26 Mart 2011 Cumartesi

M.A.C.

Bugün çok yoruldum, çok gezdim çünkü:) Sabah saat 10'da üniversitede sınav vardı. Sınav çıkışı Uğur'u beklerken İstinye Park'a gittim. Hem Uğur'a hem de kendime tişört bakmak için. Bir de pudram bitiyordu, ona da bakacaktım. Uğur geldikten sonra da önceki gün Grupanya'dan aldığım Turkuazoo biletlerini hemen kullanmak istediğimiz için taa Forum'a gittik bir de. Şimdi Turkuazoo kötü değil tabii ama Valencia'daki Avrupa'nın en büyük akvaryumunu görmüştüm, o yüzden de çok etkilenmedik. Ama gene de köpekbalıklarını görelim, değişik balıklar görelim, bir de keşke daha çok apramız olsa da dalsak derseniz güzel bir alternatif bence. Gelelim bugünün esas konusuna. M.A.C

Uğur tarifkte tıkılıp kalınca ben de İstinye Park'ta uzun uzun takıldım. Clinique'nin almost powder pudrasının 02 numarasını kullanıyorum. Klasik Türk kızlarının zevkleri olan turuncu suratın aksine hem daha beyaz, hem de sanırım tabanı daha pembe tonlu ki, cildimi daha sağlıklı gösteriyor. Ama ben her gün makyaj yapmıyorum, bu yüzden de makyaj ürünlerinin kullanım süreleri çok uzuyor. Bu pudrayı mesela geçen sene Ocak ayında falan almıştım. Nereeyse son kullanma tarihi geçecek yani. Gerçi daha önce kullandığım pudraların hiçbirisi bu akdar çok gitmemişti. Aklınızda olsun, Clinique biraz daha uzun süre dayanıyor sanırım. Şimdi aynı pudrayı 15 ay kullanınca insan ister istemez bir değişiklik istiyor. Ben de dedim ki makyaj malzemelerine bayıldığım M.A.C'a bakayım o zaman. MAC ile düğün zamanı tanıştık diyebilirim. Daha önce sadece bir tane siyah göz kalemini kullanıp memnun kalmıştım. Düğünden önce ruj, kalem, kirpik, ve far aldım. Far kullanmayı sevmem bile çok fazla ama farı şaka gibi gerçekten de. İncecik, kremsi inanılmaz güzel bir toz far. Rujların vanilyalı bir tadı var. Bütün bu artılarının ynaında azıcık pahalıymış ne çıkar değil mi? Allığım bitince de gene MAC'a gitmiştim ama mağaza görevlilerine uyuzlanıp Strawberry'den sipariş ettim. Ha ne oldu? Beklediğimden daha şeftali bir allık çıktı ama zaten allıkları şeftali tonlarda tercih edersem daha mantıklı oluyor. Severek kullanıyorum allığı da. Konuya gelemedim bir türlü ama... Bugün de pudra bakmak için gene MAC'a gittim. Şimdi MAC mağazasına girdiğiniz zaman hiçbir zaman sizinle ilgilenecek birisini bulamıyorsunuz. Ama sonuçta mağazanın yapısı da gireyim içerdeki ürünleri kurcalayayım diyebileceğiniz bir yer değil tabi ki. Hadi diyelim ki biraz bakındınız falan, sonra illa ki yardımcı olacak birisine ihtiyaç duyuyorsunuz.  Üç kişi kasada duruyor mesela, bir kişi de bir müşteriye makyaj yapmakla ilgileniyor. Öyle bakınıyorsunuz etrafta. Birisiyle gözgöze geleceksiniz de, yardım isteyeceksiniz falan. Bugün bu aşamalardan geçmeyi başardım. Suratı tupturuncu, ki abartmıyorum, bir satış danışmanı geldi yanıma. Dedim ki böyle böyle pudra istiyorum ben. Pembe tonlarında, turuncuya kaçmayan, sağlıklı görünüm veren. Neyse bu satış danışmanı arkadaş bir süre yüzüme, boynuma baktı. İnce yapılı bir şey mi istiyorsunuz dedi. Evet dedim ben de. Kalıp gibi pudra sevmem. Neyse sonunda bana bir pudra çıkardı. Turuncudan bir ton açık. Dedim ki bu çok turuncu benim için. Ben böyle bir şey istemiyorum. Bileğimin içine sürdü pudrayı. Bakın bu uygun işte dedi. Şimdi şöyle de bir sorun var. Sanırım cildimin de biraz sıkıntısı var. Ben sonuçta yıllardır satış danışmanlarını deneye deneye uygun tonları bulmuşum. Bileğimin içine sürdüğünüz renk yüzümde aynı etkiyi bırakmıyor. Ben pudrayı kutusunda anlıyorum zaten. Bu bana yakışır ya da yakışmaz diye. Neyse. Bileğimin içindeki pudraya baktım. Dedim yok. Daha pembe olsun lütfen. Bu beni hastalıklı gibi gösteriyor. Sizin cildinizin alt tonu pembe, pembeli bir pudra hastalıklı gösterir dedi. Sinir katsayım yükselmeye başladı ama  ses çıkarmadım. Zaten biz de böyle pembe tonlu pudra yok, sizin de böyle bir lüksünüz yok dedi bana. Çantamdan kendi pudramı çıkardım. Renkleri karşılaştırmak için. Tabi ki benim pudram onun yanında çok açık. Clinique'in pudrası sizin için çok açık. O renk size olmaz dedi. Biliyorum açık ama ben seviyorum teşekkür ederim deyip çıktım. O sinirle her yerde anlatılan wonder woman serisine bile bakmadım doğru dürüst. 

