yakıp ayaklanma çıkarmışlar, ve sonunda özelleştirme yasasını iptal ettirmişler. Aynı ayaklanmalar bir de 2005te çıkmış. Ve sanıyorum ki suyun özelleşmesi meselesi 2006'da Evo Morales'in başa geçmesi ile en azından şimdilik rafa kalkmış (bu noktadan emin değilim sadece Evo Morales'in politik görüşünün özelleştirmelere tamamen karşıt sonuçta). İşte filmde tam 2000 senesindeki bu ayaklanmalardan önce Columbus'un Güney Amerika'ya ulaşmasından sonra olanları filme çekecek ekibin gelmesi ile başlıyor. Bu filmde de esasında İspanyollar'ın yeni kıtayı ne kadar sömürdüğünü anlatmayı planlıyorlar. Yerli hakltan seçtikleri bir grup insan Kızılderilileri (ki bununla ilgili de güzel bir replik var. Esaısnda bunlar İnka, bizim Kızılderililere ihtiyacımız vardı diye) oynuyor. Bu arada bu insanların da su hakkı üzerindeki savaşları var. 

Fİlmi anlatmak dediğim gibi bence hayli zorlu. Bir yandan İspanyolların sömürgeleşirken enler yaptıklarını bir filmci gözünden görüyorsunuz, öte taraftan da geçen 500 senede esasında hiçbirşeyin değişmediğini de görüyorsunuz. Küresel sermaye kullanacak hiçbirşey bulamazsa insanların suyuna göz dikiyor. Hatta akan sularını, kuyularını satın aldıkları gibi  yağmurlarına da ambargo koyuyorlar. İnsanların YAĞMURU BİLE biriktirmesine izin vermiyorlar. 

Film çekilirken bizim filmcilerde büyük bir değişimden geçiyorlar. Bir gün tamamen doğru olduğuna inanarak yaptıkları işi ertesi gün sorguluyorlar. 

Yağmuru bile bence çok etkiliyici bir filmdi. Filmin sonunda boş sokaklarda gezinen rahip sahnesi ise çok güzel bir çekimdi. Bu filmi bizim arkadaşlardan kim önerdi bilmiyorum ama kim önerdiyse ona teşekkür ediyorum. Benim bilmediğim bir filmdi. Bir süre daha güzel bir film izleyebileceğimi sanmıyorum.

Yarın pazar, hava hayli soğuk, son soğukların tadını çıkarın bence. Çay, kahve, film, battaniye:) 


9 Mart 2013 Cumartesi

Luna

Luna'nın yeni videosu:) İyi seyirler

8 Mart 2013 Cuma

Kitaplardan Kısa Kısa

Merhaba;

Bu ara canım hayli sıkkın, daha doğrusu canım sıkkın değil de kafamı kurcalayan çok fazla şey var. Hepsinin başında da İTÜ Araştırma Görevlilerinin durumu geliyor. Neler olduğunu henüz duymadıysanız sizi Asistan Dayanışması'nın bloguna alayım, ordan okuyun durumları ve ülkemizin bilimsel geleceğini. Bu iş kafamı o kadar kurcalıyor ki, canım gerçekten de çoğu zmana hiçbir şey yapmak istemiyor. Neyse. 

Size Ocak ayından beri okuduğum bir kaç kitaptan bahsetmek istiyorum. Kitapların hiçbirisi üzerinde uzuuun uzun yazılacak gibi değiller  bence. Ama bu kötü oldukları anlamına gelmesin. Aksine bir tanesi hariç hepsinden inanılmaz keyif aldım. Ama gene o bir tanesi hariç hepsi öylesine hızlı ve keyifle okundu ki. Kısa kısa özet geçince anlayacaksınız ne demek istediğimi.

