30 Haziran 2012 Cumartesi

Beyazlı Kadın

Bir süredir okuduğum kitapları hiç yazmadığımı fark ettim. Hazır Beyazlı Kadın'ı yeni bitirmişken, kütüphanenin rafları arasında kaybolmamışken hemen yazayım bari dedim.

Bu kitabı kitap klübümüzde okumuştuk, sanırım 3 kişi aldık sadece. Benden önce Bellanomisma okudu, diğer arkadaşımız okudu mu bilemiyorum. Ben esasında hayli kararlıydım, yazın sahilde okuyacaktım ama son anda aldığım kitaba Uğur el koyunca, (Zeno'nun Bilinci) elimde iki kitapla kalakaldım. Beyazlı Kadın ya da Karamazov Kardeşler.  Hadi dedim madem Bella çook beğendi, alayım raflardan da okuyayım.


Wilkie Collins'in bu kitabı ilk gotik ve polisiye roman olarak geçiyormuş. Kitap yayınlandığında İngiletere'de öylesine büyük bir sükse yapmış ki Charles Dickens bile kıskançlık krizlerine girmiş Edward Drood'un Gizemi'ni yazmaya başlamış ama bitirmeye ömrü vefa etmemiş. Gerçekten de bir gizem olmuş sonu. Beyazlı Kadın İngiltere'de Limmerge Malikanesi'nde yaşayan iki genç kadına resim dersleri vermek için yola çıkan Mr. Hartright'ın içine düştüğü bir komployu anlatıyor esasında. İşin içinde kötü kocalar, paylaşılamayan mal varlıkları, İngiltere ve İtalya arasında geçen siyasi entrikalar ve tabi ki bunların tam ortasında filizlenen bir aşk var. Ana karakterlerimiz Mr. Hartright, Ms. Fairlie, Ms. Halcombe, Beyazlı Kadın, Sir Percival ve Kont Fosco olarak sıralanabilir. Ms. Fairlie ve Ms. Halcombe aynı anne, farklı babaya sahip üvey kardeşler. Ms. Fairlie baba tarafından zengin ama Ms. Halcombe değil. Buna rağmen birbirlerini çok seviyorlar her an yanyanalar, ve bütün hayatları boyunca da beraber olmak istiyorlar. Ama dikkatiniz bir noktaya çekmek istiyorum. Ms. Halcombe muhteşem vücuduna rağmen (ah bunlar benim değil Mr. Hartright'ın sözleri) çirkince yüzü olan, keskin bir zekaya sahip, dirayetli bir kadın. Ms. Fairlie ise ilahi güzellikte ama sırtını ablasına dayamış, dirayetten, kendi kendine ayakta durmaktan pek haberi olmayan bir kadın. Esasında Ms. Fairlie (adı da Laura)'ya haksızlık yapmak istemem ama gene de ben ce hayli sıkıcı bir karakter. Ara sıra uğradığı haksızlıklara karşı diklenmek istedi ama en başta verdiği çok yanlış bir karar bu diklenmelerin hepsini manasızlaştırdı.

Kitabın gizem kısmını Beyazlı Kadın'ın kattığını söylemeden geçmeyeyim. 

Kitap 1840lı yıllarda İngiltere'de geçtiği için yaşanılan olayların bir kısmını algılayabiliyorum.Ama aynen Jane Austen kitaplarındaki gibi, akıllık kızlar evde kalmış olarak tasvir ediliyor, kadın karakterlerin ilahi güzelliklerinin onların bekaretlerini simgelediği çok fazla gözümüze sokuluyor. Tabi ki yazılan kitabı döneminden ayrı değerlendirmek istemiyorum çünkü ben de bugün yazdıklarımda bugünün toplumundan etkileniyorumdur ama açıkçası Laura karakteri beni o kadar sıktı ki kızı alıp dövüp dövüp adam etmek istedim. Hayır dedim madem ablan bu kadar muhteşem, sen neden olamadın? Az örnek al, az dayan. Ablası ağır bir hastalık geçiriyor örneğin bu da üzüntüden yorgan döşek yatıyor. Evet ben ezik kadın karakterlerden bıkmışım gerçekten de. Bir de Jane Austen kitaplarında da mesela birisi bir laf sokar, ben hiç anlamam bile laf soktuğuna ama meğer çok ağır bir lafmış, günlerce birbirleri ile konuşmazlar falan. Burda da bu tür bir İngiliz alavere dalaveresi var. Çeviride mi kaybediyoruz bilmiyorum ama bu İngilizlerin manasız kibarlıklarını biraz budalaca buluyorum açıkçası. 

