22 Haziran 2011 Çarşamba

Son Zamanlarda....

Son zamanlarda neler oluyor? Birbirimizden çook uzak kaldık. Şöyle bir dönüp baktım bloglarıma, birine en son kraliyet düğününü yazmışım, ötekine ise taa Şubat ayında tiyatro eleştirisi. Şimdi burdan hemen bir eleştiri yapmak gerekiyor: Fotoğraf çekmiyorum, yazı yazmıyorum, tiyatroya gitmiyorum ki diğer bloga hiç malzeme bulamamışım. Öteki taraftan bu blogun işi biraz daha rahat tabii. Ama ilginç birşeyler  yokmuş yazacak, ben de kafanızı ağrıtmamışım. Tabii bu arada Mayıs ayında geçen devasa yeterlik sınavı da belimi bükmüş olabilir, neden olmasın? Öyleyse önce yeterlikle başlayalım. Bu sefer Aralık'taki gibi olmadı, geçtik sınavlardan. Yeterli olduk artık, sıra tez yazmada.

Bu arada memlekette çok önemli olaylar oldu. Öncelikle tabi ki 12 Haziran seçimleri. Kimler için iyi kimler için kötü sonuçlar alındı, bunlar zaten tartışıldı. Ama benim umutsuzluğum katlandıkça katlandı ne yazık ki. Dün de okuduğumuz ekşi sözlük yazarlarının halkı dinden soğuttukları gerekçesiyle sorguya çağrılmaları gibi olaylar gittikçe artacak tabiki. Kim bilir başımıza neler gelecek. Anladık ki özgürlükleri için mücadele etttiğimiz insanlar, bizim özgürlüklerimiz için hiç mücadele etmezlermiş. Aynı görüşü paylaşan erkek öğrenciler neden üniversitede rahat rahat eğitim alırken kızlar sadece başlarını kapattıkları için alamasınlar diye sorardım, (başlarını kapamaları ayrı bişi, onu benim aklım mantığım almaz, ama madem kendini öyle rahat hissediyor bana ne), meğer bizim böyle bir soruyu sormamıza gerek yokmuş. Yakında bizler üniversitelerde eğitim alamamaya başlarsak şaşırmayalım. Neyse. Umarım ki bu yeni seçim sonuçları daha olumlu platformların oluşmasına sebep olur. Seçim gazıyla gerilen ortamlar biraz sakinleşti. Euro an be an tırmanışta, twitter eski gazında, sosyal medya patlayışta, okullar tatilde, her sınavda şaibe var, sıcaklar artıyor, survivor'ı derya kazandı....

Geçenlerde annem gelmişti, bir gün adaya gittik. Uzun süredir Büyükada'ya gitmemiştim.  Hava biraz sıcaktı. Zaten bence adanın sorunu bu. Çok soğuk ya da çok sıcak oluyor. Saatlerce yürüyünce insana ister istemez bir ateş basıyor. Tepeye tırmanırken falan bir oturup su içeceğimiz yer yoktu eskiden. Şimdi tek tük sağda solda en azından bakkal falan var. Tabi ki çok çok güzel evler hatta onlara ev demek hakaret, köşkler var. Annemle düşündük, emekli olup oraya yerleşsek dedik. Nasıl olacaksa? Ama hayat ne kadar rahat geçer düşünsenize. Sessiz, sakin, deniz hep önünde, ağaçlar hep arkanda. İşe yetişme telaşın yok, vapuru kaçırmak büyük bir dert değil. Çimlerde oturup serin ağaçların gölgesinde yatılır. C'est la vie:) Hazır adaya gidiyoruz iki kare fotoğraf çekeyim diye makinamı aldım. Şarjı az kalmış diye de pili evden çıkmadan şarja koydum. Ve o pili orda bırakıp çıktım. Bunu da taa adada farkettim. Saatlerce makinayı taşıdığımla kaldım. Tatsız bir tecrübe, tavsiye etmiyorum:)

Grupanya'dan Cağaoğlu Hamamı'na indirimli giriş satın almıştık kızlarla. Bir de ona gittik. İstanbul'da termal su yok tabi ki, bu yüzden de hamamın suyu ısıtılmış sudan ibaret. Ama gerçekten de 300 yıllık bir hamamda sakin sakin oturup yavaş yavaş yıkanmak, kubbeden dışardaki gökyüzü görmek büyük bir keyif. Hamam suyu ısıtma oldğu için içerde inanılmaz yüksek bir sıcaklık yoktu. Ama mesela hamam çıkışı Eskişehir'de hamama gittiğimiz gibi olmadık. Sadece keselenmiş, yumuşamıştık. Oysa Eskişehir'de hem sıcaklık daha fazla oluyor, hem de sular termal olduğu için ciltte çok farklı bir his bırakıyor. Eskişehir'e gidince ilk işim sabahın köründe hamama gitmek olacak. Tabii taa Eskişehir'e kadar gidemem diyorsanız, bence İstanbul'daki  tarihi hamamları deneyebilirsiniz. Ben de bir dahaki sefere Çemberlitaş ya da Galatasaray Hamamı'na gitmeyi düşünüyorum. Keşke onların da Grupanya'da falan kuponları olsa. 

