21 Mart 2012 Çarşamba

Kitap günü #27 En Sevdiğim Kurgusal Kitap

Bir günü daha atladım ama hepinize merhaba. günler öylesine hızlı geçiyor ki, bu aralar sersem gibiyim. Neyse ki geçen gece size 3 ayrı yazı yazmıştım biliyorsunuz. Pinhani yazım www.tetuli.com'da da yayınlandı. Sorunu ben mi çözdüm editörümüz mü bilmiyorum ama. Bir şekilde çözüldü.

Gelelim bugünkü sorumuzun cevabına. Bunun cevabı çok belli. Yüzüklerin Efendisi. Öncelikle kendisi ilk okuduğum fantastik kitaptır. Kurgunun sınırlarını zorlamış,  kurguyu aşmış bitirmiş bir kitap değil mi sizce de? Yahu adam (ki adamdan kastım Tolkien'dir) kitabını yazarken yeni bir coğrafya oluşturmuş. Kurgu demekle bitmiyor yani olay. Bence en iyi kurgulardan birisidir Yüzüklerin Efendisi üçlemesi. Hala okumayan kalmış olamaz ama gene de kalan varsa sakın pas geçmeyin derim. 


Tabi ki bir de film yönü var bu kitabın. Filminde eksik kalan birkaç nokta vardı biliyorsunuz ama muhteşem bir film olduğu gerçeğini değiştirmedi bu. (Muhteşem üç film esasında)

20 Mart 2012 Salı

Pinhani

2006 senesinde, Mayıs ya da Haziran ayı olsa gerek. Üniversiteden mezun oluyorum, kafam karma karışık. İş hayatı mı, yüksek lisans mı, akademik kariyer mi diye bir bocalama içindeyim. Bir taraftan da belki de İstanbul'dan ayrılabileceğim düşüncesi bilinç altımdan beni rahatsız ediyor.  Bu sırada bir arkadaşım bak bir grup buldum dinlesene diye bana Pinhani diye bir grubun albümünü verdi. Bir iki kere dinledim. Hiçbir şey anlamadım albümden. Ne biçim müzik bu dedim ve kaldırdım. Bir süre sonra gene elim gitti albüme. Ben şunu bir sağlıklı kafayla dinleyeyim dedim.  O an işte uzun süredir aradığım gibi basit bir müzik bulduğumu anladım. Ne melodisi baskındı ne sözleri. Herşey son derece dengeli gelmişti kulağıma. İstanbul'da isimli şarkıyı dinlerken gülmekten yerlere yattım hatta bir seferinde. Eskişehir-Afyon dolaylarında sapsarı bozkırdan geçiyordum ve kulaklarımda Sinan Kaynakçı "yapamıyorsan sende benim gibi, kaçalım yine bozkırlara" diyordu. Bu çocuk hiç bozkır görmedi galiba diye düşündüm. İnsan o sapsarı, uçsuz bucaksız bozkıra nasıl kaçmak isterdi hala da aklım almaz. 2006 yazında bütün arkadaşlarıma Pinhani dinlettim, kimi çok sevdi, kimi nefret etti. Buna da müzik mi diyorsunuz siz diyenler bile oldu. Ama Haftanın Sonu'na yapılan güzelleme, sevgilinin elini beline sarma isteği gibi basit istekler, basit şarkılar, yoğun duygular vardı bence. Sonra Kavak Yelleri dizisi ile beraber grupta patladı. Pinhani'yi bilmeyen kalmadı.

Ben 2 sene boyunca sabırla Pinhani'yi dinledim. Her seferinde şarkılarından türlü türlü zevkler aldım. Sonra 2008 senesinde yeni albümleri çıkınca koşarak gidip aldım bu albümü. İlk dinlediğimde de aklımda kalan şarkı Yansın oldu. Albümde kalp kırıklığı yoğun bir şekilde hissediliyordu. Zaten solist Sinan Kaynakçı'da yanlış hatırlamıyorsam kötü biten bir ilişkinin yazdığını söylemişti pek çok şarkıyı.  Bu albümde dönüp dönüp tekrar dinlediğim şarkı Yansın oldu. Ama öte yandan da Yalnızlık isimli şarkıyı hiç beğenmedim. Sözleri pek çoğumuzun düşünceleriydi belki de ama müzikteki aşırı karamsarlık beni çok rahatsız etti. Bu şarkı hariç bütün albümü de döne döne dinledim diyebilirim.


Bu süre zarfında dizi hep devam ettiği için Pinhani'nin müziklerinden de hiç kopmadım ama bir yerden sonra ne yazık ki bu dizi bence kendileri için zararlı oldu. Herkes üst üste dinledi.  Beni Al ve Bir Anda unutulmayacak şekillerde hafızalara kazındı. Pinhani doğru bir taktik yaptı ve iki albümün arasına bu sefer 4 sene süre koydu.

