29 Temmuz 2011 Cuma

Joss Stone Konseri

Konser konser gezmeyi seviyorum, ama genelde konserler çok pahalı oldukları için seçerek gitmek durumunda kalıyorum. İKSV'nin müzik ve caz festivallerinde biraz daha etkinim ama bu Metallica, Bon Jovi falan üzüyor bünyeyi. Bir de biletleri iki kişilik alıyorum. Uğur beni evin eğlence ve konserden  sorumlu müdürü yaptı. Bu da bütüün bilet paralarının bana patladığı anlamına geliyor:p Neyse. Joss Stone'un büyük bir hayranı değilim ama dinlerim yani. Madem geliyormuş gideyim bari dedim. Zaten Jamie Cullum'a gitmediğim için yeteri kadar pişman oldum. Neyse. Kredi kartımın sıkıntıları nedeniyle bilet ancak çarşamba sabahı alabilecektim. Çarşamba sabahı bir açtım Biletix'i. Ayakta bilet kalmamış sadece sahne önü var. Dedim nasıl olur ki bu? Büyük bir hayal kırıklığı yaşadım. Neyse öğlen bir daha kontrol edince numarasız bilet sattıklarını gördüm ve hemen kaptım iki tane. 

Uğur genel olark çok caz sevmiyor, o yüzden de giderken biraz huysuzlanma modundaydı. Santralde olması konserin çok bozdu Uğur'u. Zaten çift olarak paralı otopark sevmeyiz ama orda da sokağa birakamayacağın için arabayı kim bilir ne kadar para ödeyeceğiz diye endişelendi. Caz konseri diye huysuzlandı. Ben de hep caz değil bak soul müzik gibi dedim ama ne kadar fayda etti bilmiyorum. Merak edip açıp bir şarkısını dinlememiş bile. Neyse 19.30 gibi İstinyePark'tan çıktık, 10 dakika sonra falan Sütlüce'deydik. Ama yolu azıcık yanlış düşünmüşüz, sağ yerine sola saptık trafiğe daldık. Bir 20 dakika falan da oralarda kaybettik. Sonunda Santral'in kapısına girdiğimizde bir görevli dedi ki içeriyi kapattık ilerde İsPark var oraya park edin. Bir müddet algılayamadım ben, uyuz musunuz kardeşim neden kapatıyorsunuz diyecektim adama ama içeri girince anladım ki otoparkta yer kalmamış:) Neyse ki İsPark uzakta değilmiş, biz gittiğimizde de henüz boş gibiydi kolaylıkla yer bulduk. Bir de bunu da söyleyeyim bari giriş çıkış 4 liraymış çok bir para vermedik yani. 

Santrale ilk gidişim değil ama nedense ortamın öyle güzel olabileceğini düşünmemiştim. Yemeğimizi falan yiyip gittik biz. Esasında daha erken gidilip yemek yenip biralar içilebilirmiş. 

Kıyı Amfi sanırım bu sene çaılmış ve caz festivali kapsamında açılmış. Küçük ama sevimli bir mekan olmuş bence. Deniz kenarında konser dinliyorsunuz, bence çok keyifli.

Joss Stone sahneye tam saat 9'da çıktı. Bu seneki konserlerin hiçbirisinde sanatçılar sahneye geç çıkmadı galiba. Ben sanatçıyı beklerken çok sıkılıyorum çünkü. 

İlk şarkı you had me idi tabi ki. Sahnede sürekli koştu, atladı, yeni ve eski şarkılarından söyledi. Ben şarkılara çok hakim değilim tabii. Ama esas olay bence Joss Stone'un sahnede çok şakacı ve eğlenceli olması. Bazı şarkıları eski bir erkek arkadaşı için yazmış sanırım. He is a bastard but you dont have to worry about him dedi. Ben konserlerde dans etmeyen insanları sevmiyorum lütfen ön sıraya gelin dedi, bütün numarasız bileti olan insanlar sahne önüne atladılar. Ön sıradan birisi bayıldı, ayıldığı zaman she is so lovely and the boy next to him is so lovely too dedi. Zenci vokalleri çok hareketliydi, çok eğlendiler sahnede. 