Şimdi MAC sürekli lansıman partileri yapıyor, bloggerları çağırıyor falan. Ama bence bir de şu mağazalardaki işlerin nasıl yürüdüğünü denetlemeli. Herşeyden önce ben onlardan bana bir renk önermelerini istemedim. İstediğim rengi zaten söyledim. Belki sevimli hayalet Casper gibi dolanacağım ortalıkta sana ne? 62 lira para verince memnun kalmak isterim aldığım üründen. HAdi diyelim ki pembe tonlu ürününüz yok, bunu kibarca söyleyebilirsin, ne demek böyle bir lüksünüz yok. İkincisi bu müşteriyle ilgilenmeme, onu dinlememe hali nedir Allah aşkına? MAC'tan aldığım ilk ürün siyah göz kalemiydi. Çok bulaştığı için beğenmemiştim. Sonradan öğrendim ki benim aldığım kalem buğulu makyaj yapmak içinmiş. Bunun bir de normali varmış. Akmıyor, bulaşmıyor. Ama Bağdat Caddesi'ndeki arkadaş bana bunu söylememişti bile. Siyah göz kalemi dedim. Çıkardı bunu verdi. Ben ne bileyim sizin skalanızda kaç çeşit kalem var. Tamam müşteri mağazaya ilk girdiğinde sık boğaz etmemek güzel bir yol, ama aradığımızda da el altında olun lütfen, kasada değil.  Bir daha MAC'a girmem demiyorum çünkü ürünlerini çok beğeniyorum ama mümkün olduğunca Strawberry'den alacağım artık.  Keşke benim de blogumu okusalar da bu konuya bir el atsalar. 

Pudra, göz kremi, gece ve gündüz nemlendiricisi arıyorum bu aralar. Önerisi olan?

Nars'ın sitesine baktım, çok güzel pembe tonlu pudraları var. Yarın bakayım bari. 

25 Mart 2011 Cuma

Lalem çiçek açtı

Birincisi sarı açtı, ikincisi de galiba pembe ya da kırmızı olacak. Sümbüller de sarı ve pembe açtılar.



Birincisi sarı açtı, ikincisi de galiba pembe ya da kırmızı olacak. sümbüller de sarı ve pembe açtılar.

24 Mart 2011 Perşembe

Yoga Deneyimleri-III. Bölüm


Birkaç gündür yazmak istiyorum bu yazıyı, ama bloglar galiba gene yasaklandı, çok zorlandım kontrol paneline ulaşana kadar. Bir de işler yoğun, akşam da eve gelince posam çıkmış oluyor. Neyse. Esasında başlık şöyle olmalıydı: "Yoga Deneyimleri-III. Bölüm veya Kendimi Nasıl Sakatladım" Evet sevgili okuyucu, olacağı buydu zaten kendimi sakatladım sonunda. Öyleyse sıra ile başlayayım:

Pazartesi günü tao vinyasa dersine katıldım. Tao vinyasa çok değişik bir dersti. Öncelikle son derecesakin başlayan, sonra ısınan bir ders. Üstelik temelleri Hint Yogası üzerine değil Uzak Doğu felsefesi üzerine. Teme lolarak üç akış uygulanıyor: Altın Tohum, Savaşçı ve Uçan Ejderha. Benim katıldığım derste sadece Uçan Ejderha akışını uyguladık. Ejderha akışı daha çok üst bedeni çalıştırıyor. Böyle bir uçup okyanusun diğer tarafına geçiyoruz, kanatlarımızı çırpıp, kuyruğumuzu havaya kaldırıyoruz. İnanılmaz bir deneyimdi, sanki gerçekten de bir ejderha gibiydim. Ama yakıp yıkan, kötü enerjili bir ejderha değil. Bir de şu okyanus olma konusunu anlattı hocamız. Felsefecinin adını ne yazık ki hatırlayamıyorum ama söylediği şey şuymuş. Hepimiz okyanusun içinde birer parça, birer damla değilmişiz. Esasında okyanusun ta kendisiymişiz. Anlamak zor biraz ama, zaten bütün o dalga benmişim. Hem bir bütünü oluşturmak,i hem de bütün olmak gibi geldi bana. Tao vinyasadaki hareketlerde de zaten bir Çin esintisi hissediliyor. Sanki Tai-Chi hareketleri gibiydiler. Bir yandan da çok yorucu bir dersti. Kaslarımın çalıştığını, terlediğimi hissettim. İnanılmaz sevdim dersi.