Bu senede Başka Şeyler albümü ile çıktılar karşımıza. Eylül 2011'de yayınladıkları birkaç parçaları ve hiç dinlemediğimiz yeni parçalardan oluşuyor albüm tabi ki. Ben ancak bir kaç gün önce alabildim albümü, İki gündür dinliyorum. Bu albümde şimdilik en beğendiğim parçalar Eylül'de yayınlanan Yitirmeden, ve Kolektif İstanbul'la beraber kaydettikleri Değirmendeki isimli parçalar. Özellikle Değirmendeki, Zaman Beklemez albümüne de giren Balkan ezgilerini barındıran çok keyifli bir şarkı. Gene bu albümde de dinlemeye dayanamadığım bir şarkı var. Kapı Parası. Neden derseniz bilmiyorum diyeceğim. Isınamadım parçaya. Diğer parçalara ise  zaman veriyorum. Biliyorum ki yeteri kadar dinleyince daha iyi özümseyeceğim. Bundan önceki albümlerde de böyle olmuştu. Şimdi de aynısı olacak.

Bu albümden klip çektikleri Bana Hediye şarkısı ise modern çağın Evliya Çelebi'lerine ithaf edilmiş gibi. Kendileri de yollarda olmayı seven bir gruplar. Sürekli farklı yerlerde konserler veriyorlar.

Pinhani biraz ergenlere hitap eden bir grup gibi duruyor. Ama dinledikçe özellikle Akın Eldes'in etkilerini de hissediyorsunuz. Sözlerin basitliği ama öte yandan tam da sizin belki hayatınızın şu anında belki de daha önceki bir anda yaşadığınız ana gönderme yapması ile ben başarılı bir grup olduklarını düşünüyorum. Umarım yolları daha açık olur, umarım daha iyi albümlerini de dinleriz.


Not:  Bu yazı www.tetuli.com için yazıldı esasında. Sonradan buraya da eklendi. Ama galiba orda yayınlamayı başaramadım. 


19 Mart 2012 Pazartesi

Kitap Günü #26 En Sevdiğim Kurgusal Olmayan Kitap


Geldik 26. güne. Hayli az kaldı esasında. İtiraf etmeliyim ki bazı sorular beni yordu, bazıları da canımı sıktı. Bazı soruların cevabını hiç düşünmemişim bile. Genelde hep roman okuyorum biliyorsunuz, Kurgusal olmayan kitap diyince bile aklıma gelen kitap bir anı kitabı oldu. Yıllar önce Ülkü Tamer Radikal'de yazardı, Yaşamak Hatırlamaktır diye bir köşesi vardı. Zaten bir tek hafta sonları bir gün yazardı ve ben o köşeyi okumaya bayılırdım. Gaziantep'teki anılar, Eskişehir ve Robert Kolej'deki anıları hep çok hoşuma gitmişti. Sonra Yaşamak Hatırlamaktır kitabını aldım, okudum. Ama kitap bende yoktu. Lise dönemlerinde Eskişehir'de biz genelde kitapları hep kiralayıp okuduk. Geri verdiğimiz içinde elimizde bazı kitaplar yok. Biz diyorum, bizden kastım en yakın arkadaşım Hande. Düşünün ki bayıla bayıla okuduğum Harry Potter'ları bile bu sene satın aldım. Neyse. Yaşamak Hatırlamaktır'ı bu seneki İdefix indiriminden aldım. Elimdeki kitaplar bitince onu da tekrar okuyacağım. Ülkü Tamer'in hayli komik bir dili var, anıları ise muhteşem. Bence mutlaka okumalısınız.


18 Mart 2012 Pazar

Kitap Günü #25 Okuldayken Okuduğum Favori Kitabım

Bir günü daha atladım biliyorum ama buna da bahar yorgunluğu mu desek, bahar sarhoşluğu mu? Bir yandan bir anda vücuduma saldıran nezle ile mücadele ediyorum, bir yandan da şu birkaç günlük baharı kaçırmak istemiyorum. Hafta içi gene soğuyacak hava diyorlar. Neyse. Birkaç günlük mola bile yetiyor çoğu zaman. 
Okulda okuduğum kitaplar içinde en sevdiğim Charles Dickens'ın Great Expectations kitabıydı. Esasında ben kitabı graded ingilizce şekilde okudum. Ama şu yüzden çok hoşuma gitmişti, ben stage 3-4 seviyesinde okurken kitapları, bu kitap 5ti. Merakımdan okumaya başladım, o kadar hoşuma gitti ki, bu sefer baya sözlükle falan okudum ki tamamını anlayayım hiçbir şey kaçırmayayım. Ben kitabı okuduktan bir süre sonra bir de filmi çıktı. Gwyneth Paltrow, Robert de Niro ve Ethan Hawke'iy oynadığı, günümüze uyarlanmış bir filmdi. Masalsı bir atmosferi vardı. Hem film, hem kitap üst üste gelince gerçekten de en çok keyif aldığım kitap buydu. Esaısnda düşündüm de, ben kitabın orjinalini okumadım sonuçta kısaltılmış bir halini okumuştum. Bir ara gerçeğini de okuyayım bari:)


Hafta sonunuz nasıl geçti peki? 