İLK GÜN - İLK GECE: Marc Levy hiç okumamıştım daha önce. Her ne kadar Bellanomisma daha önce çok sevdim okuyun demişse de olmamıştı bir türlü. İdefix kitap fuarı zamanında bu kitaplar yeni basılmıştı.  Bir şans vereyim dedim. Evrenin oluşumundaki ilk yıldızı arayan bir astrofizikçi ile, ,lk insanı arayan bir paleoantrepologun yolları nasıl kesişir? Kesişirse ne maceralar yaşarlar? İlk Gün ile başlayan macera İlk Gece ile devam ediyor. Astrofizikçimiz Adrian ile paleoantrepolugumuz Keira'nın yollarını neyin kesiştirdiğini size anlatırsam kitapla ilgili pek çok detay vermek zorunda kalırım. Bu da heyacanını düşürür kitabın. Ama bu iki idealist bilim insanı Fransa, İngiltere, Almanya, Yunanistan, Çin, Rusya, Şili ve Etiyopya'ya da geçen heyecanlı bir macera yaşıyorlar (Umarım unuttuğum başka bir ülke yoktur:)) Da Vinci Şifresi gibi kitaplardan keyif aldıysanız bu kitapalrı da beğeneceğiniz düşünüyorum. Ama bir es vermeden geçmeyeyim, Da Vinci Şifresi kadar yoğun bir komplonun içinde kalmayacaksınız. 

Bu kitap bana en  çok Atina'da Hydra adasını merak ettirdi. Bu yaz yolumu Atina'ya çevireceğim ki Hydra'ya gidebileyim. 

Marc Levy'ye gelince, başka kitaplarına da şans vermeye karar verdim ama elimde çook uzun bir okuma listesi var öncelikle o listeyi halletmeliyim.

 DOSTUM PASİFİK - BİR BİLET AL: Ben Gizem Altın Nance'yi  tamamen farklı bir yolla buldum. Gene organik yaşamla falan ilgili bir şeyler arıyordum internette. Ordan oraya atlarken bloguna denk geldim. Sonra kitaplarını fark ettim. Merak ettim. Dostum Pasifik Green Card alıp gittiği Los Angeles'ta yaşadıklarını anlatıyor. Esasında çok fazla bir parası da yok giderken, hatta ailesinden de destek alıyor. Orda bir de egosunun nasılda sarsıldığını da çok açık gönüllükle anlatmış. Türkiye'de kariyerim vardı ama ABD'de kim bilsin İstanbul Üniversitesi'ni diyor.Kafelerde çalışıyor, halkla ilişkiler de çalışıyor. Kendine yeniden bir hayat kuruyor. Arada kocası ile tanışıyor. Onunla yaşadıklarını da komik ve çok gerçekçi bir dille anlatıyor. Hepimizin başına gelebilen şeyler, başkasını nda başına geliyor, o da utanıyor falan. Sanki Gizem sizin arkadaşınız, gelmiş koltukta anlatıyor gibi. Bir günde falan bitirdim galiba. 


Bir Bilet Al ise ABD'ye gitmeden önce gözünü karartıp tek bşaına çıktığı İnterrail macerasını anlatıyor. Hızla okunan kısa bir Avrupa Turu. Yalnız Como gölü manzaralı bir hostelden bahsediyor ki gidip orda kalmak istiyorum:)