O gazla eve gelince sabah kalkınca yoga yapmaya karar verdim. Yaptım da. Daha önce yoruldum, sırayı karıştırdım yazmıştım hatırlarsanız. Bir arkadaşım beni bu konuda aydınlattı. Yorum olarak yazmadı ama mail attı bana. Yazısına kendi blogundan ulaşabilirsiniz. Ben de onun önerileri doğrultusunda bir seri düşündüm kafamda. Sabah kalktım, Uğur gittikten sonra da çalışmaya başladım. Güneşe selam serisiyle başladım. Ancak ikinci seferde hiç beklemediğim birşey oldu. Sanırım yeteri kadar ısınmamışım, sağ omzumu incittim. Hatta en büyük hatayı da ondan sonra yaptım. İncinmeme rağmen pozdan çıkmakta yavaş davrandım. Sonrası acı dolu iki gün oldu ne yazık ki. Dün ve bugün hiç yoga yapmadım çünkü cuma günü de Vinyasa dersine gideceğim. Zorlamayayım istedim kendimi. Daha önceki yazımda sorduğum sorumun da cevabını kendi kendime çok net vermiş oldum. Arkadaşlarım da yeteri kadar ısınmadığım için zorlandığımı düşünmüşlerdi, salı sabahı anladım ki gerçekten ısınmıyorum. Ben güneşe selam serisinin ısınma olacağını düşünmüştüm ama yanlışmış. Demek ki daha çok ısınılacak:)


Flüt dersi almaya ilk başladığımda öğretmenim belini tutmamı istemişti. Nefesini sadece karnına, diyaframına doğru değil, sırtına doğru da alıyordu. İnanılmaz şaşırmıştım. Hani diyafram zaten çok zor, bir de sırt mı? Yok artık demiştim. Salı sabahı hani ilkokulda yaptığımız mum duruşu vardı hatırlar mısınız? Onu yaparken ellerim belimdeyken fark ettim ki nefesimi ben de belimdeki boşluklara doğru alabiliyordum. Ama bunuflüt çalarken de yapabilmeliyim. Nefesimi derinleştirmeyi başarabiliyorum, ama nota üflerken bir sıkıntı var. Bunu çözmem lazım.Yoga yapmak, nefesi geliştirmek ve flüt çalmak birbiri ile bağlantılı gibi geliyor sanki bana. Nefes yüzünden sanırım. Ama bir de çalışmak lazım onu da biliyorum. Daha sık çalışmalıyım. Neyse. O da başka bir yazının konusu. 

Birşeyden daha bahsedeceğim. Evlendiğimden beri neredeyse iki öğünüm birden et içeren öğünlere dönüştü. Öğlen yemeklerinde zaten hep et yiyorum, akşamları da evde yemek pişirince Uğur için illa ki etli birşeyler düşünmek zorunda kalıyorum. Uğur mesela zeytinyağlı yemek yemeyi sevmiyor. Taze fasülyeyi bile kıymalı, etli seviyor ki ben fasülyeyi sadece zeytinyağlı severim mesela. Bir de kış sebzelerinde çeşitlilikte az olunca ister istemez ete kaldık. Et yemeyi severim, ama içim hiç rahat etmez o ayrı mesele. Kötü birşey, yiyorsun ama için huzursuz. Mesela kalamar yemiyorum artık. Yüzerken gördüm hayvanları, o kadar güzellerdi ki, onları öldürüp yemenin manasız olduğuna karar verdik. Verdik düyorum biz ailecek yemiyoruz kalamar. Yengeç yemem, ahtapot yemem. Sadece balık yiyorum, ondan bile rahatsız oluyorum. Neyse. Yogaya başladığımdan beri en azından yoga dersine gittiğim günler et yemeyeyim dedim.Hadi evde bakliyat, sebze kendim ayarlıyorum onda sıkıntı yok. Ama öğlen yemeğinde çok zorlanıyorum. Hiç et yemeyeceğim diyorsanız eğer pilav ve haşlanmış brokoli-karnıbahardan başka seçeneğiniz yok gibi. Vejeteryanların işi ne kadar zor. Halbuki bir sürü sebze yemeğimiz var. Ama hiçbirini pişirmiyorlar. Eti dayıyorlar. Hele bir de vegan falan olanlar yandı heralde.

Evet yarın vinyasa flow var. Bakalım neler olacak. 

15 Mart 2011 Salı

Yoga Deneyimleri-II. Bölüm

Yoga deneyimlerim son hızla devam ediyor. Geçen hafta iki kere Hatha yoga dersine katıldım, bir kere de kendim evde yoga yaptım. Yani baya baya yoga ile de uğraşır oldum. Hatha yoga dersleri hep aynı geçiyor gibi esasında. Farklı hocalar bile olsa da hep aynı asanalar tekrarlanıyor. Bilemiyorum belki de başka merkezlerde daha farklı olabilir tabii. Ben çok kısa süredir derse gidiyorum sonuçta. Uzun süre derslere devam edenler ne yapar bilemiyorum. Elbet duruşlar zamanla iyileşecektir. O zaman da başka duruşları denemek isteyecektir vücut.  Belki de ileri sınıflar falan vardır. Bilenler beni aydınlatsın:)

Bugün anlatmak istediğim kendi kendime yoga yaptığımda neler hissettiğim. Geçen çarşamba 20 dakika kadar süren bir seri yapmaya çalışmıştım sabah işe gitmeden önce. Güneşe selam serisini tamı tamına hatırladığım için en rahat onu uygulamıştım. Ama heralde bir şeyleri yanlış uyguladımki belimde bir ağrı oluştu. Oysa ki derste hoca ile yaptığım derslerden sonra böyle bir sıkıntı hissetmiyordum. 

