23 Ocak 2013 Çarşamba

Çay

Sanırım şu keep calm and... diye devam eden seride beni enn çok bu anlatıyor:)

Source: flickr.com via Janelle on Pinterest

18 Ocak 2013 Cuma

Luna'cık

Luna'yı sizinle daha önce tanıştırmıştım. Aradan aylar geçti, Luna'cık büyüdü. Ne o şaşkınlığından ne de korkaklığından eser kaldı. Artık evin hakimi o, bizlerse onun lütfedip yaşamasına izin verdiği zavallı köleleri:) Önceleri geceleri bizimle uyumak istiyordu, şimdi öyle bir talebi yok. Gece salonda uyuyor, gün ışıyınca yatağa geliyor ve biz yataktan kalkana kadar guruldayıp duruyor. Bu sabah ben uyurken elimi hart diye ısırmasaydı belki işler daha iyi olurdu.:) Suyu azalmış, yemeği de bitmiş, karnı acıkmış tabii. Önce bir iki suratıma kafasını yaklaştırdı falan, baktı ben uyanamıyorum. Hart diye elimi ısırarak beni benden aldı. Kalktım, suyunu tazeledim (ki gece yatarken koymuştum zaten, hala suyu da vardı ama işte taze suyu seviyorlar), yemeğini koydum. Yatağa geri döndüm. Luna'da yemek yiyip su içtikten sonra yatağa geldi, yanımda yattı. Suratıma kafa attı, kafasını elime dayadı. Gerçekten de her eve bir hayvan lazımmış. Kedi veya köpek veya kuş, balık ve hatta iguana:) (Allah aşkına vahşi hayvanın evde ne işi var, bunu besleyen insanlar var gerçekten de. Hayvanı doğasından ayırmasak?) neye bakabileceğinizi düşünüyorsanız.

Bu videoyu Uğur haftasonu çekmiş, montajladı buyrun Luna'nın son hali ile tanışın:)


17 Ocak 2013 Perşembe

Doğu'dan Uzakta



Geçtiğimiz ay İdefix kitap fuarından birkaç kitap aldım. Birkaç tane diyorum, bu sefer gerçekten de çok fazla kitap almadım. Ama kitaplar geldikten sonra okulda da final haftasının başlaması ile birlikte çok süratli bir şekilde okudum kitapları. Final demek 2 saat duvarlara bakmak demek ne yazık ki. Ben buna katlanamıyorum, mümkün olduğunca kitap okumaya çalışıyorum. Arada kafamı kaldırıp hala sınıfı kontrol edebiliyorum hem de. Neyse. Kitaplar geldiğinde yanımda Lale'de vardı. Ne okusam acaba diye bakıyordum, Lale Amin Maalouf oku dedi. İyi hadi onu okuyayım diye başladım.



Doğu'dan Uzakta Maalouf'un yeni kitabı. Daha önce Maalouf'u lise yıllarımda okumuştum çok sevmiştim de ama yıllar geçti çok detaylı hatırlamıyordum. Şimdi bu kitabı okuduğum için çok mutluyum.

Kitap bir arkadaşlarının vefatı ile yüzleşmek durumunda kalan, yıllar önce terk ettiği ülkesine geri dönen Adam ve onun arkadaşları çevresinde geçiyor. Bu ülke kitapta asla adı açıkça geçmese de tabi ki Lübnan. Bu arkadaşların hepsi üniversite yıllarında beraberler. İçlerinde bir Lübnan karması var, Hristiyan, Müslüman ve Yahudiler. Kendilerini daha çok komünist gibi görüyorlar ama siyasi sınırlara çok fazla inanmıyorlar. İstedikleri şey hep mutlu, hep özgür ve hep beraber olabilmek. Bu grup bir gün dağılıyor. Çünkü savaş patlak veriyor. Ülkeyi terk edenler gibi, kalanlar da var. Yıllarca birbiri ile hiç görüşmeyenler, önce görüşüp sonra birbirlerinden vazgeçenler var. Lübnan'dan çıkıp Brezilya'ya da yerleşen var Umman'a gidende. Anlatıcımız Adam ise Fransa'ya yerleşmiş, Maalouf'un kendisi gibi. Ve işte bir gün ülkede kalan arkadaşları vefat ediyor, Murad ölürken Adam'ı görmek istiyor. Ve Adam'da kaçtığından beri hiç dönemdiği bu ülkeye gitmek zorunda kalıyor. Murad'ın eşinin isteği ile de önce gönülsüzce, sonra ise canla başla uğraşıyor eski arkadaşlarını toplayıp bir buluşma ayarlamak için.Bu arada da günlüğüne sürekli notlar alıyor. O gün kimlerle nasıl iletişime geçtiği, bunların ona neler hissettirdiği hakkında çok detaylı yazılar yazıyor. Adam ülkesinde 16 gün geçiriyor. Bunun yaklaşık 15 gününü de gene eski arkadaşlarından Semiramis'in otelinde geçiriyor. Adam'ın davranışlarında Semiramis'in çok etkisi oluyor. Vazgeçtiği noktalarda Semiramis onu gerekirse zorlayarak buluşmayı ayarlaması için uğraşıyor. 