Kitapta Kont Fosco karakteri bence diğerlerine kıyaslanırsa hayli iyi tasvir edilmiş. Kendisini bir eylem adamı olarak betimliyor ve bence de öyle. Serinkanlı ve mantıklı bir insan, amacına ulaşmak için ahlakdışı yollara sapmakta hiç bir sakınca görmese de, onun da kalbine yenildiği bir yer oluyor.

Beyazlı Kadın kendisini okutan, heyecanlı bir kitap kabul etmeliyim. Bir yerden sonra gizemin ne olmadığını anlıyorsunuz (okurken insanın aklına türlü olasılıklar geliyor çünkü) Benim tahminlerimin bir kısmı hayli doğru çıktı ama büyük gizemi onlar anlatmadan anlayamadım.

İlgimi çeken iki noktadan da bahsetmek istiyorum. O dönemde evlilik öncesi sözleşmesi yapıyorlar kadının haklarını korumak için ve ayrıca bir çalışanının işine son vermeden önce ya bir aylık ihbar süresi uyguluyorlar ya da o bir ayın parasını veriyorlar. Evet kadınlar itaatkar ve ezik ama ufak ufak hakları da korunmuş.O kadınların torunlarının bugün bizim olduğumuz yerlerden çok ileri olmalarını yadsımamak lazım tabii. Bizler elimize verilen hakları bile geri vermek için mücadele ediyoruz sonuçta. 


25 Haziran 2012 Pazartesi

Özet Geçeyim

Merhaba;

Buraları çook ihmal ettim değil mi? Hele öteki blog toptan gitti gibi. İşlerim çok yoğun ne yapayım? Akademisyenlik çok şizofrenik bir durum bence. Şu aralar tezimle ilgili çalışıyorum ve benim konum öylesine dallanıp budaklandı ki, bir taraftan matematik kitapları, b,r taraftan kaos okumaları, bir yandan da elektrikle ilgili bilgiler falan. Kafam tam çorba analyacağınız. Ama bu kaos işini sevdim, kaotik ruh halime çok uygun.

Şimdi burası bir devlet dairesi olduğu için klimamız yok, bırakın klimayı durum öyle acayip ki geçen seneye kadar kendi kişisel bilgisayarımı kullanıyordum. Bana bir bilgisayar vermişlerdi 1.94 gb hafızası vardı, Windows XP 2 gb boş olan istiyordu kurulmak için. Neyse sonuç olarak klimadan çıkıp gelmeye çalıştığım nokta şudur ki ofisim çok sıcak, kapı cam açık rüzgar bile yok. Bu yaz nasıl geçecek hiç bilemiyorum:( Geçen yaz arkadaşımın odasındaydık. O klima taktırmıştı. E diyeceksiniz, ver parasını taktır klima. O da olmuyor işte çünkü odam hayli büyük (50 m2 civarı. Burası bir laboratuar) Burayı soğutacak klimanın BTU değeri çok yüksek o da çok pahalı demek. O zaman  da eeehhhh oluyor bünyem. Neyse. Sonuç olarak şu anda çok sıcaklandığımı anladınız sanırım. 

Ben esasında çok kamp insanı değilimdir. Gel bir hafta çadır kampına gidelim derseniz gelmem net söyleyeyim. Ama bu aralar şöyle yıldızların altında uyumak, sabahleyin çiy düşmüş doğayla uyanmak istiyorum. Bu mevsimde çiy düşer mi? Uğur kısa bir Kaz Dağları turu mu yapsak dedi. Ben de bunu bir kampa çevirmek istiyorum ama kamp yeri çok önemli. Bilgisi olan var mı? Ben böyle çoluk çocuklu insanların gittiği, herkesin çığlık attığı falan bir yer istemiyorum. Daha sakin olsun, çocuk olmasına karşı değilim de bağıran çocuğa karşıyım ahaha. Mesela yoga falan yapılan bir yerler? Doğa yürüyüşleri, buz gibi nehirlere ayaklarımızı sokmak. Mümkünse Assos'tan denize atlayıp sonra da sakızlı dondurma yemek? 