Salı ve cuma günleri gidiyorum derse ama bu hafta salı gecesi öyle bir geçer zaman ki çok heyecanlı diye çarşamba-cuma gideyim dedim. Sonra da cuma günü başka bir yere gidebileceğim gerçeği ile karşılaştım. (onu da yakında yazacağım bir başlayayım da) Perşembe günleri de flüte gidiyorum. Sonuç olarak kaldı mı bana sadece çarşamba günü. Şimdi çarşamba günü iki derse üst üste gideceğim. Birisi hatha, öteki de relaxing yoga. Relaxingten pek haz etmemiştim biliyorsunuz ama napalım bu hafta böyle oldu. Akşam Uğur eve biraz geç geleceğini söyledi. Dedim ki koşayım da evde yoga yapayım, madem Uğur da yok. Havalar ısındı, eve alacakaranlık bir saatte geldim. Balkonun kapısını açtım, birkaç mum yaktım. Hatırlayabildiğim kadarıyla duruşları yapmaya çalıştım. Herşeyden önce kalabalık bir sınıfla yapmak yerine evde kendi kendine, açık havada yapmak çok daha farklıymış. Hareketlerin içine daha da rahat girilebiliyor. Yapamadığım yerde yapamamış oluyorum. Ama bir sıkıntı var. Neredeyse 40 dakika sürmesine rağmen çalışmam, kafam karıştı. Hangi seri neyi takip etmeli bilemedim. Bir an yerde hareketler yaparken, bir an sonra kendimi oturur pozisyonlarda buldum. Tam olarak hatırlayamadığım bir seri de vardı. Sandalye-masa-çocuk pozisyonlarından oluşan ama bir türlü nereye ulaşacağını bulamadım. İki üç kere de denedim yani. Bir yandan da pozisyonların isimleri çok komik değil mi? sandalye derken? Neden sandalye? Ama bacak kaslarını çok çalıştırıyor bak söyleyeyim. Hafif bir gevşeme ile başladığım serilere güneşe selamla devam ettim. Savaşçı II duruşunu, üçgen, ve ters savaşçıyı yaptım. Ki bu savaşçı serisini çok seviyorum. Gerçekten de duruştan güç alabiliyorum. İlk birkaç yapışta her iki bacağıma eşit güç dağıtmayı becerememiştim. Hatta arkadaki ayağa nasıl  eşit güç verilebilir diye bile düşündüm. Ama oluyormuş işte. Güvercin duruşunu asla hatırlayamadım. Sonradan bilgisayarımı açınca gördüm nasıl olduğunu. Şimdi yapmam gereken şey şu: Öncelikle bir yoga matı almalıyım, halının üstünde olmuyor bu iş:p Bu arada hala birşeyi yanlış yapıyor olmalıyım ki bugün gene belim ağrıdı. Matım olmadığı için mi böyle? Serileri tam olarak hatırlamalıyım ve bir çalışmada neler yapılır onu belirlemeliyim. Birbirini takip eden seriler neler olmalıdır? Yarın derse gidince bunu soracağım. Bir de bel ağrısını soracağım. Bir şeyi yanlış yapıyorum olasılıkla çünkü. Evet bunları yapmalıyım:)) Şimdilik yoga günlüğümüz bunlardan ibaret. Sorularıma cevap verebilecek olan varsa memnuniyet duyarım:))

Dün flüt çalarken çok zorlandım. Hatta çalamayıp bıraktım. Ama bugün yogadan sonra çıkan sesler beni çok memnun etti. Umarım sevgili öğretmenimde perşembe günü beğenir. Bir de şu var tabii, evde güzel çalıyorum da oraya gidince olmuyor:)) Öğretmenim gerçekten öyle:P

Not: Arada bir takip ettiğim bloglar var. Bir tanesinde bir şey okudum bugün. Evet herkes gibi hayat tarzı endişesi ben de yaşıyorum, evet ben de rahatsızım ama bu hiakye en basitinden kendini bilmezlik bence. İslamiyeti bilmiyorsan eleştirme bence. İslamiyete göre dayı-yeğen arasında nikah düşmez, bu mümkün değildir. Deli misin nesin sayın yazar? Bir tart önce. Haksız mıyım? Yazdığı diğer şeyler bir fantaziden de ibaret olabilir, çok sıkı dini rejimlerde gerçekte olabilir (sadece Müslümanlıkta değil, Yahudilikte ve Hristiyanlıkta da bildiğim kadarıyla kadın ve erkek arasında böyle kalın çizgiler var) ya da sadece yazarın sonsuz hayal gücünün parçaları da. Ama ben dayı-yeğen arasındaki nikaha bittim. İslamda ensest yasak olduğuna göre (serbest olduğu bir yer var mı bilmiyorum) bu nikahta olamaz. 

14 Mart 2011 Pazartesi

Noa Noa

....


Doğanın bize sunduğu en görkemli sanat yaratışı, yalnızca bir pare, yani bele dolanmış bir ipten başka giysi taşımayan çıplak bir kadın,  yüzyılların mirası kokmuş geleneklerle şartlanmış kafalarımıza aykırı düşer. Oysa ki çıplaklık, insan yaradılışının doğal yaradılışıdır.
....
Törelere bağımlılık konusundaki yorucu titizliğimizle, özentili yaşantımız sinirlerimizi bozmakta, adele gücümüzü zayıflatmaktadır.
İnce yapılı kalabilmek için önemsiz ayrıntıları ülküleştiren, bu konularda sürekli bir duyarlılık gösteren kadınlarımız, bizimle el ve işbirliği yapmak gibi çok önemli bir konuda, aynı duyarlığı göstermekten kaçınmakta, toplumsal yönden moral çökmüşlüğümüzün ilk nedeni de, galiba bu olmaktadır.