Uğur ise aa ben bunu uyuz bir caz konseri sandım, iyi ki gelmişiz, ben bunu evde de dinleyeyim bari diyerek eğlendiğini gösterdi:))

Joss Stone'un bohemliği de beni benden aldı.

Kapanışı da you had me ile yapalım bari.

21 Temmuz 2011 Perşembe

Bon Jovi Konseri


Biliyorum yazmakta geç kaldım ama konserden sonraki gün Afrika'ya gittim, ki onunla ilgili bir yazı da pazardan sonra gelecek umarım, bu yüzden de bu muhteşem konseri atlamak zorunda kaldım. 

Geçen sene  biliyorsunuz muhteşem bereketliydi, ben de bütün konserleri kaçırdım. Ama bu sene dedim ki ne olursa olsun Bon Jovi'ye gideceğim. Biletimi aldım, heyecanla 8 Temmuz'u beklemeye başladım.


Stada giderken metroyu kullandık, bence çok isabetli bir karardı. U2 konserinde insanlar çok sıkıntı yaşamışlardı toplu taşıma yüzünden ama bu sefer  metroyu saat 1e kadar çalıştırarak belediye akıllı bir iş yapmıştı. Zaten Seyrantepe çok uzak değil, en kötü ihtimalle TEM üzerindeki köprüden falan yürünürdü ki bunu yapanları da gördük. 

Arena gerçekten de güzel bir stad olmuş. Akustiği birazcık problemli sanırım ama stad olarak çok başarılıydı. 

Şebnem Ferah'ın sahneye çıkmaması nedeniyle sanırım stadın dolması biraz gecikti. Hatta ben endişe ettim, bu kadar az insan mı olacak diye. Saha içinde 2. sıradaydık biz. Lale ve Anıl erkenden gittikleri için biz de onların hemen arkasına yerleştik. Ama bizden sonra gelenler o kadar şanslı olamadı. Millet hep arkalarda kaldı ne yazık ki.

Redd'in sahneden inmesinden sonra sadece 15 dakikalık bir gecikmeyle Bon Jovi sahnedeydi. RAISE YOUR HANDS!!!
Ritchie Sambora gelmeyecek diye endişelenmiştik, rehabilitasyona girmiş Şubat ayında zira. Gelmese çok eksik olacaktı zaten. Muhteşem performansını bize gösterdi ya:)) 

Yanlış hatırlamıyorsam sahnede 2.5 saat kadar kaldılar. 2 kere bis yaptılar, kapanışı da Always ile yaptılar. Ben çalmayacaklarını düşünmüştüm çünkü son birkaç konserin şarkı listesinde yer almıyor(muş). Oysa o şarkıyı çoook severim, çalmasalar kalbim kırılacaktı. Çaldılar kırmadılar:)

Bir ara sahnenin ortasına kadar yürüyüp saha içine kadar geldiler. Keşke sahnenin solunda değil ortasında olsaydık diye o kadar üzüldük ki anlatamam.

Defalarca üstünü değiştirdi. Bir kere milli takım forması giydi. Hem de basketbol forması giymesi gönlümde büyük yer kazanmasına sebep oldu. Sahneye atılan Galatasaray atkısı olayı çok manasızdı. Kendim bile GS'lı olmama rağmen manasız buldum.

Pretty Woman'ı söylemeleri çok acayipti.


67 tır 1 Boeing dedikleri kadar varmış. U2'yu izlemedim ama sahne muhteşemdi. 

Nedenini bilmiyorum ama sanki hep Crazy Bon Jovi'nin şarkısı gibi geliyor bana. Konserde de bir süre bekledim neden çalmıyorlar diye.  Kendimden şüphe ediyorum bazen.

Kısacası iyi ki gitmişim ben bu konsere, inanılmaz mutlu oldum. Şimdi Joss Stone'a gitmek istiyorum ama kredi kartımla ilgili ufak(!!!!) bir sorunum var. Onu da yazarım Afrika yazısının içinde sanırım. O yüzden henüz bilet alamadım.


Kapanışı da Always ile yapalım.