16 Mart 2012 Cuma

Kitap Günü #24 En Sevdiğim Sahneyi İçeren Kitap

İyi geceler.

Bu soru çok zormuş ama diye ağlayarak başlamak istiyorum ben bu posta. Genelde kitapları çok detayları ile aklımda tutmuyorum, tutamıyorum demek daha doğru ama en sevdiğim sahne için biraz düşünüce buldum sonunda. Harry Potter'ın 5. kitabı Zümrüdüanka Yoldaşlığı'nda bir sahne vardı. Esasında acıklı bir sahneydi, Harry Potter kitaplarının da en kötüsüydü bu kitap ama Sirius Black'in öldüğü, Kehanet Odasında geçen sahne bence çok çok iyi yazılmış, çok başarılı bir sahneydi. Filmde de hayli güzel kotarılmış bir ahneydi. Tamamen kafamda canlandığı gibiydi. 


Vücuduma saldıran mikroplarla savaş halindeyim burun tıkanıklığı, boğaz ve baş ağrısı. Kusura bakmayın bugün baştan savma oldu resmen.

15 Mart 2012 Perşembe

Kitap günü #23 Aslında Bitirmediğim Kitap

Dikkat. Bu yazı Vedat Türkali'nin Bir Gün Tek Başına isimli kitabı hakkında ağır spoiler içerir. kitabı okumadıysanız, okumayı düşünüyorsanız bence bu yazıdan uzak durun. 



Bugünkü soru okumadığımız ya da aslında bitirmediğimiz halde okudum dediğimiz bir kitabı soruyor. Ben okumadan hiçbir kitaba okudum demedim ama tam anlamıyla bitirmediğim halde ben o kitabı okudum dediğim bir kitap var. O da Vedat Türkali'nin Bir Gün Tek Başına kitabı. Kitap hayli kalın. 744 sayfa. Ben elimde aynı anda 2-3 kitap okumayı da pek sevmem, hadi iki kitap olsun ama iki roman olmasın mesela. Neyse, bu da demek oluyor ki kitaplarımın öncelikle çantamda taşınacak insani bir kalınlığı olmalı. Hadi o yoksa bile kitap fazlasıyla sürükleyici olmalı ki eve gelince okumak isteyeyim. Esasında Vedat Türkali'yi çok severim. Kayıp Romanlar ve Mavi Karanlık'ı soluk soluğa okudum. Ama bu kitapta tıkandım nedense. Belki çok üstü üste aynı şeyleri okudum diye, çünkü o sıralar İdefix'te sağlam indirim vardı bir sürü kitabını almıştım Türkali'nin. Bir de şöyle bir üslubu var üstadın. Adamın sabah kalkıp gece yatana kadar yaşadığı her şeyi anlatıyor. Yani o kadar ki yediklerini içtiklerini bile öğün öğün sayıyor. Bu da kitabın akıcılığını biraz etkiliyor bence. Bir Gün Tek Başına, orta yaşlı evli ve çocuklu bir adamın genç bir kıza olan aşkını anlatıyor. Bu aşkla beraber başrolde tabi ki devrim var. Ama işte ben o kadar sıkıldım ki bu çarpık aşktan, Kenan'ın Günsel'in davasını anlamamasından, tek istediği şeyin onunla beraber olmak olmasından, özellikle de karısına olan davranışlarından. Burdan Kenan'a laflar hazırladım hatta. Kenan tabansız adamın birisin bence. İki araya bir dereye sıkışmış, ne sesini çıkarmayı başarmış, ne aşık olabilmiş, ne devrimci olabilmiş. Hiç bir şey olamamış. Senin yaşadıklarını herkes yaşadı koçum. Millet nasıl ayağa kalktı sonra, yaşam kolay olacak demedi kimse sana. Kolay olsun istiyorsan oturacaktın karının dizinin dibinde. Hem o kadın senin yıllarca çileni çekmiş, ne yazık ki senin gibi bir hıyarla evlenmiş,  sen kimsin be? Aşktan, sevgiden ne anlarsın? Emekten, birlik beraberlikten ne anlarsın peki? Güya karısına aşıkmış, sonra Günsel'e aşık olmuş. Sen kimsin karın Nermin kim? Sen kimsin Günsel kim be? Bu kadınların sana dönüp bakmaları bile mucize. Bir de senden çocuk yapıyorlar ya, aklım almıyor yani. 