Yoga ne yazık ki baya bir kesintiye uğradı. Esasında çok istiyorum, vücudumda istiyor sırtım, eklemlerim ne kadar mutluydu yoga yaparken. Ama nedense bir türlü denk getiremiyorum. Sabahları anca işe yetişebiliyorum. akşaları da kendimi hep koltukta uyuklarken buluyorum. Zaten havalar ısındığından beri de her akşam yapcak birşeyler bulunuyor. Oysa yeni bir aya selam serisi buldum, bir akşam onu denemek istiyorum. 

Bisiklet ise yogadan daha iyi gidiyor. Her fırsatta çıkıyoruz bisiklete binmeye. Ama çok acı bir şey var, ki farkında olsak bile asla bu kadar gözümüze sokulmuş olamaz. Ne yazık ki Türkiye'de engelli insanların işi çok zor. Zaten çok çok az kaldırımda onların inebilecekleri rampalar var. Bazılarında ise şaka gibi ama o rampalar o kadar dar ki bir tekerlekli sandalyenin o rampadan inmesi mümkün değil. Ancak bir tekerlekle bisiklet iniyor. Bir de tabii rampa inişlerine arabalarını park eden magandalar var. Hepsinin sileceklerini kaldırıyorum ama kıroluk adamın ruhunda zaten. Neyi anlayacak ki? Acaba not yazıp bıraksam anlar mı diye düşünmüyor değilim.

Yeterlikten sonra zaten ambele olmuştu kafam, kesin kararımı vermiştim bütün Harry Potter serisini tekrar okuyacaktım. Zaten bende kitapların hiçbirisi yok, hepsini birilerinden alıp okumuşum. Bir yandan da seriyi tamalayacağım. Filmlerini de izleyeceğim falan. Yaptım mı? Evet:) Gerçekten de önyargılı yaklaşılmazsa çok başarılı bir seri olduğunu düşünüyorum. Rowling bence her kitabı ince ince detaylandırmış, 7. kitapta olacak şeylerin temelini taa birinci kitapta atmış. Orda kullanılacak bir büyüden, iksirden, hep söz etmiş zaten. BenceYüzüklerin Efendisi ile yarışır güzelikte bir seri Harry Potter. Bir sürü  fantazi kitabı okudum ve Harry Potter'ın gerekne saygıyı elde edememesinin sebebinin çocuk kitabı diye sınıflandırılması olduğunu düşünüyorum. Düşünsenize, Zümrüdüanka Yoldaşlığı kitabında Harry artık ergen bir çocuk, ki bu kitap bence serinin en kalın ama en başarısız kitabı, onun bütün ergenlik bunalımlarını sizde yaşıyorsunuz. Hatta Harry'yi şöyle bir kenara çekip dövmek istiyorsunuz, o derece gerçekçi anlatımları. Tabii inanılmaz güzel çevirileride unutmamak lazım. Gerek birinci kitabı çeviren Ülkü Tamer, gerekse diğer kitapları çeviren Sevin Okyay ve Kutlukhan Kutlu inanılmaz performanslar göstermişler, çeviriler ne kitabın önüne geçmiş ne gerisinde kalmış. Çok çok başarılı bence. Bu arada Ülkü Tamer dedim de, ne zamandır Ülkü Tamer'in hiç sesi çıkmıyor. Yaşamak Hatırlamaktır diye muhteşem bir kitabı vardı, keşke yeni birşeyler yazsa. Harry Potter'a geri dönecek olursak, bence izlediğim en kötü sinema uyarlamaları bu kitabın uyarlamaları. Karakterlerin bir kısmı cuk diye oturmuş. Harry, Ron, Hermione, Ginny, Weasley ikizleri, Dumbledore, Snape, Hagrid, Draco ve Lucius muhteşemler. Esasında çoğunluk çok çok iyi. Ama gerçekten de hem oyunculukları çok kötü olan, hem de kitapta anlatılan karakterle pek ilgisi olmayan kişilerde var. Örneğin Arthur Wesley. Marc Williams kesinlikle kötü bir oyuncu değil. Ama kitapta defalarca uzun ve zayıf bir adam olduğundan bahsedilirken kısa ve göbekli bir oyuncu tercihini anlayamadım. Lupin mesela bece daha zayıf olmalı, daha pejmurde görünmeli, Sirius Black ve Bellatrix Lastrange ise tam bir hayal kırıklığı. Sirius'u Gary Oldman canladırıyor ama kitapta Harry'yi çok seven vaftiz babayı filmde görmek pek mümkün değil ne yazık ki. Oyucluğu çok vasat. Zaten Oldman bu rolü parasız kaldığı için kabul etmiş. Ne fena. Helena Bonhem ise bence çok abartılı bir Bellatrix olmuş. Evet deli bir karakter ama bana biraz abartılı oynuyor gibi geldi. Ama sonuçta bütün bunlar oyuncuların tercihleri diyelim. Ya filmlere ne demeli? Film tabi ki kitap gibi olamaz, bazı şeyler atlanır, bazı şeyler anlatılmaz. Ama ya kitapta anlatıldığından tamamen farklı olan olaylara ne demeli? Örneğin gene Zümrüdüanka Yoldaşlığı'nda D.O'yu ihbar eden cho değil, onun arkadaşı. Hem de Veritaserum etkisi ile değil kendi isteği ile.  Ama filmde ne akla hizmetse Cho'ya Veritaserum içeriyor Umbridge. Melez Prens'te de Harry Draco'ya bir lanet yapıyor yanlışlıkla ve çılgınca cezalandırıyor onu Snape. Ama filmde sadece Draco'yu iyileştiriyor, ceza yok. Ya da gene Melez Prens'te Harry Draco'yu lanetli kolyeyi Katie'ye vermekle suçluyor ama bunu Snape duymuyor, oysa filmde Snape duyuyor falan. Bir ton saçmalık, zırvalık. Filmlerin atmosferi çok güzel, şatolar, Diagon Yolu, Hogsmade, Privet Drive falan. Ama konunun akışı hiç öyle değil ne yazık ki. Sinemada izlerken en çok 7. filmde sıkılmıştım ama şimdi tekrar izleyince onun bir yandan en iyi film olduğunu gördüm. Mümkün olduğunca kitaba sadık en azından. Neyse ki muhteşem kitap serisinin ve oyunculuklarının hatırına filmlerde gereken saygıyı görüyor bünyemde.