5 Temmuz 2011 Salı

Alıntı: Mevlana

....
İş, kafasız takımının sandığı gibi dışsal bir şey değildir. Kendinde dışalla içseli birleştirmemiş bir insan, hemencecik işten yana koşar, ama vardığı yer koştuğu yer değildir. Söz nedir, zerre kadar anladığın yok senin; sözü küçük görmen de bu yüzden. Söz, iş ağacının meyvesidir. Ve her meyve gibi, yeni ağaçlar, yeni işler üretir. (Syf: 126)
....
....
Ama biz, insanoğlunun mükemmelliğe duyduğu sevdanın ölümsüzlüğüne inanıyoruz. Ve insanları kendi özünden çok sevenlerin nasibi ne zamana dek bıçaklar ve kurşunlar olacak, bunu merak ediyoruz.....(Syf: 246)
....
....
Bana mucizeden söz ediyorlar. Birisinin buradan Kabe'ye bir günde gittiğini söyleseler buna hiç şaşırmam; bunun keramet denilecek bir yanı yoktur. Çünkü bu kerametse, sam yelinde de bu kerametler var; nereye isterse bir anda gidebilir. Keramet ona derler ki, seni ikilikten kurtarsın, aşağılıkken yüce yapsın, bilgisizken akıllı etsin, cansızken canlılığa eriştirsin. Aslında ilk önce de sen bir hiçtin, topraktın, Tanrı seni bitki dünyası mensubu yaptı. Sonra o dünyadan sefer ettin, et ve kan pıhtısına dönüşerek hayvanlar dünyasına ve oradan da sefer ederek insanlar dünyasına geçtin. Ne geldiğin yoldaki konakları bilirsin, ne hangi yoldan geldiğini, ne de nasıl geldiğini...Seni getirdiler, bir de baktın ki gelmişsin. İşte gerçekten keramet denilecek şey budur. (Syf: 262)

(Bir Anadolu Hümanisti Mevlana, Radi Fiş, Evrensel Basım Yayın, Nisan 2005)

4 Temmuz 2011 Pazartesi

Yağmurlu bir haftasonu hikayesi

Yaz bir türlü tam olarak gelmiyor, çok çok bunalıyorum böyle havalarda bende. 

Hafta sonu çok enteresan geçti benim için. Cuma akşamı esasında bisiklete binmek istiyorduk, ama yaklaşan yağmur bulutlarını görünce biz en iyisi yürüyüşe çıkalım dedik. Hani en azından taksiyle, otobüsle falan geri dönebiliriz. Ama o nasıl bir yağmurdu başlayan? Nereye saklanacağımızı şaşırdık. Sonuç olarak sıçan gibi ıslanıp evimize geri döndük. Balkona yeni aldığımız sandalyelere kurulup çay içtik, balkonumuz yağmur almıyor, çalıştık. Ben özellikle karmaşık matematiksel şeyler çalışıyordum. Yağmuru yiyince algılarım açıldı heralde. Kısa süren ama verimli bir çalışma oldu benim için. 
Burada bir parantez açayım da masa takımını anlatayım: Geçen hafta sonu Bauhaus'u gezmiştik balkona sandalye ve masa almak için ama biraz pahalı gelmişlerdi. Hem de bizim balkona en fazla 70 cm genişliğinde bir masa uyacakken genelde hepsi 90 cm'di. Son bir umutla Ikea'ya gittik ve 70 cm genişliğinde masa ile istediğimiz takım oradaydı. Üstelik fiyatı da makuldü. Ikea kataloğundan kestiğim fotoğrafı aşağıya ekledim. Biz şemsiye almadık ama:)
Bir süredir yoga yapamıyorum diye dertleniyordum. Esasında hep sabah erken yoga yapılması gerektiğini düşünüyoruz, ama birkaç kere bile yapınca insan vücudunu dinleyebiliyor. Ben sabah erken saatlerde hep bir yerlerimi sakatlıyorum, eklemlerim ısınmadığı için ve ben de yeteri kadar ısınma hareketi yapmaya tahammül edemediğim için sanırım. Bu yüzden de gece yapabileceğim seriler arıyordum. Cuma günü bir tane aya selam serisi ile başladım, sonra da her zaman yaptığım seriyi tamamladım. Sırtım, boynum ve bacaklarım çok ağrıyor esasında. Hep düzenli yapmak istiyorum bunu ama insan tembel olmaya meyilli galiba. 