Kenan'a olan nefretim yüzünden kitap elimde sündükçe sündü. Nasılsa okuyamıyorum diye haftalarca baş ucumda kaldı. Hiç çantama sığdırmaya bile çalışmadım. Mesela Zemberekkuşu'nun Güncesi'ni de sevmedim pek ama yanımda taşıdım, her boşlukta okudum. Ama Bir Gün Tek Başına için bu mümkün olmadı. Bir gün sonunda tek başımayken, kitabın son elli sayfası falan kalmışken eh be yeter dedim. Sonuna baktım. Sonunda meğer bu Kenan ölmüş. Nasıl ölmüş bilmiyorum kaza falan geçirmiş galiba. Ama ölmüş yani. Oh be dedim, bu herif ölmüş şu kadınlar kendilerini toparlarlar. 744 sayfanın sadece 50 sayfasını falan okumadığım için kendimi bu kitabı okumuş sayarım. Sorana da okudum derim, çok üstüme gelirlerse arada 50 sayfa atladım derim. Budur yani olayım.

Peki siz? Var mı böyle yarım bıraktığınız kitap?

14 Mart 2012 Çarşamba

Kitap Günü #22 Sırada Okuyacağım Kitap

Arada bir günü atladım ama idare ediverin artık zaten şunun şurasında bir hafta daha kaldı oyunun bitmesine:)


Benim sırada okuyacağım kitap listesi kalabalık, geçen gün saydım 11 kitap var evde alınmış ve sıraya girmiş. Hangisini okuyacağım ise bir belirsizlikler silsilesi tabi ki. Kafama göre, psikolojime göre değil mi:) Ama bir tane de planlı olarak bekleyen ve ilk sıraya giren kitap var. O da Nadine Gordimer'in July'nin İnsanları kitabı. Bu sene kitap klübümüz için her ay bir ülkenin edebiyatında seçim yaparak okuduğumuzu söylemiştim. Bu ay sıra Güney Afrika'da. Kendi adıma, hiç Güney Afrika'dan bir yazarla tanışmamıştım ama yazın gittiğim Afrika seyahati beni benden aldı. Bu yüzden de listeye Güney Afrika'da eklensin diye Uğur'u manipüle ettim kabul ediyorum. Herkes bir ülke seçiyordu, Uğur'a baskı kurdum sen Güney Afrika'yı al diye. O da beni kırmadı sağ olsun. Afrika'nın ktiapları da kanlı ve acılı dönemlerle ilgili tabi ki. Sömürü, baskı hep var. Bakalım ben henüz başlamadım ama 3 Nisan'a kadar yetişecek tabi ki:)

Siz de sırada neler var? 

12 Mart 2012 Pazartesi

Kitap Günü #21 Favori Resimli Çocukluk Kitabım

Evet geldik 21. güne. Nereden baksan bitirdik sayılır bir ayı. Günü gününe yazmaya çalışmak zormuş gerçekten de.  Bugünkü sorumuz favori resimli çocukluk kitabım. Bunun cevabı pek çoğumuz için bir bence. Kesinlikle Ayşegül. Esas adı ile Martine.

Pek çok ülkede yayınlanan bu çocuk kitaplarının çıkışı Marcel Marlier ve Gilbert Delahaye isimli yazar ve çizere dayanıyor. İlki 1954 yılında yayınlanmış. Yayınlandığı ülkelerin bazılarında bizdeki gibi yerel isimler almış, bazılarında Martine olarak kalmış. Çizimlerin güzelliği, hikayelerin basitliği ve öğreticiliği çok başarılıydı bence. Benim Ayşegül kitaplarım hala duruyorlar. Bir kısmını kardeşim karalamiş ama olsun. Evlenirken annem hepsini toplayıp evime getirdi. Ben de kendi çocuğuma okutacağım. Erkek çocuklarının ilgisini çekmiş miydi acaba Ayşegüller? Çocukluğunda Ayşegül okuyan erkekler varsa el kaldırsın. 

Bu arada Yapı Kredi Yayınları da Ayşegül'leri yeniden basmış, Küçük çocuklar için kaçırılmaz bir fırsat.
En sevdiğim resimler olunca size de bir kaç resim fazladan ekledim:) Hem de kocaman kocaman.