Tahiti'nin orman-deniz havası,ciğerleri daha güçlü, omuz ve kalçaları daha geniş yapıyor.Erkek, kadın, ne kızgın güneş ışınlarından, ne de çıplak ayaklarla basıp geçtikleri sahilin sivri çakıl taşlarından korunmak gereği duyuyor Biraz erkekçe, biraz dişice, karma bir görünüş içinde, erkek ve dişi, aynı işleri, aynı benimseyiş ve soğukkanlılıkla beraberce yapıyorlar.


Paul Gauguin, Noa Noa, syf: 29-30, Kavis Yayıncılık, 2008, İstanbul 

8 Mart 2011 Salı

Yoga Deneyimleri-I. Bölüm

Kendimi bildim bileli, ki esasında bu kendimi bildim bileli yogadır, nefes egzersizleri gibi şeylere ilgi duydum. Ama hiçbir zaman en ufak bir adım bile atmadım bunun için. Biliyorsunuz daha önce yazmıştım, grupanya'dan fırsat kuponu almıştım. Geçen hafta sonunda yogaya başlayabildim. Bir kaç ders geçmeden de peşin hükümlü olmak istemedim. 


Geçen hafta salı günü bir hatha yoga dersine katıldım. Dürüst olmak gerekirse ilk dersten de pek bir şey anlamadım. Her ne kadar nefes teknikleri benim için tamamen yeni olmasa da fiziksel hareketler tamamen yeniydi. Nefes egzersizlerini genelde flüt çalışmadan önce de tekrarladığım için diyafram kullanmada zorluk çekmiyorum. Gerçi bu diyafram ve flüt ilişkisi benim için hala bazen bir muamma olarak kalıyor o ayrı ama bildiğim kadarı bana yogada yetti gibi diyebilirim. Yogadaki fiziksel hareketlere gelince, benim için garip olan tarafı bu hareketleri yavaş yapma haliydi. Ben genelde vücudumun sınırlarını zorlamasamda, hızlı tempoda hareketlerden hoşlanırım. Saatlerce yürüyüş yaparım, hatta sonuna doğru ufak bir depara kalkar koşarım. Havuza giderim, genelde de bir saat kalırım havuzda. 1 km.nin altına düştüysem de mutsuz olurum. 1.5 km. yüzdüğüm zamanlarda zil takar oynarım. Bu yüzden de dediğim gibi yoga bana birazcık aheste geldi. Ama bunun yanında mumların ve hafif bir ışığın, rahatlatıcı bir müziğin olduğu bu ortam hoşuma da gitmedi değil. Salı günü dersten sonra düşündüğüm esasında yoganın benim hayatımda olmazsa olmaz bir şey olmayacağı ama gene de Lale kadar da hoşnutsuz kalmadığımdı. Lale yoga ile ilgili düşüncelerini şurda paylaşmıştı. Klik Klik


Cuma günü katıldığım ders ise relaxing yoga isimli, daha çok nefes egzersizlerine yoğunlaşan, fiziksel aktivitenin daha sınırlı olduğu bir dersti. Açıkçası ben de beklediğim etkiyi yaratmadı. Hatta keşke bir saat flüt çalsaydım bunun yerine diye düşünmedim desem yalan olur. Cuma günkü dersten sonra yok yok dedim bu yoga pek bana göre değil. Bugünkü derse gitmek de baya zor oldu bu yüzden. Ama gene de yılmadım, dedim ki 10 derslik para verdim, 10 derse de gidicem. (Bu da yoga ruhuna ne kadar ters esasında)


Bugün katıldığım derste bir hatha yoga dersiydi. Hocası farklıydı ama. Ve bugün gerçekten de keyif aldığım bir ders oldu. Gene alışkın olduğum fiziksel hareketlilikten yoksun olmakla beraber, bu hoca diğerlerine göre biraz daha fazla hareket yaptırdı. Her ne kadar benim için kafamın tamamen boşaltılması imkansızsa da, bir süre de olsa birşeyler düşünmeden durabildim, hatta eminim en son dinlenme aşamasında uyukladım bile. Zaten savasana sırasında gözlerin üstüne konulan lavanta kokulu küçük minderler o kadar rahatlatıcı ki uykuya dalmamak neredeyse imkansız. 


Bu bir haftada neler değişti diye düşündüm. Fark ettim ki artık daha dik duruyorum. Ayrıca evlendiğimde aldığımız yatağa alışamadığım için Ağustos ayından beri sırt ağrıları çekiyordum. Son bir haftada bunun da bir hayli azaldığını söyleyebilirim. Bir kaç hareketi ilk derse oranla daha rahat yaptığımı da gözlemledim. 


Şimdilik  yoga ilgili gözlemlerim bundan ibaret. Cuma günü bir derse daha gidiyorum. Bakalım nasıl hissedeceğim?