Dün Tim Burton'ın yeni filmi Dark Shadows'a gittik. Bence son iki filmde (Alice ve bu film) Tim Burton elindekilerden yiyor. Alice'ten masal olarak hiç haz etmememin yanında filmini de beğenmemiştim ama hadi diyelim ki o ön yargı olsun. Bu filmde bence en fazla eh işte diyebileceğiniz, evde de izleseniz hiçbir şey yitirmeyeceğiniz bir film. Vampir modasına Tim Burton'da uymuş. Al Johnny Depp'i, vampir yap, biraz da gotik bir ortamda geçir filmi. Kesin tutacak bir formül mü olur dersin? Bilemiyorum. kötü değildi, komik yerleri falan da vardı ama öyle çok şey açıkta kaldı ki. Üşenmezsem yazarım. Yalnız bir McDonald's olayı vardı ki ona koptum gerçekten de.

Gotik deyince aklıma Ekim'de yapmamız muhtemel olan Almanya gezisi geldi. Uğur Kurban Bayramı'na izin alabilirim dediği günün sabahında Almanya'daki arkadaşımda Ekim biletleri çok ucuz gelsenize diye mail atmıştı. Taşlar benim için yerli yerine oturdu, Uğur'u ikna etmek zor ama. Çok soğuk olur diyor. Dedim ki sıcak istiyorsan o mevsimde anca Kenya'ya safariye gidersin. Var mı o kadar paramız? Yok. (Kişi başı en az 2000 euro) O zaman bizi ancak Almanya paklar. Karlsruhe üzerinden Strasbourg ve İsviçre güzel bir tercih bence.  Bu arada Avrupa'nın en gotik kalelerinden birisi olarak geçen Neuschwanstein Kalesi'ni de görürüz fena mı? Açıkçası yıllarca hiç ilgi duymadığım Almanya'yı bu sene görmeyi çok istiyorum sanırım. Sebebi arkadaşımın orda olması mıdır, okuduğum gotik kitaplar mı bilemiyorum. Ama şu kalenin ihtişamına bir bakın, mümkün mü merak etmemek? 


Bir de bu aralar bir Avustralya muhabbetidir gidiyor evde, çok uzak diye fazla ilgimi çekmese de bugün açıp fotoğraflarına baktım, köpekbalığından korkmama rağmen bu sahillerde yüzmeliyim dedim. Baksanıza muhteşem değil mi?




Bu hafta dinlediklerim kısmı kesintiye uğradı ama önemli değil, bu hafta dinlemediysem ne yapayım yani:) 

Geçtiğimiz hafta annem ve kardeşim İstanbul'daydı. Onlarla olunca günler çok hızlı geçiyor. Aksilik gibi geçen hafta da o kadar çok çalıştım ki, az takılabildik beraber. Yalnız cumartesi günü uzun süreden beri ilk defa Galata'daki kahveye oturdum. Bir çayı tam iki liraya satıyorlar. Çay kıraathane bardağında, orası da kıraathane zaten. Adam yuh iki liraya çay mı olur dedim. Eminönü'nde bile üç lira Mısır Çarşı'sının arkasında dedi bana.  Aklıma gelmedi ama Sarayburnu'nda da iki lira hiç olmazsa deniz manzaralı deseydim keşke. O kahveden hiç haz etmem zaten ama kardeşim çok seviyor nedense. Zaten canım Galata'nın içine ettiler, şimdi de Karaköy'e doğru hallenmişler. Umarım vapura binip karşıya geçmeye çalışmazlar. Neden uzun süredir Galata'ya gitmediğimi bir kez daha hatırlattığın için teşekkür ederim kahve. Her taraf iki kumaşı birbirine tutturmayı başaranlarla dolmuş, hiçbirisi terzi değil dikkatinizi çekerim hepsi moda tasarımcısı. Her tarafta bir adam kazıklama telaşı, 40 yıllık berber bile kapanmış, Alman Lisesi'nin ordaki. Artık sahibi mi kapattı bilmiyorum çünkü yaşlılardı ama kiralarında çok arttığını düşünüyorum. Kısacası ben yeni Galata'yı sevmiyorum. Yeni Taksim'i Mango ve Topshop'la, Demirören AVM ile sevmediğim gibi. İşin komik yanı ben alışverişi de severim, tasarımı da severim, ama herşeyin bir ruhu olmalı. Bence Taksim ruhunu kaybedeli çok oldu zaten, şimdi de Galata'nın ardından helva kavurup 2 liraya çay içme zamanıdır. Yürü bi git. Karaköy'de elden gidiyor farkındayım. Bu kitle sürekli tüketiyor, çekirge sürüleri gibi geçtikleri yerleri mahvediyorlar ve bitiyor telaşları. Sonra da "şekerim buralar çok banaaaal, başka bir yerlere mi geçsaeek acaba?" ay neyse sinirlendim:)