11 Mart 2012 Pazar

Kitap Günü #20 Defalarca Okuduğum Kitap

Size bu sorunun cevabını daha önce verdim esasında. Çoğu Jules Verne olmak üzere defalarca okuduğum kitaplar var ama içlerinde en çok defalarca okumaktan keyif aldığım kitap kesinlikle Küçük Kadınlar'dı. Tekrar tekrar aynı şeyleri anlatmayayım sizi önceki yazıya alayım ben. Burdan buyrun. 

Peki Gazella yarışmasında bana oy verdiniz mi? 3 oyunuza da talip olduğumu söylemiştim değil mi?

10 Mart 2012 Cumartesi

Kitap Günü #18 Sevmekten Utandığım Kitap ve #19 Beni Baştan Çıkartan Kitap

İki günlük bir postla daha karşınızdayım. Cuma gecesi ufak bir meyhane artamına girdik, eve gelince direk vurup kafayı yattım. Şimdi iki günlük yazayım gene.

Öncelikle sevmekten utandığım kitabı söyleyeyim size. Bunlar bir kaç tane esasında ama en fenası snaırım İpek Ongun'un "Bir Genç Kızın Gizli Defteri" serisi. Bu kitaplar ilk yayınlandıkları dönemde ben de ergenlikteyim, tabi ki bir genç kızın ağzından yazılmış günlükleri okumak çok hoşuma gidiyordu. Serra'nın İstanbul'daki evi muhteşemdi. Sırma isimli çılgın bir kuzeni vardı. Cüneyt miydi neydi aşık olduğu bir çocuk vardı. Anneannesi ve dedesi bunu çok seviyor falan. Ve de Serra'nın hayatındaki tek dert annesi ve babasının ayrılması. Ama böyle travmatik bir iş değil, biraz üzülüyor falan sonra hemen kabulleniyor. Çok olgun bir kızımız. İstanbul'daki okulunda insanlara alışmaya çalışıyor ama bir grup arkadaşı otellerde çaylara gidiyor falan. Ben o dönemde bunu biraz yadırgamıştım. Biz Eskişehir'de Pino'ya, Porsuk kenarındaki kafelere falan giderdik. Otellere çaylara gitme işi enteresandı. Ama heralde İstanbul'da hayat daah farklıdır diye düşünmüştüm. Şimdi düşünüyorum da nasıl olabilir ki? İpek Ongun genç kız hayatını pek tanımadan yazmış bence bu kitapları. Bir konken oynamadıkları eksikti. Neyse hani ergenliğimde okudum ama ben bu kitapların devamını da okudum. Kardeşim şu aralar 15 yaş civarında ve Serra'nın hikayesi daha yeni sonlandı. Kardeşimde merak etmiş almış kitapları. Ben de devamını da okudum. Okurken keyif almıyor değilsin tabii. Bütün saçmalığını bir kenara koyarak okunabilir. Ama Serra'nın hayatında da herşey mi iyi gider ya. Hiç derdi yok kızın resmen. Yuh.

Bu arada aşağıdaki fotoğraftaki kitap sanırım ikinci kitaptı. Ben de sadece o kitap vardı. Diğerlerini hep birilerinden alıp okumuşum. Buna da kardeşim el koydu:)



Gelelim beni baştan çıkaran kitaba. Şimdi bu soruyu anlamadım pek ama son zamanlarda okuduklarım içinde beni harekete geçmeye zorlayan, hayatta önceliklerimi sıraya koymam gerektiğini anlatan kitap heralde Patti Smith'in Çoluk Çocuk kitabı oldu. Daha önce detaylı bir incelemesini de yapmıştım. Okuyabilirsiniz.


Dünden sonra çok zor ayıldım, sabahta bir de gözetmenliğim vardı evden çıkıp işe gitmek nasıl zor geldi. Öğleden sonrayı ne yazık ki evde pinekleyerek geçirdim. Resmen cumartesi gününü kaçırdım. Yarını yakalama planları yapmaktayım. Soğuğa rağmen hem de. 

Şimdi ben kendime yeni bir dizi buldum. Onu izlemeye gidiyorum. Sons of anarchy. Esasında diziyi 2-3 senedir biliyorum ama fazla şiddet dolu ve sert olduğu için pek ilgimi çekmedi. Geçen gün televizyonda 4. sezonuna denk geldim de sanırım chopperların çağrısına daha fazla dayanamayacağım. Bek gidip diziye başlayayım bari. 