8 Mart

8 Mart 1857... Yer New York'ta bir tekstil fabrikası. Başrolde 40000 dokuma işçisi. Ne istiyorlar? Sanayi Devrimi ile birlikte hızla artan sömürünün durmasını, makul çalışma saatlerini, eşit işe eşit ücreti istiyorlar. Kısacası insanca yaşayabilmek istiyorlar. Sonunda ne oluyor? Polis işçilere saldırıyor, fabrikaya kitleniyorlar. Çıkan yangında çoğu kadın 129 kişi hayatını kaybediyor. Yıllar içinde 8 Mart Dünya Kadınlar Günü veya Emekçi Kadınlar Günü olarak kutlanmaya başlıyor. 2011 senesinde de resmi olarak kutlanan 34. Kadınlar Günü. Peki bugün gelinen nokta nedir? 


Özellikle gelişmiş ülkeler için çok fazla yorum yapmanın doğru olduğunu düşünmüyorum. Bir tür yanılgıya düşebilirim gibi geliyor. Buradan bakınca Avrupa'da ve Amerika'da insan hakları ve tabi ki kadın hakları daha da oturmuş ve gelişmiş. O yüzden de yanlış bir değerlendirme yapmaktan korkarım. Ama gene de sabah radyoda dinlediğim birkaç çarpıcı istatistiği paylaşayım:

  • Dünya üzerinde yapılan işlerin %60'ını kadınlar yapıyor.
  • Buna karşılık toplam gelirin sadece %10'unu alıyorlar.
  • Her 5 kadından biri tecavüze uğruyor ya da son anda kurtuluyor.
  • Her 3 kadından biri şiddete maruz kalıyor.
  • Dünya üzerindeki mal varlıklarının sadece %1'i kadınlara ait.
Bu istatistikler doğrultusunda görüyoruz ki kadınların durumu belki bazı ülkelerde daha iyi olsa da, genel olarak o kadar da parlak değil. 


Peki ülkemizde ne durumdayız? Toplumun farklı kesimlerinden kadınların farklı sıkıntıları var gibi geliyor bana. Örneğin bu yazdığımız blogları, yazıları okuyabilen, kariyerini, hayatını kendisi şekillendirmek isteyen bizler gibi kadınları düşünelim. Yüksek olasılıkla hiçbirimiz ailemizden ne fiziksel ne de psikolojik şiddet görmüyoruz. İstediğimiz adamı sevgilimiz, kocamız olarak belirleyebiliyoruz. İyi kötü maaş alıyoruz, hayatımızı şekillendiriyoruz. Aynı işi yaptığımız erkeklerden daha düşük ücretlendirilmiyoruz. Peki ne gibi sıkıntılarımız var? Her şeyden önce bu toplumda kadın olmanın yüklerini taşıyoruz. Örneğin bir erkekle hayatınızı paylaşıyorsunuz (eşiniz ya da sevgiliniz fark etmez) ev işleri tabi ki sizin göreviniz. Onun giyeceği gömleği ütülemek, ya da akşam yemeğini düşünmek her zaman sizin işiniz. Çocuğunuz olduğunda babalar çocuklarla oyun oynamakla yükümlüdür, annelerinse olasılıkla zaten çocukla oynayacak mecali kalmıyordur. İş hayatında da ne yazık ki kadın olmanın belirli yükümlülükleri vardır. Eğer başarılı biriyseniz mutlaka altında bir bit yeniği aranır. Üst kademelerden birileriyle mutlaka daha samimi olmuş olmalısınız. Ne yazık ki bazı hemcinsleriniz de bunu destekleyecek şekilde davranırlar. Kadınlıklarını kullanarak erkeklere istediklerini yaptırırlar. Ha erkekler de yapmasın diyeceksiniz, o başka bir tartışma konusu. Kadınsanız her zaman dedikodunuz yapılır, mobbinge en çok siz maruz kalırsınız. Hem de çoğu zaman en iğrenç şekliyle. Ya bir ofis çalışanı ile hakkınızda olmadık laflar ortaya atılır, ya zaten kadın olduğunuz için kafanızın bu tür işlere (ki bu işler mühendislikten finansa tıpa kadar değişir) basmadığı tekrarlanır. Zaten esasında kadın olduğunuz için kafanız en fazla ütü yapmaya, çocuk bakmaya falan basmalıdır. Hadi en çok çalışmak isteyenler hemşire falan olmalıdır. Ki dikkatiniz çekerim, hemşirelik mesela tıp bölümünün olmazsa olmazı olmasına rağmen, sadece kısa etek giyen seksi insanlar olarak kafalarda modellenilirler. dİyelim ki kadınsınız ama asker olmaya karar verdiniz (Neden?) Yanlış hatırlamıyorsam en fazla yüzbaşı olabilirsiniz. Heralde askeriyenin bir mantığı vardır, ama sonuçta askerlik rütbeler üzerinden giden bir meslekse, aynı işi yapan kadınların neden rütbesi daha da ilerlemez? Buraya kadar yazdıklarım yetmed mi? İşe giderken otobüse binersiniz, otobüs çok kalabalıktır. Olabilir tabii. Bir adam yanınızda dikilirken sizi sıkıştırdığı için herhangi  bir rahatsızlık hissetmez. Sıkıştırmaktan kastım nitelikli bir taciz değil, daha çok biraz daha açıkta durabilecekken burnunuzun dibinde duran insanlardan bahsediyorum. Hani açıkta duramıyorsa bile durduğu pozisyon nedeniyle en ufak bir rahatsızlık hissetmez.Gece dışarı kız kıza mı çıktınız? Kesin yollusunuz. Tek başınıza sahilde mi oturuyorsunuz, esasında birileriyle tanışmayı bekliyorsunuz. Bir yandan yüksek topuklarınız, saçınızın boyası, göz kaleminiz asla eksik olmamalı. Öte yandan da aaa bu kadınlar da ne kadar süslü. Bunlar tabi ki iyi bir sos kültürel yapıdaki kadınların yaşadıklarından ufacık bir kesit. Bir de bizden daha farklı sosyo kültürel yapıdakiler ele alalım mı? İlköğretimde birkaç sene geçirebilirseniz şanslısnız. Mezun olmaktan bahsetmiyorum bakın sadece okuma yazma ve basit matematiği öğrenmekten bahsediyorum. Zaten yüksek olasılıkla sizden daha küçük kardeşlerinize bakmak zorundasınız. 26 nüfuslu evin işleri vardır, onları yapmalısınız. Yaşını çok büyümeden, ergenliğe girer girmez mümkünse en çok parayı veren adama ki bu adam 50 yaşında da olabilir, 70 yaşında da, satılırsınız. Adamın belki ilk karısı olursunuz, belki de 4. Önemli değil. Hızla çocuk doğurmaya başlarsınız, karnından sıpa sırtından sopa eksik olmaz. Hadi diyelim bu ilk ergenliği evlenmeden atlatıp, birini de aşık oldunuz ve onunla evlenmek istediniz. Aile karşıysa ve kaçtıysanız, ailenin de namusu kaçar. ;Uygun bir yerde hem sizi hem de sevdiğiniz çocğu aile meclisi kararıyla öldürüverirler. Evlenseniz boşanmak isteseniz, kocanız yol ortasında kurşunları midenize dolduruverir. Devlete bu adam beni dövüyor diye sığınsanız devlet gene de sizi bu adama geri verir. Bu arada enteresan birşey daha var, bu aile meclislerinde bazen kadınlar da olur. O kızların anaları da gözlerini kırpmadan yavrularının birini mezara, ötekini de hapse yollayıverirler.