SOKAK KEDİSİ BOB: İşte bu kitap biraz içimi acıttı. James Bowen Londra'da sokak müzisyenliği yaparak geçimini sağlayan, bir taraftan da uyuşturucu arınma programında mücadele eden bir adam. Eskiden sokaklarda da yaşamış. Hayata tutunmak hayli zor gelmiş. Bir gün evine dönerken apartmanda koridorunda bir kedi buluyor. Kedinin önce komşusunun olduğuna sanıyor ama olmadığını öğreniyor. Hasta olan kediyi yavaşça hayatına alıyor. Bakımını bir şekilde üstleniyor. Ücretsiz ya da düşük ücretlerle bakan veterinerleri ve sosyal merkezleri buluyor. Bu arada kedi çok komik. James evden çıkarken o da geliyor. Bütün gün James'le beraber sokaklarda geziyor. Bob sayesinde James'in kazancı da artıyor. Ama en en en önemlisi James hayata daha ıskı tutunmaya başlıyor. Uyuşturucudan tamamen kurtulmak için büyük adımlar atıyor. Bob'a bakabilmek için daha güvenli bir iş seçiyor kendisine. Beni özellikle kendi terbiyesizliğimiz çok üzdü. Esasen kabul etmek gerekir ki evsiz birini gördüğümzüde korkuyoruz, yolumuzu değiştiriyoruz. Onun da bir insan olduğunu düşünmüyoruz. Bu esasında anlaşılabilir bir insan tepkisi. Kendimize de zarar gelmesini istemiyoruz ve ne yazık ki evsizlerin hırsızlık, gasp gibi olaylara karışma olasılığı daha yüksek Ama James'in yazdığı birşey hayli içimi acıttı. Restaurantların önünden elimde gitarımla geçierken bazen eğilip insanlara şarkı çalmak istiyorum. Ama benim daha onlara doğru yanaştığımı görür görmez hayır teşekkürler diyorlar bana. Belki ben size saati soracağım bunu kimse düşünmüyor diyor. Ki bu noktada da sapına kadar haklı değil mi? Bu arada bu hikayeyi bu kadar acı yapan noktayı sonuna sakladım. Bu hikaye gerçek. Buyurun James ve Bob'un videolarını izleyin. Neyse ki James'in şu aralar temiz olduğunu ve Bob'un da hayli sağlıklı olduğunu görebiliyoruz ve bir nefes alıyoruz. 

Müsadenizle Bob'a ve James'e biraz iltimas geçip sevdiğim bir iki fotoğraflarını daha  paylaşmak istiyorum:)


Çocuk kitabını satıyor:))




GIRNATACI: Evet geldik son kitaba. Anlattığım diğer kitapları sevdiğim düşünülürse beğenmeidğim kitabı en sona sakladığımı anlamışsınızdır. Gırnatacı Ercüment Cengiz'in ilk kitabı. Zaten Everest Yayınları'nın ilk kitap yarışması ile basılmış. 1890larda ABD'deki Colomb sergisine gönderilen Türk ekibindeki 17 yaşındaki Gırnatacı Osman'ın ve 1955'de gene Chicago'da yaşayan Anadolu'dan göç eden Ermeni ailenin çevresinde dönen bir hikaye var. Yani 1890-1955 arasındaki hikayelere tanık oluyoruz. Caz klüpleri, sol ve si düzen klarnetler, dil bilmeyen Osmanlıların Chicago'da yaşadıkları falan derken hayli enteresan bir konu var esasında. Ama yazarın üslubu beni o kadar baydı ki. Konu çok yavaş ilerliyor. Tasvirler, bilinç akışı falan derken okuması hayli zor ve karmaşık bir metindi bence. Bir de ortada bir esrar var, biz bunu kitabın ortalarında anlıyoruz. Kahramanlarımız da anlasın diye bekliyoruz. İnanılmayacak tesadüfler, hadi artık bu da olmasın be diyeceğiniz bir son. Sürekli gözünüze sokulan Ermeni soykırımı meselesi. İnanılmaz sıkıldım ben bu kitaptan. Çok iyi eleştiriler almış gerçi ama ben mi çok sıkıldım bilmiyorum. Adam ödül almış sana da .ok yemek düşer de diyebilirsinzi tabii. Ben sadece biraz daha sürükleyici bir metin beklemiştim. Konu güzeldi. Sonu çok sürprizsizdi. Uzun uzun kafasındaki düşünceleri dinlediğimiz Natalie mesela hayli yan karakter olarak kalmıştı. Barkev'le evliliğini bu kdar çıkmaza sokan şey sadece Barker'in çözümleyemediği Ermeni soykırımı mıydı? Bunların cevabı benim için çok havada kaldı. Ama Barker'in klarinet çalmayı nasıl öğrendiği baya acıklı bir hikayeydi. Keşke böyle hikayeler hiç olmasaydı geçmişte. Kitaba dönecek olursak ben beğenmedim. Hiç tavsiye etmem.

Evet benden şimdilik bu kadar. İyi bir hafta sonu olsun.