Cumartesi günü de sakin bir seyir izledi. Uğur öğlene doğru bir arkadaşı ile dışarı çıktı. Ben de fırsat bu fırsat deyip gene yoga yaptım. Sonra baktım Uğur hala gelmiyor, bu sefer flüt çaldım. Akşam da Uğur gelince bisiklete bindik. 21 km.lik bir parkur izlemişiz, yaklaşık 2 saat sürmüş ve de. İyi bir performans gibi geldi bana. Ne de olsa havalar yüzünden haftalardır binmiyorduk bile.  Böylece cumartesi günü benim için rüya gibi bir güne dönüşmüş oldu: yoga-flüt-bisiklet:P Yeterlikten beri böyle boş günleri hala yadırgıyorum esasında. 

21 kmlik parkur bize bir şeyi tekrar kanıtladı: Bisiklet selelerini acilen değiştirmemiz gerekiyor. Pazar günü mesela gene bisiklete binmek istedik ama seleye oturamadığımız için başaramadık. Nasıl rahatsız birşeyse bu. Acilen yenisi alınmalı. 

Giyim tarzıma paralel olarak çoğu zaman düz tabanlı ayakkabılar giyiyorum. Babet giymeyi bıraktım ama Converse'den de vazgeçemiyorum. Havalar daha soğukken Tımberland'den aldığım trekking ayakkabılarını giyiyorum. Baya kabalar ama o kadar rahatlar ki insan pek takılmıyor bile çirkinliğine. Ama hava ısınınca dayanamıyorum işte onları giymeye. Aşırı sıcak tutuyorlar. Yazlıklarında alsam da bu sefer eteğin falan altında güzel durmuyor. Sonuçta yaz ayları kış aylarına göre daha dertli oluyor benim için. Bir kaç gündür havada serin ve yağmurlu diye hep Converse giydim. Bu da belimin ağrısnın hiç dinmemesine neden oldu. Cuma günü artık yeter be dedim. Cevahir'de ceyo var, ona gittim. Ceyo'nun tasarımları biraz teyze işi olabiliyor. Arada birkaç model var sadece ama tabanları o kadar rahat ki hiç ayağımdan çıkarmak istemiyorum. Neyse Ceyo'da istediğim gibi birşey bulamadım sonuçta. Ceyo'nun karşısında Elle vardı. Bir de şuraya bakayım dedim ve 67 liralık fiyatının da katkısı ile kendimi şu sandaletlerle çıkarken buldum mağazadan.

 
Üstelik bu çirkin renkte:P Ama inanılmaz rahattılar. Esasında bunların orijinali Birkenstock ve herkesin ayağında da var zaten, belli ki çok rahatlar ama 180 lira şu aralar bir terliğe vermek istemeyeceğim bir rakam.

Hazır Cevahir'e gitmişken bir de Lush'a girdim. Herkese çok güzel gelen o koklar benim için ne yazık ki bir baş ağrısı kaynağılar. Bu yüzden de hiç Lush'ta 3 dakikadan fazla kaldığımı hatırlamıyorum. Ama bu sefer hedefe odaklanıp gittim. Peeling için Herbalism aldım. İnternetteki eleştirileri olumludu. Cildim çok zor iyileşiyor ne yazık ki. Bu yüzden de her sivilce iz bırakmış gibi oluyor. Düşünsenize taa Nisan'da bisikletten düşmüştüm, dizlerimde izi var hala. Bakalım Herbalism lekelerime iyi gelecek mi? Daha önce Clinique'in bir ürününü kullanmıştım. Üstelik 2 paket kullandım. Olan oraya harcadığım 250 liraya oldu. Hiçbir faydasını da görmedim. Neyse ki Herbalism 21 lira falan. İlk etkisini beğendim, cildi kadife gibi yapıyor. Bakalım lekeye nasıl davranacak?

Bu ara The Good Wife'a taktık. Eğer siz de kafanızı çok yarmayacak bir dizi arıyorsanız, ama bir yandan da heyecan hep olsun diyorsanız, geçmişte avukatlık ve polis dizilerine ilgi duyduysanız The Good Wife'ı da beğenebilirsiniz diye düşünüyorm Halihazırda 2 sezon var hem de. Topluca izlenecek 40 küsür bölüm demek:D

Sonunda bu haftasonu Bon Jovi. Allahım nolur iptal olmasın. Dinimiz, amin:P

Haydi bakalım günün şarkısı da şu olsun:D