Türkiye'de kadın olmak zordur. Türkiye'de kadınlar her zaman bir erkeğin kimliğinden ifade edilirler. Birlerinin kızı, sevgilisi, karısı, namusudurlar. Hatta bu namus öyle geniş bir kavramdır ki amcalar, kuzenler de hemen sizin namus bekçiniz oluverirler. Gencecik kızlara tecavüz ederken bir an bile düşünmezler, sonra da bu tecavüze uğradı diye öldürüverirler. Bakın bu tür tecavüzler genelde hep kadının tanıdığı adamlar tarafından oluyormuş. Yani o namus cinayetine karar veren aile meclisinin içindeki erkeklerden biri tarafından. Ama kol kırılıyor, yen içinde kalıyor. Kadın ölüyor, tecavüzcü gezinmeye devam ediyor. 


Önceki gece Okan Bayülgen'in programında bir hekim vardı. Aile Planlaması merkezlerinin kapatıldığını ve doğum kontrol yöntemleriyle ilgili bilgilendirilmenin de artık yapılmadığını söyledi. Yani kadınların en az üç çocuk yapmasını garantilemeye çalışıyorlar. Kadının işi budur çünkü. Ana olmak. Zaten sadece doğum yapabildiğimiz için birazcık saygı görebiliyoruz, yoksa erkekler bizi çoktan dünya üzerinden silerlerdi.


Kadın sığınma evleri kapatılıyor, aile planlaması dernekleri kapatılıyor, kadına şiddet uygulayan adamlara doğru dürüst ceza bile verilmiyor, hatta nitelikli cinayetten mahkum olması gereken zanlılara ağır tahrik indirimi yapılıyor. 13 yaşındaki bir çocuk bir kenti 26 ileri geleninin tecavüzüne uğruyor da, adamlara iyi halden ceza indirimi yapılıyor, çocuk hevesli bulunuyor. 


Tüm kadınlar. Lütfen bunlar üzerinde detaylıca düşünün. Kadın olmak o topukluların üstünde durmak, alışveriş merkezinden çıkmamak, her zaman güzel olmak, her zaman bakımlı olmak demek değil. Her gün uğradığınız fiziksel ve psikolojik şiddeti düşünün. Her gün yaşadıklarınız düşünün. Bugün size gelen indirim maillerini, mesajlarını dikkate almayın. Kadınlar Günü sevgilinizden bir çiçek almadığınız için, parmağınıza bir taş daha takılmadığı için kızacağınız bir gün değil. Aksine o çiçek için, o pırlantayı çıkaran bütün kadınlar, erkekler ve çocuklar için, sizinle eşit şartlarda bulunamayan kadınlar için mücadele günüdür. Öncelikle insan hakları, daha sonra da kadın hakları için mücadele edeceğiniz bir gündür.


Daha aydınlık günlere ulaşabilmek dileğiyle, Dünya Emekçi Kadınlar Gününüzü kutlarım. 

7 Mart 2011 Pazartesi

Scusa ma....