İnternette kitapla ilgili iki eleştiri var. Birincisi edebi dilinin yeteri kadar iyi olmadığı yönünde. Ben de diyorum ki, "yuh daha ne istiyorsunuz." Ben şahsen özellikle Adam'ın defterlerinden çok büyük bir zevk aldım. İkinci konu ise kitabın sonu. Daha farklı bir son olur muydu, kolaya mı kaçmış yazar bilemiyorum ama ben sonunu da beğendim. Nasıl bağlayabilirdi başka? Bence cuk oturmuş sonu.

Kitabı okurken hep içim sızladı. Arada kalmışlık hissini biz Doğu'lular çok iyi biliriz. Maalouf Batı'lılar için Doğu'yu çok güzel anlatan bir yazar olabilir ama bizim için bam telimize basan, acılarımızı çok iyi anlayan, onları yaşayan bir adam. 

Kitabı çok beğendim, ama bana çok iyi gelmedi. Parçalanmışlık, dışlanmışlık hissi çok yoğun. Ben bunların hepsini kendi ülkemdeyken bile o kadar sık yaşıyorum ki yurtdışında olma, sürülme düşüncesi iyice canımı sıktı.

En çok etkilendiğim iki nokta vardı. Birincisinde Semiramis diyor ki (kitap yanımda olmadığı için tam alıntı yapamıyorum) "Dışarda olanlar bize savaş zamanı ne yaptın diye soruyorlar. Oysa o sırada ülkede olanlar buna savaş demiyorlar, olaylar diyorlar. Çünkü savaş taraflar arasında olur, burda her gün taraflar değişiyordu. Bir gün birbiriyle çatışanlar diğer gün birbirlerine karşı çatışıyorlardı. Bizim mahallemiz bombalanırken çok değil 20-30 km ilerde arkadaşlarım plajlarda eğlenip denize giriyordu. Bizim eğlendiğimiz günlerde de onlar sığınaklara saklanıyorlardı." İşte burası insanın hayatta kalma arzusunu da gösteriyor, bir yandan da savaşın anlamsızlığını. Zaten Lübnan'daki savaş o kadar uzun sürmüş ki gerçekten (1975-1990). Kimse bu kadar uzun bir savaş sürecini savaş diye tanımlayamaz heralde. Olaylar dedikleri zaman kabullenmek daha kolay olabilir. Ama 15 sene süren bir savaş? 

İkinci noktada Bilal'in hikayesiydi. Hemingway'e olan hayranlığı, bunu (bence) yanlış yorumlaması, edebiyata tutkunluğu ve sonra başına gelenler.... Bilal tam da Adam'ın dediği gibi çok saf, tertemiz bir çocuktu.

Doğu'dan Uzakta içimi acıttı, ama esas Beyrut'un tam da benim hayal ettiğim gibi olduğunu gösterdi. Ne yazık ki böyle kalmasına izin verilmemiş, hayli bozulmuş ve değişmiş.  Ama güzelmiş. 

Geçen sene ilkbaharda Beyrut'a gitmiştik. İzlenimlerim için sizi diğer bloga alayım.