Evet şimdilik. Görüşmek dileğiyle. 

Kaynak: Assos fotos benim (ya da uurun ), aslı şurda: http://sezenyildirim.blogspot.com/2008/07/assos.html



20 Haziran 2012 Çarşamba

Mahrem Günlük

Topluma bir borcum var.
Ne kadar?
Toplumun bana ne kadar borcu var?
Epeyce fazla.
Öder mi?
Asla! (Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik!)




Paul Gauguin, Mahrem Günlük, İthaki Yayınları Syf: 30, 2001




Önemsiz bir sağlık sorunu canımı sıkıyor. Doktora da gittim, bir sıkıntı yok esasında ama bu canımı sıkmasına engel değil. Canım hiçbir şey yapmak istemiyor resmen. Siz şimdilik bunla idare edin. 

11 Haziran 2012 Pazartesi

Bu Hafta Dinlediklerim-5

Merhaba;


Çok hızlı bir cumartesi ve gayet aheste ama temizliğe boğulmuş bir pazardan sonra bu haftaki müzik seçkimi toparlayabildim anca. Liste gene çok kalabalı değil. Sebebi ise İTÜ radyosu. Çünkü İTÜ Radyosu deneme amaçlı blues ve caz kanalının yayınlarına başlamış, ekim ayında da rutin yayına geçecekmiş. Bilgisayar karşısında olduğum her an onları dinledim, pek beğendim. Dinlemek için sizi şuraya alayım. Evde de radyoda sabah hariç her zaman Joy Fm çalıyor bu aralar. Sabahların sahibi yıllardır değişmedi. Geveze. Gelelim listeye.
1. Jewel - Everytime I see you falling: Zaten kızın sesinde huzur var. Şarkının bir de yanlış hatırlamıyorsam daha sert bir yorumu da vardı ama ben bunu seviyorum.


2. Maroon 5- Payphone: Maroon 5'ı çok seviyorum esasında ama hep aynı şey oluyor, yeni bir parça yaptıklarında radyolarda, orda burda o kadar çok çalıyor ki içim sıkılıyor dinlemekten. Şimdi Payphone'unda bu yaz suyu çıkacak eminim, çıkmadan dinleyelim. 


3. Sophie Solena - Se Arreglara: Kendisi beni twitterda takibe almış. Neden bilmiyorum, ben ingilizce de yazmıyorum ama neyse önemli değil. Esasında ben beni takibe alıp kendi takipçi sayısını arttırmayı hedefleyen çakalları da izlemiyorum. Ama hatun flüt çalıp şarkı söylüyor. Çok güzel bir sesi var. Flütü de çok iyi çaldığına eminim. Neden çok iyi çalıyor diyemedim biliyor musunuz? Beat box denilen olayı hiç sevmiyorum flütte ve hatun sıkça kullanıyor. Sıkılıyorum. Ama sesi güzel.


4. Simply Red - Say you love me: Çocukluğumda çook sıkardı beni Simply Red'in müziği ama yaşlandım galiba, böyle sakin müzikler iyi geliyor.


5. Christina Perri - Jar of Hearts: Kendileri ergen kategorisinden girdi listeye. Saçının önündeki bir tutam açık sarıya hastayım. Bende yaptırsam diye düşünmüyor değilim ama annem biraz daha dayan saçların bu hzla beyazlarsa iki seneye öyle olacak zaten diye dalga geçiyor benimle:P


Evet bu haftalık bu kadar. Umarım iyi bir hafta olsun.