Kaynak:

8 Mart 2012 Perşembe

Kitap Günü #16 & #17 Okuduğum En Uzun ve En Kısa Kitaplar

Dün Uğur'un abisinin doğum günüydü, akşam geç saatlere kadar çılgınca parti yaptık:) Parti o kadar çılgındı ki 3 tane pasta vardı düşünün. Herkes birbirinden habersiz pasta almış neredeyse evde kişi başı yarım pasta düşüyordu. Esasında düşündüm de neredeyse değil 6 kişiydik 3 pasta vardı. Pasta yemekten o kadar sarhoş oldum ki gelince yazamadım diyebilirim.Üstelik eve gelince tezimle ilgili de çalışmam gerekiyordu. Neyse bu kadar mazeret yeter. Şimdi öncelikle okuduğum en uzun kitaba gelelim. Kütüphanede çeşitli kitapları karşılaştırdım ve buldum. Adaylarım şunlardı: Paris Düşerken, Zemberekkuşunun Güncesi, Cevdet Bey ve Oğulları, Kayıp Romanlar. Bir de kütüphanemde Tutunamayanlar var ama dürüst oalyım onu bitiremedim ben. Teker teker sayfalarına bakınca gördüm ki en uzunu Zemberekkuşunun Güncesi imiş. İmkansızın Şarkısı'ndan sonra bir zaman Murakami çılgınlığı yaşadım ama ne yazık ki Zemberekkuşu bana beklediğim hiç birşeyi vermedi. Tam 738 sayfalık bir çileye dönüştü kitap benim için. Fantazi öğelerini, gerçekliğini falan pek anlayamadım heralde diye düşünmüştüm ama benimle aynı görüşte olan başka insanları da gördüm. 


Gelelim okuduğum en kısa kitaba. İnanmayacaksınız ama o Küçük Prens. Hayır o sayılmaz çocuk kitabı diyorsunuz ama ben Küçük Prens'i taa üniversitede okudum bence sayılır o yüzden. Küçük Prens benim için herkesin söylediği gibi bir başucu kitabı değil, ama bu kadar geç okumuş olmak ayıp. Öte taraftan da iyi ki bu kadar geç okudum, bütün güzelliğini algılayabildim. 

Evet bir de bugün Dünya Emekçi Kadınlar Günü'ydü biliyorsunuz. Bugün pek çok yazı yazdım hepsi kafamda kaldı. Çünkü yazdıklarımın bir değeri olmadığını biliyorum. Bakın geçen sene yazdıklarımın üzerinden ne iyileşti ki? Her eşy daha da kötü. Ya da ben bu aralar çok iyi bir psikolojide değilim bilmiyorum. Emekçi Kadınlar Gününüz kutlu olsun demek bile istemedim. Ne önemi var ki?


6 Mart 2012 Salı

Kitap Günü #15 Okuduğum İlk Bölümlü Kitap

Merhaba;

Resmen yarısına geldik kitap oyunumuzun:) Bugünkü sorum ilk okuduğum bölümlerden oluşan kitap. Hatırladığım ilk kitap (esasında tam bir romandan bahsediyor sanırım) Charles Dickens'ın David Copperfield kitabı. 

4. sınıfta olduğumu ve hatta Eskişehir'den trenle İzmir'e gittiğimizi hatırlıyorum. Trende de okumuştum çünkü. Eskişehir-İzmir tren seferi çekilmezdir bilir misiniz bilmem. Tren önce Balıkesir'e gider, sonra İzmir'e. Toplamda 12 saat falan sürer. Tamam tren severim ama otobüsle 6 saat sürerken bu yol neden annemler ben çocukken hep treni tercih ettiler hiç anlamam. Yol o kadar uzun olunca ben de kendimi David Copperfield'in acılarına vurmuşum demek ki. Kendimi hayli yetişkin hissettiğimi hatırlıyorum.David Copperfield'i daha sonra İngilizce dersim için de okumuştum. Charles Dickens romanlarında hep bir acı, dram varmış gibi gelir bana her zaman. Oysa ki en dramı Oliver Twist ve David Copperfield sanki. Büyük Umutlar, Noel Şarkısı, Antikacı Dükkanı hiç böyle değildi diye hatırlıyorum.

5 Mart 2012 Pazartesi

Kitap Günü #14 Evlenmek İstediğim Roman Kahramanı

Prince Charming kim diye soruyor yahu bu soru resmen:) Benim Prince charmingim Jane Austen'in Pride and Prejudice kitabındaki Mr. Darcy tabi ki. Sevgili arkadaşım Bellanomisma'da yeteri kadar takdir edecektir bu görüşümü heralde. Mr. Darcy biraz inatçı bir karakterdi ama nasıl centilmen, nasıl kibar, nasıl aşık. .... Üstelik o dönemde İngiltere'de balolar, bahçeler, gezintiler arasında tamamiyle de büyük bir romantizm yaşanabilirdi. Ben Elizabeth kadar inatçı olup lafta sokmazdım kendisine.  Şimdi söyleyin lütfen onunla evlenmeyelim de kiminle evlenelim:) Yalnız benim kafamdaki Mr. Darcy Matthew Macfadyen'in oynadığı Mr. Darcy değil, benim hayalimde de tip olarak aynı Colin Firth. Colin Firth'ün oynadığı diziyi izlemedim henüz ama bence o role de ancak Colin Firth yakışırdı. Gerçi kabul ediyorum ki biraz yaşlı ama neyse:)






4 Mart 2012 Pazar

Kitap Günü #13 Bana En Çok Benzeyen Kitap Karakteri



Bana en çok benzeyen kitap karakteri bir insan değil esasında. O bir kuş. Tanımadığınız bir kuş değil üstelik. O Jonathan Livingstone. Richard Bach'ın Martı kitabının kahramanı.