Bir süre önce dayım benden bir film istedi, scusa ma ti chiamo amore (Sorry, but i love you -üzgünüm ama seni seviyorum- gibi çevrilebiliyor.) diye. Filmi buldum, dayıma ulaştırdım. Kendimde açıp şöyle bir bakayım dedim. Aaa ne güzel İtalyan filmi bir ara izlerim dedim. Bir kaç hafta önce bir akşam Uğur gene bilgisayar başındayken ben de açtım filmi, geçtim koltuğa. Güya keyifle izleyeceğim filmi. Ama ne mümkün? 15-20 dakika sonra uyuyakaldım. Arada bir gözümü açtığımda da ne olduğunu anlamıyorum. Tamam belli ki bir aşk filmi ama... Bir ara baktım Uğur bilgisayarı bırakmış, geçmiş koltuğa ciddi ciddi filmi izliyor. Sonra bana da dedi ki sen bunu izle mutlaka çok şirin filmdi. Bende de şöyle bir olay oluştu. Filmin başını ve sonunu izlediğim için ortasını izlemek istemedi canım. Ta ki düne kadar. Dün yapacak hiç bir şey bulamadım, Uğur o İtalyan filmini izlesene dedi. Peki madem dedim. Film 30lu yaşlarının sonuna gelmiş bir adamla henüz 17 yaşındaki bir kızın aşkını anlatıyor. Kahramanımız Alex filmin hemen başında evlenmek üzere olduğu sevgilisi tarafından terk ediliyor ve bir buhran dönemine giriyor. Daha sonra bir gün işe giderken motosikleti ile okula giden Niki'ye çarpıyor ve olaylar gelişiyor.  Alex Niki'den hayli büyük, Niki de  maceracı bir tip. Kızın gençliği ve şımarıklığı, çocukluğu Alex'i yavaş yavaş değiştiriyor, gençleştiriyor. Bu arada sadece Alex'i değil, onun arkadaşlarını da görüyoruz. Arkadaşlarının üçü de evli. Evlilikle ilgili sıkıntıları var tabi ki. Bir yandan da Niki'nin yakın arkadaşlarını görüyoruz. Alex'in arkadaşları eşleri ve kaçamakları ile boğuşurken Niki'ninkiler süsleniyor, konserlere gidiyor, mezun olma telaşı yaşıyorlar. Film bu minvelde ilerleyen güzel bir aşk hikayesi. Roma'yı da bazı can alıcı sahnelerde ir başrol oyuncusu olarak görebiliyorsunuz, İtalyanca bilen bünyelere de ilaç gibi geliyor. (Tabi ki alt yazı ile beraber)

Filmden sonra IMDB'yi karıştırırken gördüm ki bunun bir de devam filmi varmış. Scusa ma ti voglio sposare (Sorry but i want to marry you - üzgünüm ama seninle evlenmek istiyorum-) Bu filmde de anlayacağınız üzere Alex artık Niki ile evlenmek istiyor, Niki yaşı küçük olduğu için çeşitli ataklar yaşıyor. Bu arada aileler tanışıyor, ki itiraf etmeliyim ailelerin tanıştıkları sahneler çok eğlenceliydi. Bu filmde ilkinde daha fazla Alex'in arkadaşları üzerine yoğunlaşıyor. İlk filmde Niki ve arkadaşları arasındaki ilişkiyi gözlemlerken, ikincisinde daha fazla Alex ve orta yaş bunalımına girmiş erkekleri görüyoruz. Hayatların nasıl dağılıp nasıl toplandığı, evliliğin insanlara neler getirip insanlardan neler götürdüğü gibi detaylar öne çıkıyor. Niki büyümüş sanki biraz daha. Alex ise daha da yaşlanmakla beraber hala genç kalmış. Zaten bana öyle geliyor ki, bu yaş farkının fazla olduğu ilişkilerde yaşlı olan kişi kendini ne kadar genç hissederse, genç olan da o kadar yaşlanıyor. Neyse ki bu başka bir yazının konusu oalbilir:))

Sonuç olarak ben hafta sonunu film izleyerek geçirdim. Bu iki filme bayıldım. Çok büyük beklentiler içine girmezseniz keyifli bir seyir olabilir sizler için de sanırım. 

Bir de dip not: Utanıyorum ama Casablanca'yı ben daha yeni izledim, çok güzel bir filmmiş ama bunun ötesinde Hompfrey  Bogart 1899 doğumluymuş. 1899!!!! Tabii film 1942 yapımı ama 1899 yani:))
 Scusa ma ti voglio sposare'de Casablanca'ya ufacık bir atıf da yok değil bu arada.

6 Mart 2011 Pazar

Ben Bugün....

Ben bugün;



  • kahvaltı hazırladım,
  • kahvaltı ettim,
  • mutfağı topladım, 
  • Camelot'un birinci bölümünü izledim,
  • geçenlerde izlerken uyuyakaldığım scusa ma ti chiamo amore filmini izledim,
  • flüt çaldım,
  • internette takıldım,
  • yemek yaptım,
  • sofra hazırladım,
  • mutfağı temizledim,
  • paris je t'aime filmini izledim.
Bu zamanların çoğunda, yemek yenilenler hariç, Uğur sadece bilgisayar oynadı. Kırıcam bilgisayarını sonunda:))




Edit: Sadece 10 saniye sonra oyunu bozuldu:))