9 Haziran 2012 Cumartesi

Kadından Kentler

2008 yılında okumuştum esasında bu kitabı ama o günden ıhlamurlar her çiçek açtığında aklıma gelir. Aşağıdaki alıntının anlamını merak edeni bu muhteşem kitaba alayım. 


Mimozalar, erguvanlar, mor salkımlar, leylaklar, hanımelleri, güller, ortancalar, ıhlamurlar sırasıyla açar. 






Murathan Mungan, Kadından Kentler, syf: 35, Metis Yayınları, 2007

3 Haziran 2012 Pazar

Bu Hafta Dinlediklerim - 4

Merhaba;

Cuma günü Ülkü Tamer yazısını yazınca programımız da bugüne sarktı. Başlayalım öyleyse. 

1. Hindi Zahra - Beautiful Tango: Hindi Zahra dinlerken insanın canı bir taraftan da göbek atmak bile istiyor. Gerçi Beautiful Tango o tür bir şarkı değil ama, pek çok şarkısı hayli eğlenceli.

2. Macy Gray - Sweet Baby: Joy Fm sponsporluğunda yarın bir konser verecek  Macy Gray soul müziğin en güçlü seslerinden biri. Çok sıkı bir dinleyicisi değilim kabul ediyorum ama bu hafta bir kaç kere dinledim diyebilirim. Şu anda en ucuz bilet olan 77 lira bana biraz fazla geliyor ama gidebilecek olanları boğazda müthiş bir performans bekliyordur, kaçırmayın bence.

3. Mishka - Happy: Mishka'yı daha önceden biliyormuşum gibi geliyor ama belki de bilmiyorum emin değilim. Youtube'da ondan ona atlarken denk geldim, Happy'yi çok beğendim.

4. Nouvelle Vague - Love Will Tear Us Apart: Bu konsere galiba gideceğim. Geçenlerde off ne giysem blogunun sahibi Billur bilet çekilişi yapıyordu. En sevdiğiniz Nouvelle Vague şarkısını yazın demişti, çekilişe katılmayı unuttum ama açıp bir sürü şarkılarını tekrar dinledim. Şu aralar en sevdiğim şarkıları bu. 25 Haziran'da Küçük Çiftlik Park'ta olabilirim, siz de gelirseniz karşılaşırız belki:)

5. The National - The Rains of Castamere: Lannister'ları sevmiyorum ama Tyrion'a hastayım. Herkes benimle aynı fikirde bence. 2. Sezon 9. bölümün sonunda bu parça çaldı, bölümde yaşananlara cuk oturmuştu. Salı günü hala dinliyordum. Zaten bu hafta sezon finali yapıyorlar. Başladığını anlamadan bitiyorlar. Çok sinirliyim bu konuda.

Bu haftanın seçkisi bu kadarcıkmış. Bu haftanın en önemli gündemi zaten boynumdaki ağrılardı benim için. Bitmedi, geçmedi, tükendim resmen. Evin içi dispanser gibi, etrafta kremler, kas gevşeticiler, sıcak havlular falan. Neyse. 

Herkese iyi haftalar dilerim.

2 Haziran 2012 Cumartesi

Yaşamak Hatırlamaktır

Ülkü Tamer'i bilmeyeniniz var mı? Bilmiyorsa hemen öğrensin. Ama gene de bilmiyor olduğunuza inanamam. Neden mi? Çünkü bu ülkede Zülfü Livaneli'nin Güneş Topla Benim İçin şarkısını dinlemeyen birisi yoktur da ondan. Bu şarkıyı dinleyen de Ülkü Tamer'in en azından bir şiirini biliyor demektir.