Jonathan diğer martılardan farklıydı, çünkü hayatı keşfetmek istiyordu. Daha yukarda uçmak, sürünün dışında olmak, daha farklı dalış teknikleri geliştirmek istiyordu. Hani ben sürüden çok ayrıyım, ben sizden çok farklıyım demek için yazmıyorum bunu ama standart insan ideallerinden farklı ideallerim var hayatta. Bir gün çok enteresan bir şey yaşadım. Yani bence enteresandı. Yüksek lisans dönemleri galiba, bir yandan hiç ilgimi çekmeyen bir ödevle boğuşuyorum, bir yandan da Atlas Dergisi'nde Hakan Öge'nin yelkenli ile dünya seyahatini okuyorum. Okudukça da bilgisayar başında yaptığım işten daha da çok nefret ediyorum. Bana göre yelkenli ile açılmak, denizin kokusunu yüzünde hiseetmek, yelkenlinin ipini çekerken elinin kanaması, akşam yemeği için arka tarftan olta sallayıp balık tutmak, fırtınada boğuşmak (tamam bu o kadar da romantik değil) herkesin isteyeceği bir hayat tarzı olmalı. Arkadaşlarıma da ya millet nasıl yaşıyor bak, bir de bizim sefilliğimize bak diye dert yanıyordum. Kim dedi hatırlamıyorum ama birisi ay öyle hayat mı olur saçmalama gibi bir şey dedi. O zaman anladım ki herkes aynı ideallerin peşinde olmayabilir. Üstelik benin istediğim şey çoğunluğun isteği şey de değil. O zaman sürüden farklı olduğuma inandım. Farklı olduğumu pek düşünmezdim, ben böyleydim sadece ve esasında herkes böyle olabilir derdim ama değilmiş işte. Taa eski günlerime bile bakınca kendimi pek çok insana göre daha iyi geliştirmiş buluyorum. Israrla devam ettiğim hobilerim var, yavaş yavaş geliştirdiğim, olgunlaştırdığım bir hayalim var. Sıradışı bir mesleğim var hatta. Hala kendimi tanımaya çalışıyorum, hala kendime ulaşmaya çalışıyorum. Daha da yükselmeye çalışıyorum. Bence ben en çok Jonathan Livingstone'a benziyorum. 

Kitap Günü #12 Benim Hayatıma En Çok Benzeyen Kitap

Bu sorunun bence edebiyat dünyasında bir karşılığı yok. Hayır bence iyiki de yok. Kim üniversite, iş hayatı, falan gibi standart bir hayatı olan insanın günlerini okumak ister ki? Çoğu zaman hayatımdaki en büyük heyecan treni kaçırırsam en az 15 dakika tren bekleyeceğim oluyor düşünsenize:) Ama hayatımı birebir değil de genel olarak benzettiğim bir ktiap varsa o da Murakami'nin İmkansızın Şarkısı kitabı. Bu kitapta da hayatta ordan oraya sürüklenen insanları anlatıyordu esasında. Ben de ne yazık ki çoğu zaman bir yaprak gibi ordan oraya savrulduğumu hissediyorum. Önümü çoğu zaman göremiyorum. Bunda en büyük etkene meslek hayatım. (Bu başka bir yazının konusu olsun) Bu yüzden de benim hayatıma en çok benzeyen kitabın bu olduğunu düşünüyorum.

Peki size bir soru: Gazella turizmin yarışması için bana oy verdiniz mi?  Vermediyseniz verir misiniz? https://apps.facebook.com/uckitabirblogger/index.php?id=132

2 Mart 2012 Cuma

Desteğinize İhtiyacım Var



Sevgili okuyucularım sizden bir ricam var. Gazella Turizm'in düzenlediği 3 Kıta 1 Blogger yarışmasında diğer blogum (sezenyildirim.blogspot.com)'da yarışıyor. Halk oylamasını geçen 10 bloggerın arasına girebilirsem sonrası benim kalemimin kuvvetine bakacak. Bir kişi 3 oy verebiliyor, 3 oyunuzu da bana verebilirsiniz bence hiç sakıncası yok:) Yarışmaya oy verebilmek için sağ tarfta gördüğünüz bannera veya aşağıdaki linke tıklayıp sezenyildirim.blogspot.com'un yanındaki sarı yıldıza tıklamanız gerekiyor. Böylece belki de hayalimdeki ülkeyi görmeye ben gidebilirim ne dersiniz?