Harry Potter'dan sonra baktım ki okuyacak birşey yok elimde. Evde kütüphanede okumadığım kitaplara bakarken Ahmet Ümit'in Bab-ı Esrar'ını gördüm. Şu aralar onu okuyorum ama uzun süredir edebi değeri bu akdar kötü olan bir kitap okumamıştım. Kitabın yazılışı öylesine kötü ki, sadece tek birşey için okunuyor kitap. O da sigorta şirketinin vereceği kararın ne olacağı. Düşünüyorum da insanlar bu kitabı ve Elif Şafak'ın Aşk'ını okuyup kendilerini Mevlana ve Şems Tebrizi'yi anlamaya adamışlardı. Elif Şafak'ı zaten hiç sevmem. Birkaç kitabı sonsuz hayal kırıklığı yarattı. Eminim Aşk'ta diğer kitapları ve Bab-ı Esrar kadar kötüdür. Benim için bu kitap Ahmet Ümit'in sonu oldu. bu kadar vasat bir edebi eseri okumaya gerek yok bence. Gerçi arka planında ince bir emek var belli ki. Adam onlarca Mevlana kitabından yararlanmış ama sonuçta akademik bir eser değil ki bu. Gerilim, polisiye falan. Bari cümleler biraz daha edebi olsaydı. Lisedeyken bile daha iyi hikayeler yazıyordum. Anlaşılır yazmak tabi ki önemli ama cümlelerin basitliği ve kısalığı bende karşımdaki adamın edebiyat bilgisinin, kelime hazinesinin zayıf olduğu yönünde bir his uyandırıyor. Bu kitabı okumamın tek faydası oldu. O da Mevlana ve tasavvuf ile ilgili daha detaylı bilgi sahibi olmak için daha iyi yayınları okumaya karar vermem.

Bu aralar heyecanla Bon Jovi'yi bekliyorum. Geçen sene düğün masrafları yüzünden hiçbir konsere para ayıramamıştım, bu sene artık dedim iki elim kanda olsa Bon Jovi'ye gideceğim. Biletleri aldım, bir aksilik olmaz umarım:)  Bir de One Love'a gitmek istiyorum ama henüz bilet almadım. 

Oh, yazmayı özlemişim ama bu yazı da standart bir blog yazısından çook uzun olmuş. Satırlarımı tabi ki Bon Jovi ile bitireceğim, umarım konserde bu şarkıyı da söyler:)