Ülkü Tamer'in yaşıyla kıyaslayınca benim onunla tanışmam yıllar öncesine dayanıyor demem çok manasız olacak ama ne yapayım yıllar önce tanıştım ben onunla. O zamanlar Radikal gazetesi Türkiye'deki acayip medya ortamında soluk aldırmıştı insanlara. Gerçekten de güzel haberler yapıyorlar, pırıl pırıl bir gazete çıkarıyorlardı. Radikal'den geçen pek çok yazar oldu, ben o dönemlerde belki ergenlik çağımda falanım. yanlış hatırlamıyorsam çıkış tarihi 1996 çünkü. Perihan Mağden'i de, Ülkü Tamer'i de, bir Ayşe Arman olmaya çalışan ama pek bir şey olamayan Nur Çintay'ı, Mine Kırıkkanat'ı, Türker Alkan ve Hakkı Devrim'i ve pek çoklarını da ben hep Radikal'deki yazılarından tanıdım diyebilirim. İçlerinde yeri en ayrı olan Ülkü Tamer oldu. Yanlış hatırlamıyorsam sadece Cumartesi günleri yazardı, gazetenin Cumartesi ekinde. Ben de koşa koşa önce onun yazılarını okurdum. Bilmediğim bir dünyanın kapılarını açardı Ülkü Tamer. Bazen Yaşamak Hatırlamaktır der, kendi anılarını anlatırdı, bazen o zamanki sanat gelişmelerini anlatırdı. Pek hatırlamıyorum, etliye sütlüye karışmazdı, politikaya siyasete bulaşmazdı. Elbette kendi çapında bir görüşü vardır, ama Ülkü Tamer için önce gelen sanattı galiba. Politikayı zaten herkes, her gün, her yerde konuşuyordu. Ülkü Tamer haftada bir gün yazarken bunları yazmak istemiyor gibiydi. Bilemiyorum tabii, belki de politikadan haz etmiyordu ki. Ülkü Tamer bambaşka bir dünya açıyordu önümde. Sonra köşesinde yazdığı anılarının olduğu kitabını edindim, Yaşamak Hatırlamaktır. Öylesine keyif alarak okudum ki. Bazılarını gazetede okumuştum zateni bazıları tamamen yeni gelmişti bana. Ondan sonra bir de Allaben Öyküleri'ni okudum büyük bir keyifler. Aradan zaman geçti, Ülkü Tamer RAdikal'den ayrıldı. Zaten gazetenin başına da Eyüp Can geçince gazetenin de eski tadı kaçtı bence. Benim sevdiğim bütün yazarlar gitti. Ben de tabi ki bu iki kitabı bir şekilde kaybetmişim (bunlarda olsılıkla Eskişehir'de İnsancıl Sahaf'tan kiralayarak okuduklarım arasında) Bu sene İdefix indiriminde Yaşamak Hatırlamaktır'ı görünce aldım, bu hafta da tekrar okudum. Hafta dediğime bakmayıni iki gün falan sürdü zaten. Tamer'le beraber Antep'teki eski sinemaları gezdim, Varlık Yayınları'na gönderilen şiirlerin heyecanına kapıldım, 1970lerin Bodrum'unda gezdim. Kah güldüm, kah hüzünlendim. Öyle bir dili var ki mesela şöyle diyor: "Haftaya İstanbul'da görüşürüz" diyerek ayrıldık, bu onu son görüşüm oldu. O yolda trafik kazasında kaybettik. Bir anda boğazınıza bir şey düğümleniveriyor. Ama mesela öte taraftan da Nakıb Ali'nin sinemasında yaşanan olaylara kahkaha atıveriyorsunuz.

Ülkemizde çok çirkin şeyler oluyor, çok çirkin meseleler konuşuluyor. Hani eskiler der ya ar namus haya kalmamış, evet bunların hiç biri kalmamış. Siyasetçilerin söylediği şeyleri duunca hem sinirleniyorum, hem de utançtan yüzüm kızarıyor. Haber doğruysa ismi hiç lazım olmayan birisi de bugün mesela tecavüze uğrayan anne ölsün demiş. Artık seni de Allah'a havale ediyoruz ne diyim. Sinirlenmemek elde değil evet. Ama kendimize de iyi davranmak zorundayız. Ve bence Ülkü Tamer'in Yaşamak Hatırlamaktır kitabı bu süreçte kendinize yapabileceğiniz en büyük iyilik bence. Hemen okumaya başlayın, herşeye rağmen bir zamanlar güzel olan ülkemizi görün, hissedin.

Bu arada yıllarca artık Ülkü Tamer hiçbir yerde yazmıyor diye üzülmüştüm ama öğrendim ki cumartesi günleri Cumhuriyet'te yazıyormuş. Gözüm aydın.