Linke tıkladığınızda sizi bir Facebook uygulamasına yönlendiriyor, uygulamaya bir kere izin verip oy kullandıktan sonra uygulamayı eğer istemiyorsanız ayarlar kısmında kapatabilirsiniz.

Bir de bunu mümkün olduğunca insana yayabilirseniz, mesela herkes bir arkadaşını bana oy vermeye ikna etse. Muhteşem olur bence:)

Sevgiler.

Kitap Günü #11 En Sevdiğim Yazardan Bir Kitap

En sevdiğim yazar kim diye düşündüm, düşündüm, düşündüm en sonunda buldum. Esasında kolay bir soru değilmiş. Zaman zaman bazı yazarlara takarım, sadece onun kitaplarını okurum, o dönem de en sevdiğim yazar olur. Ama neredeyse her kitabını iki kere okudğumi bazılarını daha bile çok okudğum yazarı buldum sonunda. Tabi ki daha önce size bu yazarın ipuçlarını verdim değil mi? JULES VERNE!!!



Jules Verne öncelikle müthiş hayallerin adamı. Aya Yolculuk, 80 Günde Devri Alem, İnatçı Keribar kitapları benim için en önemli kitapları sanırım. Robenson Amca'yı daha önce anlatmıştım zaten. Peki Jules Verne kitapları içinden size neyi seçtim derseniz ben size Aya Yolculuk'u seçtim. Çocukken astranot olmak istedim hep. Teleskop istedim, uzayda süzülmek istedim. Evet Aya Yolculuk benim aradığım fantaziydi tam da. Daha sonra büyüdüğümde kitabın çocuklar için olmayan normal bir versiyonunu tekrar okudum. (İthaki Yayınları bütün Jules Verne kitaplarını tekrar bastı, 5 lira gibi komik bir rakama da satılıyor bence hepsini katın kütüphanenize.) Tekrar okduğumda Gun clup üyelerinin mizah anlayışlarına da çok güldüm. Gerçekten de Jules Verne sadece fantazi dünyasının adamı değilmiş aynı zamanda müthiş komik bir adammış bence. 

Evet En sevdiğim yazardan bir örnek bu oldu. Görselde ise benim Hugo filmi ile gördüğüm 1902 yapımı bir film var. Vaoyage dans la lune.

Herkese iyi hafta sonları.

Kitap Günü #10 Hayatımı Değiştiren Kitap

İyi geceler;


Biraz 12'yi geçti saat ama sayılmaz henüz bence:) Mart ayı geldi. Kar yağıyor tabii, bence yağsında sorun değil. Ama ufaktan bir bahar kıpırdanması da yok mu bünyelerde? Bence var. Neyse konumuza dönelim. Bugün hayatımı değiştiren kitabı konuşacağız. Esasında bu soruyu  biraz manasız buldum. Her kitap içimize işler, hayatımıza irili ufaklı izler bırakır. Yani her kitap hayatımızı değiştirir. Hayatımı değiştirdi diyeceğim kitap ne olabilir diye düşününce son zamanlarda okuyup çok etkilendiğim iki kitap geldi aklıma. Birincisi Murakami'nin İmkansızın Şarkısı kitabıydı. Detaylarını şurada anlatmıştım zaten. İmkansızın şarkısı saflığı ve kırılganlığıyla içime işledi. Umudun hep olabileceğini düşündürttü, olmadığı yerde insanların sarsılacağını çok yalın bir biçimde gözler önüne serdi. Diğer bir kitapsa İmkansızın Şarkısı'na yakın bir zamanda okudğum Patti Smith'in Çoluk Çocuk kitabı oldu. Çoluk Çocuk'ta hayallerinden asla vazgeçmemen gerektiğini, çok çalışırsan, kendine inanırsan istediğini elde edebileceğini gösterdi bana. Üstüne bir de Nasuh Mahruki'nin Bir Hayalin Peşinde'yi okudum. Onlarla ilgili detaylı yazm da burada, daha önce okumuştunuz. Açıkçası bu üç kitabı da zor bir dönemden geçerken okudum, önümde meşale oldular diyebilirim. Biraz kendimi toparlamama yardımcı oldular. Hayatımı değiştirdiler mi bilmiyorum ama hayatımı sarstıkları kesin. 

Esasında şimdi bu sorunun cevabını sizden de duymak isterim. Hayatınızı değiştiren kitaplar var mı? Hangileri?